28 Temmuz 2016 Perşembe

I ❤️ Paris

Bundan 4 sene önce ilk kez Paris'e gitmiş ve aşık olmuştuk. O günden beridir aklımızdan çıkmıyordu, bu sene fırsat yarattık ve 3 günlüğüne parise gittik. Paris tatilimizin ilk durağıydı rahatça gezelim diye 3 gün ayırmıştık ancak yaşanan
darbe girişiminden sonra uçağımız cumartesi kalmadı ve bir gün gecikmeli gittik. Neyse geç olsun güç olmasın dedik ve yola çıktık.
Parise varır varmaz Saint Germain bölgesindeki otelimize kendimizi attık. Oteli bir gün önce arayıp uçağımızın kalkmadığını ve bir gün sonra gelebileceğimizi rezervasyonu iptal etmemelerini söylemiştik. Türkiye'den geldiğimizi öğrenince direk soru yağmuruna tuttular, yaşanan olaylar hakkında baya bilgi sahibilerdi. 4 sene önce kaldığımız otelde bizimle ingilizce konuşmamışlardı ve kahvaltı esnasında çok kötü davranmışlardı ( biz daha kahvaltıyı bitirmeden sofrayı toplamaya başlamışlar, yiyeceğimiz yiyecekleri elimize alarak zor kurtarmıştık) bu sefer resepsiyonda çok sıcak bir karşılanma ile karşılaşınca çok şaşırıyoruz. Otele eşyaları attıktan sonra kendimizi hemen sokağa atıyoruz keza kaybedecek vaktimiz yok. Karnımız aç o yüzden hemen otelin yanındaki krepçilere oturup krep ve kahve ile karnımızı doyuruyoruz ( ben küçücük kreple doymuyorum tabi evde pazar kahvaltısında 5 krepten aşağısını yemeyen bünye 1 kreple doymuyor:) bu fransız kadınlarının sırrı bu galiba az yemek diye düşünüyorum çünkü hepsi doymuş görünüyordu. Bu arada fransız kadınları hamilelleri bile çok fit. Kaçtane hamile fransız gördüysem hepsi leblebi yutmuş solucan gibi görünüyordu.)

İlk durağımız ara sokaklardan dolaşarak Eyfel kulesi, Zafer Takı ve Şanzlizeye gitmek. Paris'te ara sokaklar o kadar güzelki kaybolmaya bayılıyorum. Saatlerce bu sokaklarda bıkmadan usanmadan yürüyebilirim. 
Gezerken karşımıza Ladurre pastanesi çıkıyor. Burasının makaronları çok meşhurmuş hemen girip makaronların tadına bakıyoruz. İlk etapta çikolatalı, antep fıstıklı ve franbuazlı alıyıoruz. Benim favorim kesinlikle antep fıstıklı olan. Yolunuz düşerse mutlaka tadına bakın 


İlk durağımız Eyfel Kulesi. Fransızların ilk başta beğenmediği ama şu an fransa' nın simgesi olan meşhur kule.
Eyfel kulesinin etrafı gerçekten çok kalabalıktı. Biz biraz foto çekip arka tarafındaki parka atıyoruz kendimizi. İki bira alıp manzaranın keyfini çıkarıyoruz. Hayat budur işte her anın keyfini çıkarabilmek.
İkinci durağımız şanzelize ve zafer takı. Şanzelize çok kalabalık. Geldiğimiz ara sokaklarda pazar günü olması sebebiyle dükkanlar kapalıydı ve sokaklar çok boştu. Bütün herkes şanzelizedeymiş diye şaşırıp yolumuza devam ediyoruz.

İkinci gün ilk durak Louvre Müzesi. Müze için biletleri internet üzerinden daha önce aldığım için sıra beklmeden giriyoruz. Sabah 10 için almıştım biletleri 9 buçukta müzeye giriyoruz. Müzede gezilcek eser çok bizde zaman az o yüzden çabucak gezmeye başlıyoruz. İlk istikamet Mona Lisa. Benim güçlü yön duyum sayesinde ilk gezeceğimiz yeri büyük bir başarı örneği göstererek en son geziyoruz. 


Müzede gerçekten çok eser var. Hakkıyla gezebilmek için 1 gün ayırmam lazım biz yarım günde geziyoruz. Çıkarken inanılmaz kalabalık oluyor kalabalıktan bunalıp kendimizi dışarı atmak istiyoruz ama kolay olmuyor çıkış için baya dolandıktan nihayet çıkışı bulup kendimizi sokağa atıyoruz. Paris hiç beklemediğimiz kadar sıcak hava 31 derece gezerken bir ara sıcaktan bunaldık. Kendimizi soğuk bişeyler içmek için Starbucksa atıyoruz biraz dinleniyoruz.


İsmimi bu şekilde yazdılar bardaklara sizce ne yazmış olabilir?

Biraz soluklandıktan sonra soluğu Notre Dame da alıyoruz. Pariste en sevdiğim yer kesinlikle Notre Dame giden nehir kenarındaki yol. 


Ara sokaklarda bol vakit geçirip birbirinden güzel dükkanlara hayran kalıyoruz. Artık bir sonraki durağımız olan Brugge için tren biletlerini almamı ızın vakti geldi. Daha önce internetten biletlere baktığımda çok pahalı gelmişti ve almamıştık. Orda bunun ne kadar büyük bir hata olduğunu görüyoruz. 2 kişi Paris Brugge arası 160 Eur veriyoruz tren biletlerine içimiz acıyor resmen. Bizim pahalı bulup almadığımız biletler 80 eur idi. Biletlere 2 katı ücret ödemekten moralimiz bozulsa da kendimizi çabuk toparlıyoruz gezmeye devam ediyoruz.

Hava çok sıcak olduğu için akşam yemeği öncesi biraz otele gidip dinlenmeye karar veriyoruz. Parise gelmeden önce birçok kaynakta Montparnesse tepesinden bahsediyordu. Tepeden Paris manzarasının şahane olduğu ve mutlaka görülmesi gerektiği yazıyordu her yerde. Biz de dümdüz Paris'te 2 gün boyunca tepe aradık. Meğer Montparnesse tepesi çok çirkin, kaldığımız otele çok yakın upuzun bir binaymış. Manzara binanın tepesinden izleniyormuş. Bunu öğrenince baya gülüyoruz tepe diye aradığımız şey meğer binaymış.

Akşam yemeği sonrası tekrar şanzelize ve Eyfel kulesinin ardından yorgunlıktan bitap, Paris'ten sarhoş olmuş ve çok mutlu bir şekilde otele dönüyoruz. Biraz dinlenip ertesi günkü Brugge seyahati için enerji toplamamız lazım.

15 Temmuz 2016 Cuma

Yeşil Kazak

                                     

Ayla bu Cumartesi gününü giysi dolabını düzenlemeye ayırmıştı. Bu işten nefret eder, erteleyebildiği kadar ertelemeye çalışırdı. Sonunda dolap karmakarışık olur, giyecek hiçbirşey bulamazdı. Bu sefer iş bu raddeye gelmeden dolabını düzenlemeye kararlıydı. Kış bu sene erken gelmişti. Kazakları, montları çıkarması gerekiyordu. Gerçi çalıştığı ofis çok sıcak oluyordu ama yazlıkları kaldırıp kışlıkları çıkartıp alışveriş yapmak istiyordu. Alışveriş onun en büyük tutkusuydu. Sabah yataktan bu kararlılıkla çıktı. Elini yüzünü yıkadı, sabah kahvesini yaptı ve dolabının başına geçti.

İşe önce yazlıkları kaldırmakla başladı. Renklerine göre ayırırdı kıyafetleri. Böylece daha kolay kombin yapıyordu. Daha önceleri istanbula ilk geldiğinde ne kadar abartılı tarzı olduğuna şimdi kendisi bile şaşırıyordu. Abartılı dekolteler, mini etekler, bolca makyaj, sapsarı saçlar. Şimdi işe çabasız şıklık akımı ön plandaydı. Sanki makyaj yokmuş gibi görünen makyajlar, doğal kalın kaşlar, sade kıyafetler. O da dolabını bu doğrultuda sadeleştirmişti. Evin en sevdiği odası giyinme odasıydı. Kıyafetler, çantalar, takılar, ayakkabılar. Ah ayakkabılar. Ayakkabılarla adeta aşk yaşardı. Sırf çok beğendiği için giyemeyeceğini bile bile aldığı ayakkabılar bile oluyordu. Onlara bakmayı bile çok seviyordu. Giysi dolabına söyle bir baktı ve kendisiyle gurur duydu. Genç yaşında çalışmış çabalamış, çok katlı plazaların birinde müdür olmuştu. Buraya gelene kadar çok ezilmiş, çok hakir görülmüştü. Şimdi müdür olduğuna göre ezme sırası ondaydı. Zamanında kendine yapılanları bir bir beynine kazımış, şimdi aynısını altında çalışanlara yapıyordu, belki farkında olmadan belki farkında olarak. Dünya böyle bir yer değil mi zaten dünün ezileni eline güç geçtiği anda ilk işi kendisine yapılanlarının aynısını başlarında yapardı. Ayla’nın diğerlerinden farkı yoktu işte. Neticede o da hırslarına yenik düşmüş, kendini korumak adına etrafına görünmez duvarlar örmüş, o duvarlar günden güne kalınlaşarak kendisini hapsetmişti.

Kazaklarını çıkarken dolabın en altında duran yeşil bir kazak dikkatini çekti. Dolabın en altına atılımış, unutulmuş kazağı eline aldı uzun bir süreden sonra kalbi acıdı. Bu, annesinin İstanbul’a üniversite okumaya gelirken üşümesin diye kendi elleriyle ördüğü yeşil kazaktı. Kızım yurt odası soğuk olur bu kazağı giyersin sıcacık demişti annesi. Elindeki kazak onu çok eskilere götürdü. Üniversitede zengin bir arkadaş gurubu vardı. Onların arasına katılmak, onlar gibi olmak istiyordu. Gruptaki kızlardan birinin doğum günü partisine davet edildiğinde sevinçten uçuyordu. İtinayla hazırlandı. Zaten o zamanlar giyecek fazla birşeyi olmadığından yeşil kazağını giymişti. Nihayet guruba katılacağını düşünen Ayla büyük umutlarla partiye katıldı. Başta herşey güzel başlasa da arkadaşlarının giyimlerinden ne kadar farklı oldukları anlaşılıyordu. Hepsi markalı kıyafetler içinde süzülürken kendisi annesinin ördüğü kazakla gelmişti. Hayatında hiç bu kadar utandığı bir zaman olmamıştı. Utanmıştı çok utanmış. Kendinden, el örgüsü yeşil kazağından, fakirliğinden, hayallerinden hepsinden utanmıştı. Ağlayarak kaçtı partiden. Ağlarken de yemin etti kendine bir daha asla ağlamayacak çok güçlü olacaktı aynı zamanda çok başarılı ve çok zengin olacaktı.

Ayla zaman içinde çok çalışarak istediklerini elde etmişti. Şimdi çok zengindi, çok başarılıydı. Artık el örgüsü kazaklar giymiyor, marka kıyafetler giyiyordu. Biz zamanlar hayal ettiği hayatı yaşıyordu şimdi. Peki mutlu musun diye sordu bi ses derinlerde. Mutlu musun Ayla, mutlu musun kızım? Ayla bu soruyu hiç sormamıştı kendine, cevabını duymaktan korkuyordu. Elinde annesinin ördüğü kazak giysi dolabının önüne çökmüş hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Sorunun cevabı gözyaşlarında saklıymışcasına ağlıyordu.

               



13 Temmuz 2016 Çarşamba

Yüzleşememe Korkusu

          Perihan Maden'in tehlikeli temayüller kitabını okurken bahsettiği iki kavram çok dikkatimi çekti. Zira bu iki konu üzerinde uzun süredir düşünmekte ve nedenlerini merak etmeyim. Konuların birincisi yüzleşememe korkusu diğeri de affetmek. Affetmek günümüzün en popüler konularından. Hangi kişisel gelişim kitabını açsak, hangi yaşam koçunu dinlesek bize affetmenin yararlarından, kişiyi özgür kıldığından bahsediyorlar. İyi tamam peki affetmek güzel, rahatlatıcı, özgürleştirici vb. Sayısız yararları var bumda hemfikirim ama kafamı kurcalayan bir soru var? Affetmek ama nasıl, karşımdakini bağışlamadan nasıl affedebilirim? Burada affetmekle ilgili çok önemli bir konu daha göz önüne çıkıyor o da yüzleşmek. Yüzleşmeden, karşılıklı konuşmadan, etekteki taşlar ortaya dökülmeden affetme nasıl gerçekleşir? Ben içimden hala karşı tarafa kin besliyorsam, olayları hazmedemediysem nasıl affedebilirim. Ağzım affettim dese bile ruhum gerçekten affeder herşeyi unutur mu? Yoksa sadece kendimi kandırmış mı olurum?

          Kişisel gelişim kitapları, yaşam koçlarının bu kadar popüler olmasıyla beraber bazı konular ortaya atılıyor ve zamanla kavramın içi boşaltılıp asıl anlamından başka yerlere çekiliyor.  İçi boşaltılan kavramlardan biri de affetmek bence. Affedelim de nasıl olacak bu iş. Kimseye ahkam kesmek değil niyetim sadece bazı gözlemlerimi paylaşmak istiyorum. Bence yüzleşmeden affetmek olmaz olsa da işe yaramaz, tatsız tuzsuz bişey olur bünyede gereksiz öfke yaratır, eller ayaklar titrer, kalp olduğundan hızlı çarpar, boncuk boncuk terlersin de nedenini anlayamazsın. Yüzleşmek gerek bizi kıranla, bize haksızlık yapanla, sevmediklerimizle, tahammül edemediklerimizle, nefret ettiklerimizle. 

          İnsanın kendini tanımaya başladıktan sonra ilk sorduğu soru ben kimi okur genelde. Bu sorunun cevabı sadece insanın kendisiyle yüzleşmesiyle bulunur. Ama bizim toplum olarak en büyük korkularımızın başında yüzleşmek gelir. Kimseyle yüzleşmeyi biz, ödümüz kopar bu durumdan. Bu duruma düşmemek için elimizden geleni yaparız. En çok yaptığımız şey üç maymunu oynamaktır. Sürekli sorun yokmuş gibi davranırız sanki öyle davranınca sorunlar ortadan kalkacakmış gibi. Hepimiz yaşamışızdır bunu çocukken komşu bize misafirliğe gelir annemiz kapı deliğinden bakar ve "öfff yine bu suratsız gelmiş hiç çekemeyeceğim bunu" der ve ardından kapıyı açar biz bekleriz ki annemiz kadına biraz önce söylediği gibi kadını istemiyormuş gibi davransın ama o da ne annemizin kapıyı açar, yüzünde büyük bir gülümsemeyle  " Hoş geldin canım nerelerdeydin, özlettin kendini" der. Kafamız karışmıştır biraz önce kadını sevmediğini söyleyen o değil miydi peki şimdi neden çok seviyormuş gibi davranıyor. Bu olayda büyük bir ikiyüzlülük yok mudur? Madem sevmiyorsun görüşme bu kadar basit. 

11 Temmuz 2016 Pazartesi

Tatil Hiç Bitmese Olur Mu?

9 günlük tatil bitti ve eve döndük mecburen. Kalbim her ne kadar Ege’ de kalmış olsa da istemeye İstanbul’a döndük ve iş başına geçtim geçmesine de sabahtan beri hiçbir şekilde adapte olamıyorum. Bünye alışık değil tabi 9 yıllık bankacılık hayatımda ilk defa bir bayram öncesi ve sonrası izin alarak uzun bir tatil yaptım. Malum çoğunluk 9 günlük tatilin keyfini çıkarırken biz bankacılar her daim çalışır, gece, gündüz, tatil demez çalışırız, sizler için varız. (Tabi tabi) arife günü herhangi bir banka şubesine gidin bakın upuzun kuyruklar, birbiriyle kavga eden insanlar görmeniz muhtemeldir. Çünkü canım yurdum insanı her şeyi son güne bırakmak konusunda dünya birincisidir. Faturaların daha ödenmesine 10 gün olan emekli, tonton amca faturasını yatırmak için illaki arife günü gelir.

---Kızım benim faturaları ödeyiver
--- Amca bunun gününe daha var. (Bugün gelmen şart mıydı, kalabalığı görmüyor musun )?
-- Olsun kızım bayrama borçlu girmeyelim.
-- Otomatik ödeme yapalım, her ay böyle uğraşmayın.
-- Aa hayatta olmaz. Ödenmez falan ben bugüne kadar hiç geciktirmedim. Hem ne işim var gelir öderim. (Senin işin yok da bize kalabalık oluyor her ay)
-- Tamam siz bilirsiniz. (O esnada daha gelecek müşterileri bekleyen çalışanın malum yerlerinden ateş fışkırmaktadır.)

Bunun gibi bir sürü diyalog yaşanır uzun tatil öncesi şubelerde. Neyse ki bunlardan artık çok uzağım.

Sabah işe zor geldim resmen. Önce sabah gazeteleri okudum memlekette ben yokken bir değişiklik var mı diye. Artık ne gibi bir değişiklik bekliyorsam tabiki her şey aynı bıraktığım gibi. Şiddet, kaos, saygısızlık, sevgisizlik ülkenin iliğine kemiğine işlemiş vaziyette.
Sevgisizlik ve saygısızlık mevzusu çok derin ve deşilmesi gereken, üzerinde uzun saatler konuşulması gereken bir konu bence. Tatilde net bir şekilde gördüğüm kadarıyla artık kimsenin bir başkasına ne tahammülü ne de saygısı var. İnsanların kendine saygısı var mı ondan bile emin değilim artık ki bu insanların başkasına, doğaya saygısı olsun. Yaklaşık 20 yıldır her sene aynı yerde tatile giderim, ilk defa bu sene bu kadar büyük bir kalabalık gördüm. Deniz, plaj insan kaynıyordu resmen. Çoğunluğu da günübirlik yakın yerlerden gelen tatilciler. Tamam, gelin kimse gelmeyin demiyor ama bari pisliğinizi temizleyin. Kimse sizin pisliğinizi, çöpünüzü temizlemek zorunda değil. Adım başı çöp tenekesi var ama yok illa o çöpler yere atılacak, çünkü yürümek çok zor, çöpleri yer bırakmak çok kolay. Kolay yol varken neden zor olanı tercih edelim değil mi?

Tatilde en sevdiğim şeylerin başında kitap okumak gelir. Kitap okumak zaten hayatta en sevdiğim şey açık ara. Bırakın beni saatlerce, günlerce bıkmadan usanmadan okuyabilirim ama kurumsal kölelik Buna izin vermiyor maalesef. Okumak neymiş çalış köle, yapılacak işler, bitirilmesi gereken analizler var neyine okumak. Her tatilde kurumsal kölelikten kurtulma hayalleri kurarım denize bakarken. bu yaz da gelenek değişmedi ve tamamen özgür olduğum, kendim olabildiğim bir hayatın hayalini kurdum. Basmışım istifayı,  yeter demişim başlarım işinize, kırmışım zincirlerimi, derin bir oh çekmişim, deniz kokusunu içime çekmişim. Ohhhhh.. Dünya varmış, yaşamak güzelmiş desem. Az kaldı … (Hayaller ve gerçekler) Doğadan böyle uzaklaşıp, kendimizi betona kapatıp sonra da neden iç sıkıntım hiç bitmiyor diye sormak biz insanlara özgü bir sorun.  Toprak üstünde yoga yaptım, zeytin ağacının altında meditasyon yaptım, ağaçla bütünleştim, burada ağaçla birlikte kök salsam diye düşündüm. 1 hafta bile olsa hayatı yavaşlattım, içime döndüm, kendimi sorguladım, unuttum kendi sesimi dinledim. Çok iyi geldi.

             Tatilde sadece hayal kurmadım aynı zamanda içsel sorgulama da yaptım. Ben neden böyleyim, hayatım nasıl gidiyor, nasıl gitmeli, hayallerim nerde ben neredeyim?  Bir sürü soruyla içim içimi yedi.  Bu soruları sormamda bana Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabının etkisi çok büyük oldu. Hayatımda bugüne kadar hiçbir kitap beni bu kadar etkileyip derinden sarsmamıştı. Sanki içimi havalandırdı, içimde olan bütün taşlar yerinden oynadı ve hiçbir taşı eski yerine oturtamıyorum şu an. Bildiklerimi unuttum, bilmediklerimi öğrendim. Mevlana‘nın çok güzel bir sözü var “ Hayatının alt üst olmasından korkuyorsun, ya altını üstünden daha çok seversen.”  Bazen galiba hayatı alt üst etmek, yeni sözler söylemek gerekiyor. Kitabın bendeki etkileri çok oldu, birazcık kafamı toparladıktan sonra uzun uzun anlatmayı düşünüyorum.


8 Ocak 2016 Cuma

Ersin'in Hikayesi

Ben Ersin. Dün itibariyle öldüm. Fiziken ölmedim ama ruhum öldü Ali’yle birlikte. Alim öldü, yiğidim, canım gitti. Artık yaşamak neye yarar. Aldığım nefesin ne faydası var, artık nefes bile almak istemiyorum. Günlerdir yataktan çıkmıyorum, durmadan ağlıyorum. Ağlıyorum uyuyorum, uyanıyorum ağlıyorum, sonra uyuyorum uyanıyorum ağlıyorum. Günlerim bu şekilde geçiyor. Bugün zorlukla ayağa kaldım çay demledim Alim için, o çok severdi çayı. Ne zaman kavga etsek gel çay  demledim beraber içelim soğutma çayını diyerek gönlümü alırdı. Onu o kadar özlüyorum ki. Onun için içiyorum bu çayı en sevdiği kırmızı kupaya koydum içine bir dilim limon attım. Tam alimin sevdiği gibi. Üstümde onun pijamaları var o gittiğinden beri öldü demeye dilim varmıyor hala kabullenemiyorum. Bu pijamaları hiç yıkamak istemiyorum alimin kokusu sinmiş üstüne hiç gitmesin istiyorum. Hiç bırakmasın beni o mis gibi baharatlı kendine has kokusu. En sevdiğim boynundan öperken aldığım mis kokusu.

Bu sabah annem geldi. Çok üzülüyormuş benim için, kendimi toparlamam lazımmış, babam da çok üzülüyormuş benim için. Bu yapılan barbarlıkmış, beni çok seviyorlarmış, istediğim zaman onlarla yaşamaya devam edebilirmişim. Hiçbir şey söyleyemedim. Ne söyleyebilirim ki hangi sözcük şu an yaşadığım acıyı tarif edebilir, kalbimin lime lime olup Alimle birlikte toprağa gömüldüğünü nasıl anlatabilirim, nefes almanın her dakika ne kadar zor olduğunu nasıl anlatabilirim. Hem ben bu evi terk etmek istemiyorum. Evin her yanında Alimin hatırası var. Burası bizim aşk mabedimiz nasıl terk ederim burayı. Bu evin her yerini kendi ellerimizle yaptık. Beraber yuva yaptık bu evi.

Mesela bu çay içtiğim kırmızı kupa Alimin en sevdiği kupası. Bu kupa tesadüf eseri en sevdiğim kitapçıda karşımıza çıkmıştı. İlk ben gördüm Alim sever diye hemen aldım. Bu orta sehpayı kendi ellerimle yaptım, sadece orta sephayı değil kitaplığımızı, yemek masamızı, yatağımızı, gardrobumuzu hepsini ben yaptım. Marangozum ben, çocukluktan beri işim bu.  Ağaçları oymak, onlara ruh vermek benim işim. Ellerime hayrandı Alim. Senin ellerin bana can verdi diyordu bana nasıl cansız ağaçlara can veriyorsan bana da öyle can verdin. Çok hassastı Alim, çok iyiydi, çok sakindi, beni daha iyi bir insan yapmıştı. Böyle olması gerekmiyordu.

Ben herkesten farklı olduğumu altı yaşında fark etmiştim. Daha doğrusu annem fark etti ama beni değiştirmeye hiç çalışmadı olduğu gibi kabul etti. Bu dünyadaki en büyük şans seni karşılıksız seven, olduğu gibi kabul eden bir anne bana göre. Alimin farklı olduğunu benim gibi olduğunu ilk görüşte anladım. Beş yıl önceydi, işten çıkışta her zaman takıldığım bara gidip biraz kafa dağıtmak istedim biramı aldım yudumlarken Ali’yle göz göze geldik. Ben onu tanıdım o beni tanıdı bakışlarımız buluşunca. Sanki yıllardır birbirimizi arıyor gibiydik.

-Hoşgeldin hayatıma dedim hoşbulduk dedi.
- Nerelerdeydin dedim seni arıyordum bunca zamandır dedi.
- Çok bekledim seni dedim kusura bakma yanlış yollara saptım dedi.
- Olsun iyiki geldin dedim iyiki geldim dedi.
- Al yüreğim senindir dedim benim evim senin yanın dedi.
 Hiç konuşmadan anlaştık. O geceden bu zamana kadar hiç ayrılmadık.

Nasıl kıydılar yiğidime, nasıl böyle vahşi olabildiler aklım almıyor. Oysa Alim hep anlatmıştı bana babasının onu hiç kabullenemediğini. O yüzden Kanada’ya gitmek istiyordu. Biliyordu içten içe başına gelecekleri.  O aile konusunda benim kadar şanslı değildi. Küçük bir kasabada koymuş Alim. Baba memur, anne ev hanımı.  Ali’den büyük üç ablası var aile erkek çocuk istemiş. Ailenin tek umudu babasının gözbebeği Ali. Okuyacak büyük adam olacak en baştan Ali’ye kodlanan gerçek bu. Hep farkında bişeylerin ters gittiğinin, kendinde birşeylerin farklı olduğunun, ama anlamlandıramıyor bir türlü. Ayıplarla günahlarla büyütülmüş, bedenini bile doğru dürüst tanımıyor. Dokunmak ayıp günah. Aman yanarsın. Ancak üniversite okumak için İstanbul’ a geldiğinde kendi gibi insanlar olduğunu görüyor seviniyor Ali. Ben tek değilmişim dünyada, benim gibi insanlar da varmış diye düşünüyor. Benimle tanışıyor sonra ikimizin de hayatı değişiyor.

Bağırmak çağırmak, yıkıp dökmek istiyorum içimdeki öfkeyle başka nasıl başa çıkarım bilmiyorum. Çayımdan bir yudum alıyorum içmek için zorluyorum kendimi sırf Alimin hatırası için. Hiçbir tat alamıyorum. Hiçbir şey zevk vermiyor artık. Bir yanım bitir bu işi biran önce Ali’nin yanına git diyor bir yanım ise dayan Ali’nin adı için savaş diyor. Napacağımı hiç bilemiyorum. Tek istediğim önce hikayemizi anlatmak. Belki hikayemizi okuyan insanlar bizim de normal insanlar gibi sevebileceğimize inanırlar.





7 Ocak 2016 Perşembe

Beni Eve Götür

           Ali’nin bu aralar sabah kalkar kalmaz yaptığı ilk iş laptopunu açıp posta kutusuna bakmak oluyordu. Kanada’ya göçmenlik başvurusu yapmış büyük bir merak ve heyecanla sonucu bekliyordu.  Yeni bir hayata adım atıp geçmişine sünger çekmeyi çok istiyordu.  Şu sıralar kiminle konuşsa aynı şeyi duyuyordu “buralardan kaçıp gitmek lazım”, “artık bu ülkede yaşanmaz gitmek istiyorum”, “nolacak bu ülkenin hali, benim geleceğe dair bir umudum kalmadı, kaçıp gitsek mi acaba?”  Ali çok uzun süre düşünmüştü gitmeyi, günler geceler boyunca planlar yapmıştı. Nereye gitmekli, hangi ülke daha çok göçmen alıyor, şartlar hangisinde daha iyi, hangisine daha kolay uyum sağlanır, ırkçılık hangisinde daha az, bu gibi konular üzerinde epey kafa yormuş, en son Kanada’da karar kılmıştı. En çok Kanada’da rahat edeceğine inanıyordu.

                Neden gitmek istiyorsun? Arkadaşlarından en çok duyduğu cümle buydu. En son Ersin’le bu yüzden yaptığı kavgayı unutamıyordu. Ersin onun hem en yakın arkadaşıydı, hem sevgilisiydi, en zor günlerinde hep destek olmuştu. Keşke o kadar sert davranıp kalbini kırmasaydım diye kızıyordu kendine.  Kavgalarını unutamıyordu.

-          Neden gitmek istiyorsun , neden?
-          Neden mi? Sen mi soruyorsun bunu. Sanki yaşadıklarımı bilmiyorsun?  
-         Kaçıp gitmek istiyorsun sen. Düpedüz oyunbozanlık yapıyorsun. Kaçınca herşeyin güzel olacağını mı düşünüyorsun.
-          Kaçmaktan başka çarem mi var söylesene.
-          Var tabi. Ben varım. Aşkımızla herşeyin üstesinden gelebiliriz.
-          Yapma böyle.
-          Sen yapma asıl.
-        Herşeyi ardında bırakıp, beni ardında bırakıp nasıl gideceksin söylesene. Hiç sevmiyor musun beni.
-          Söyleme böyle şeyler. Sevmez olur muyum. Herşeyden çok seviyorum.
-          Hani cesur olacaktık. Birlikle olursa herşeyin üstesinden gelebilirdik.
-          Yine birlikte oluruz sen de gel benimle birlikte gidelim.
-          Gelemem biliyorsun. Sen kal.
-          Kalamam biliyorsun.

Kavgadan sonra aynı evde yaşamaya başladıklarından beri ilk defa ayrı yatmışlardı. Ali bütün gece uyuyamıştı. Gidip Ersin’e sımsıkı sarılmak istemiş ama yapamamıştı. O da biliyordu gitmesi gerektiğini, artık burda kalamayacağını ama anlamak istemiyordu. Böyle kaçarak yaşamak ona çok zor geliyordu, kendin olamamak, istediği gibi davranamamak, sürekli baskı görmek, aşağılanmak çok ağırdı. İnsanca yaşamak istiyordu, cinsel tercihi yüzünden aşağılanmak istemiyordu.

-       Kal burda mücadele edelim. Aşkımızın gücünü eninde sonunda herkes anlayacak baban bile. Ersin böyle demişti sabah uyandıklarında.
-          Kalamam biliyorsun.
-          Ama ailen. Ailen artık herşeyi biliyor.
-          Evet biliyor ama bildikleri kabullendikleri anlamına gelmiyor.
-          Ama gösterebiliriz, anlatabiliriz, bıkmadan usanmadan anlatırsak bize hak verirler.
-          Benim ailem seninkiler gibi değil. Asla kabul etmezler beni.
-          Yapma böyle onlar senin ailen.
-          Asla kabul etmez babam. Mümkün değil. Biricik oğlunun.... Yüzkarasıyım ben onlar için.
-          Yapma. Vazgeçme benden, bizden.
-          Vazgeçmiyorum.
-          Vazgeçiyorsun.

Ersin kapıyı çarpıp çıkmıştı. Arkasından bakakalmıştı. Ayakları sanki taş kesmiş  yürüyememişti, dili sanki lal olmuş konuşamamış gitme diyememişti. Ersin gitme, beni böyle bir zamanda bırakma, sana ihtiyacım var diyememişti. İki gündür evde yalnızdı. Buna alışmam gerek bundan sonra  hep yalnız olacağım diye düşündü.

Düşüncelerinden sıyrılarak posta kutusunu açtı yeni bir mail gelmişti diye baktı. En son sayfayı tekrar yenilediğinde maili gördü. Hızlıca okudu başvurusu kabul edilmişti.  Önünde yeni bir hayat onu bekliyordu. Kimsene birşey saklamadan özgürce yaşayabileceği yeni bir hayat. Hemen Ersin’e durumu haber vermeliydi.  Heyecandan kalbi durmak üzereydi, Ersin’in numarasını zar zor tuşladı.” Aç, hadi aç telefonu, sana mutlaka ulaşmam gerek.”  Telefonu cevap vermiyordu. Hızlıca giyindi onu nerede bulacağını biliyordu.

Apartmandan hızlıca çıktı, biran önce Ersin’e ulaşması gerekiyordu. Aliii diye bir çığlık onu durdurdu. Dönüp arkasına baktığında babasının ağlayan yüzünü gördü, babam neden ağlıyor acaba diye düşünmesine fırsat kalmadan iki el silah sesi hayatı dondurdu, umutları tüketti.  “Ersin beni eve götür, çok üşüyorum.” Ağzından çıkan son sözler bu oldu. “Ersin beni eve götür.”


                

5 Ocak 2016 Salı

Eski Hatıralar

                Engin çalar saatin sesiyle uyandığında saat sabahın altısını gösteriyordu.  Offf çok uykum var biraz daha uyusam diye mırıldandı. Yatakta önce biraz esneme hareketleri yaptı yataktan kalkmaya hazırlanıyordu ki artık gidecek bir işi olmadığını hatırladı. İşten atılalı bir ay olmasına rağmen hala alışamamıştı. Uzun yıllar süren kurumsal hayattan sonra sudan çıkmış balığa dönmüştü.  Daha önceleri rutin bir hayatı vardı. Her gün aynı şeyleri yapar, öğlen yemeğinde bile aynı şeyleri yerdi. Şimdi ise napacağını bilemiyordu. İşsiz güçsüz dolanıyordu. Parası da tükenmek üzereydi. Keşke kenara biraz para atsaydım diye kızıyordu kendine sürekli.
 
                Madem gidecek bir işim yok biraz daha uyuyabilirim diyerek yatağa tekrar yattı. Yastığa gömüldü, uyumaya kaldığı yerden devam etmek istiyordu. Beş dakika geçmemişti, gözlerini açtı gidecek bir işinin olmamasının ağırlığı çöktü üzerine.  Eski anılar zihnine üşüşüyor, rahat bırakmıyordu onu.

                İki sene önceki doğum gününe gitti. Ofiste büyük bir parti düzenlenmişti onun için. Ne de olsa şirketin koskoca genel müdür yardımcısıydı. Gücünün doruğundaydı o zamanlar. Yüklü bir nafakayla da olsa nihayet karısından yeni boşanmış bekar bir erkekti. Canan, uğruna karısını terk ettiği sarışın fıstık, sürekli evlilik için baskı yapmasa hayat onun için şahane gidiyordu. Ama onun evlenmeye niyeti yoktu. Daha yeni boşanmış bir erkek olarak bunun tadını çıkarmak istiyordu. Şimdiden yeni işe başlayan kızılı kafasına takmıştı. Çabaları sonuç vermiş geceyi onunla geçirmeye ikna etmişti. Gece olacakları düşününce şimdiden heyecanlanmıştı. Canan’a iş yemeğim var demişti. Şimdilik inanmış gibi görünüyordu.

“Engin Bey hazırız. Pasta kesmek için sizi bekliyoruz.” Hayalini kurduğu kızılın sesiyle kendine geldi.
“Hemen geliyorum” dedi.

Pasta kesildi elemanlarıyla şakalaştı. Hayat ne kadar güzel diye düşünüyordu o zamanlar. Şimdi o günlere baktığında aslında o gün herkesin kendisinden ne kadar nefret ettiğini fark edememiş olduğuna şaşırıyordu. İnsan gücü elinde tutarken hep böyle kalacağını, sonsuza kadar güce hükmedebileceğini zannediyordu. Oysaki gücün esiri olmuştu farkında bile değildi.  Ah ah eski günler diyerek yatakta sağdan sola dönerek yastığa tekrar gömüldü biraz daha uyumak istiyordu. Ama geçmiş yakasını bırakmadı. Bu sefer geçen yılki krize gitti aklı. Toplu işten çıkarmalar olmuştu.

-      Engin Bey, acıyın bana. Daha yeni ev aldım, karım hamile üç ay sonra bebeğim olacak. Kovmayın beni. Yalvarırım paraya çok ihtiyacım var. Bu saatten sonra nasıl iş bulurum. Borçlarımı nasıl öderim.
-          Bana mı sordun Samet ev alırken, çocuk yaparken. Yapmasaydın Samet çocuk bak bana benim çocuğum var mı. Paran yoksa almasaydın ev. Bana mı güvendin, ben mi ödeyeyim senin borçlarını.
-          Ama Engin Bey. Acıyın bana.
-        Samet. Yapacak bir şey yok. Eşyalarını topla. Artık burada çalışmıyorsun. Sen mi gidersin, güvenliği mi çağırayım.

Koca adam karşısında bebek gibi ağlamıştı. Tüm çalışanlar o kadar utanmıştı ki Samet giderken kimse suratına bile bakamamıştı. Herkes kafasını eğmiş, kata ölüm sessizliği hakim olmuştu. Engin ise hiçbir şey olmamış gibi çalışmaya devam etmişti. Kriz dönemlerinde bazı insanlar işten çıkarılır bu gayet normaldir diyordu herkese. O zamanlar acımadan insanları kovarken birgün sıranın kendisine gelebileceğini hiç düşünmemişti. Hala işten atılmanın acısını çıkaramamıştı. Nasıl olur da şirket ondan vazgeçebilir anlamıyordu.

Tam bir ay olmuştu işten atılalı. O günü dün gibi hatırlıyordu. Çok onur kırıcıydı kendisine haber bile vermemişlerdi. Her zamanki gibi işe gitmişti. Şirketin kapısından havalı bir şekilde girerken güvenlik onu içeri almamıştı, artık burada çalışmadığını içeri giremeyeceğini söylemişlerdi. Hayatında yaşadığı en büyük şok olmuştu bu olay. İnanamamış, bağırıp çağırmaya, tehditler savurmaya başlamıştı. En son güvenlik tarafından yaka paça dışarı atılmıştı. Şirket kapısından çıkarken tüm şirketin camlara yapışmış bir şekilde onu izlediklerini fark etmemişti.

Eski anılar gidin başımdan diye bağırdı. Yastığa tekrar gömülürken sadece birazcık uyumak istiyorum diye söyleniyordu.


28 Aralık 2015 Pazartesi

Zor Bir Gün

​Ayla alışveriş merkezinin otaparkına son hızla girerken uykusuzluktan gözleri kapanmak üzereydi.  Uykusuzluğunun sebebi olan küçük canavar arkada koltuğunda mışıl mışıl uyumaktaydı. Evde de böyle uyusan ne güzel olur diye düşündü. Arkadaki bebeğe bakarken güçlü bir korna sesiyle kendine geldi.

- Kör müsün be kadın. Nereye geldiği sanıyorsun, dikkat etsene biraz. 

Siyah cipinin içindeki kadın yarı beline kadar camdan dışarı çıkmış, avazı çıktığı kadar bağırıyordu.  Ne olduğunu anlamayan Ayla kadına mı kızsın arkada sesten uyanan bebeği mi sutursun şaşırıp kalmıştı. Kadını görmezden gelerek aceleyle ilk bulduğu yere arabayı parketti ve bebeği arabasına koyup hızlı adımlarla avmye doğru yol aldı. İçeri girdiğinde hala eli ayağı titriyodu sinirden. Bebek hala sakinleşmemiş,ağlamaya devam ediyordu. Doğduğundan beri bebeği sürekli ağladığı için artık bu ağlamalardan bıkıp usanmıştı. Biraz hava alayım belki bebek biraz olsun uyur diye düşünerek evine en yakın avme gelmişti. 


           “Eskiden hava almak için parka giderken şimdi avmlere tıkıldık kaldık. Nefret ediyorum kapalı alanlardan avmler bizi tek tip yaşam düzenine alıştırmak için kurulmuş deney alanları. Sürekli tüketmek üzerine kurulmuş çılgın fabrikalar. Ben bu düzeni reddediyorum. Semt pazarlarına noldu. Hala varlar ve biz gittikçe var olmaya devam edecekler. Hele insanlar hafta sonu etkinliği olsun diye çocuklarıyla gelmiyorlar mı uyuz oluyorum. Gidin açık havada gezin, park bahçelere yeşil alanlara gidin çocuklar özgürce koşup oynasın. Alıştırmayın şimdiden çocukları tüketim çılgınlığına. ” Eskiden böyle düşünüyordu. Çocuktan önce. Ahhh. Çocuk öncesi ve çocuk sonrası. Asla büyük konuşup ahkam kesmemek lazımmış onu öğrenmişti. Şu an daha önce söylediği tüm lafları yutarak gelmişti buraya, biraz gezmeye hava almaya çok ihtiyacı vardı. İki aydır evde tıkılıp kalmıştı artık duvarlar üstüne geliyor, boğulmak üzere olduğunu hissediyordu.



          Bebek ağlamaya devam ettikçe tüm insanların ona bakıp ne kötü bir anne bak çocuğunu susturamıyo bile dediklerini düşünüp bu durum daha çok gerilmesine sebep oluyordu. Eskiden nerde ağlayan bir bebek görse sinirli gözlerle kadına doğru bakar, çocuğu biran önce susturması gerektiğini hissettirirdi. Sanki o bakmaya devam ettikçe bebek susacakmış ya da anne susması için gerekli çabayı gösterecekmiş gibi geliyordu ona. “ Şu halime bak ağlıyor ve ben onu susturamayacak kadar acizim” diye söyledi. 


              İlk iş büyük kahve zincirlerinden birine oturmak oldu.Biraz sakinleşmeye ihtiyacı vardı. Kendine en sertinden bir kahve söyledi. Oturduktan sonra etrafına bakındı çevresinde ona bakan sinirli gözler var mı diye. Hafta içi ve sabah erken saat olduğu için avm sakindi. Hafta sonu olsa tıklım tıklım olur oturacak yer bile bulamayabilirdi. Mekanik hareketlerle çantasından bebeğin biberonu çıkardı ve ağlayan bebeğine verdi. Karnı acıkmış olabilirdi. Ama bebek ısrarla biberonu istemiyor, çığlıkla ağlamaya devam ediyordu. Ayla bu duruma iyice sinirlenmişti. Karnı aç değilse neden ağlıyordu peki. Canhıraş bir şekilde bebeğin biberonu almasını sağlamaya çalışırken orta yaşlı bir kadın yanına gelerek “Yardımcı olmamı ister misiniz? “ diye sordu.

- Hayır gerek yok bebeğimi susturamayacak kadar aciz değilim. Diye kadını tersledi.
- Tabiki aciz değilsiniz. Siz onun annesisiniz. Sadece yardımcı olabilir miyim diye sormaya gelmiştim. Sizi rahatsız etmek gibi bir niyetim yoktu.


            Kadının yumuşak tavrı Ayla’yı can evinden vurmuştu. Gözyaşlarını durduramıyordu artık. Hiç tanımadığı bir kadının yanında var gücüyle ağlıyordu. Kadın bebeği kucağına aldı sakinleştirdi, uyuttu. Ayla hala ağlamaya devam ediyordu. 


               “Ne kadar güzel bir kızınız var maşallah. Adı nedir?” diye sordu kadın Ayla biraz sakinleşince. Hala içini çeken Ayla, Naz diye cevap verdi.  Kadınla göz göze geldğinde sabah otoparkta ona bağıran kadın olduğunu görünce utancı daha da arttı. Hem bir türlü susturamadığı bebeğini susturmuş hem de onun yanında ağlamıştı. 

- Nasıl da mışıl mışıl uyuyor. Belki doğduğundan beri ilk defa böyle uyuyordur. Çok bunaldım.  Sürekli ağlıyor, o ağlıyor ben ağlıyorum. Ölüyorum uykusuzluktan hiç böyle olacağını düşünmemiştim.
- Anneliğin ilk zamanları böyledir. Başka hayallerin vardır, annelikle ilgili büyük laflar edersin. Ben böyle anne olucam, şunları yapmayacam vs. Bebek doğar bir bakmışsın tüm yapmak dediklerini yapar olmuşsun. Yorgunlar bezmişsin. Depresyonun karanlık kıyılarında dolaşmaktasın. Ama bu günler geçecek hep böyle devam etmeyecek inan bana. 
- Geçecek mi gerçekten. Hiç geçmeyecek gibi geliyor bana. Sanki hep sürekli ağlayan bir bebekle dört duvar arasında kalacakmışım gibi geliyor.
- Geçer geçer merak etme. Sen sadece sakin ol, rahat ol. Bütün zorluklar geride kalır o zaman.

Kadının sözleri Ayla’yı için için ağlatmaya yetmişti. Beraber kahve içip derin bir sohbete dalmışlardı. Ayla hiç tanımadığı bu kadına sırf çocuğu evliliğini kurtarmak için doğurduğunu ama kızının işleri düzeltmek yerine daha kötü yaptığını, ne kadar mutsuz olduğunu anlatıp bir yandan  ağlamaya devam ediyordu. Uzun zamandır kimseye anlatmayı şeyleri anlatırken kendi bile şaşırıyordu bu duruma. 

 

25 Aralık 2015 Cuma

Rutin

​​​​RUTİN

 

​Tik tak, tik tak, tik tak.. Saat iki. Daha on dakika bile geçmemiş en son baktığımdan beri. On dakika bile geçmemiş ama benim için sanki bir saat, belki de daha uzun bir süre geçmiş gibi.  Zamanın sürekli aynı hızla aktığını kim söylemişse yalan söylemiş bence. Öyle bir şey yok. Zaman hep aynı hızla akmıyor. Hatta bazen hiç akmıyormuş gibi geliyor. Hafta içi zaman çok ağır geçerken mesala hafta sonu tam tersi çok hızlı akıyor. Ya da patronunun işte olduğu bir zamanla işte olmadığı zaman bir değil. Mesela şu an saat 14:05 bu  satırları yazdım, yazmadan önce düşündüm ve saate baktığımda sadece beş dakika geçmiş olduğunu gördüm. Bunca iş yaptım ve sadece beş dakika zaman geçti inanılır gibi değil.

 

​Bu satırları yazıyorum, siz de şu an okuyorsunuz eminim kim olduğumu merak etmişsinizdir. Ben kim miyim? Herkes gibi gayet sıradan bir insanım. Sıradan hatta şans eseri yolda yürürken karşılaşsak dönüp arkasından bakılmayacak kadar sıradan bir insanım. Üniversite mezunuyum. Çok uluslu bir şirkette adı son derece janjanlı, içeriği boş, ne iş yaptığı belli olmayan bir bölümünde çalışıyorum. Dışardan bakanlar çok yoğun bir bölüm olduğumuzu düşünebilirler ama günümün büyük bir bölümü excel dosyası açıp bilgisayar ekranına boş boş bakmakla geçiyor. Hayatım excel ve sayılardan ibaret. Bazen bilgisayar ekranımdan akıp giden sayılara bakarak dalıp gidiyorum. Sayılar akıyor ben bakıyorum, sayılar akıyor ben bakıyorum... Anlamsız, manasız bir sürü rakam silsilesi. 12345, 456,456,789,748.65,5566,6666,6666,787.......................... Benim için bu sayıların hiçbir anlamı yok. Ama belli ki şirket için önem arz etmekteki, bana bu sayıları derlemem için her ay sonu maaş veriyorlar. Bu sayılar bazen müşteri gelirleri oluyor, bazen satış rakamları, bazen bölge satış hacmi vs. 

​Benim tek yaptığım rakamlara bakıp bazen uyuklamak, bazen çoğunlukla da hayallere dalmak. Daldığım uykudan çoğunlukla patronumun son derece itici ve tiz sesiyle uyanıyorum. Eminim bu kadar sinir bozucu bir ses hayatınızda hiç duymamışsınızdır. 


        -Ayşe, bu ayki satış raporları noldu? 

      -  Ayşe, ay sonu gelir hacmimiz ne?

       -Ayşe, satışlarda artış var mı?

       -Ayşe, sana geçen gün dediğim maliyet satış analizini yaptın mı?

 

         -Ayşe, ayşe, ayşe, ayşeeee.


          “Offffff yeter be ayşe kadar başına taş düşsün. Bin kere gönderdiğim dosyaları tekrar tekrar istemekten bıkmadın usanmadın be adam ” diyesim geliyor her seferinde ama tabi patronumdur başımın tacıdır hiçbirşey söyleyemiyorum. Söyleyemediklerimi yutup hemen yolluyorum efendim diyorum. Bu rutin hemen her gün tekrarlanıyor. Söylemek isteyip de söyleyemediklerimi toplasak burdan köye yol olur.  Çok mu tanıdık geldi yaşadıklarım. Eminim plazalarda çalışan birçok insan buna benzer şeyleri yaşıyordur.


           İnsan gençken çalışma hayatını bilmediği için çok idealist oluyor. Ben de kendi çapımda idealisttim. Ne mi oldu o idealler hepsi kıçımda patladı. Afedersiniz çok mu ağır oldu? Napalım gerçekler ağır benim suçum değil. Üniversiteden mezun olunca birçok genç gibi dünyayı kurtaracağımı zannediyordum. O istek ve hırsla işe girdim. İşe başladığım ilk günü unutamıyorum. Kolay mı artık ben de plaza çalışanı olmuştum. Çalıştığım şirketi gururla herkese anlatabilirdim. Oysa nerden bilebilirdim ki plaza çalışanlarının kafese konulmuş hamsterdan bir farkları yokmuş. Cam fanus içine koyulan çalışanlar oksijensiz, penceresiz ofislerde bazen güneş ışığı bile görmeden tüm gün boş boş excel dosyalarına bakıp kalan zamanlarda ya alışveriş sitelerinde hiçbir zaman ihtiyaçları olmayacak şeyleri cansıkıntısından alır ya da kahve eçliğinde bol bol dedikodu yaparlar.


         “Ya bu Ezgi çok kilo almış hamile mi sence?”


         “Ahmet yeni araba almış gördün mü? Kaç para maaş alıyor acaba?”


         “Pelin boşanıyomuş duydun mu? Kocası üçüncü kattaki Seda’yla aldatmış diyorlar?”

 

        Günün yarısı böyle konuşmalarla geçer. Hatta ben de bunları yazarken bir yandan da Pelin’in boşanmasıyla ilgili geçen konuşmaya katılıyorum. Nasıl olmuş da kocası koca götlü Seda’yla aldatmış inanılır gibi değil. Bu arada saat üç oldu. Geriye kaldı üç saat. Saat beşden sonra goy goyla geçer zaten gün, o zaman kaldı iki saat. 


      “Ayşe, bu ayki satış rakamları çıktı mı?”

       “Hemen gönderiyorum Ali Bey.”

 

        Başladı yine benimki. On bininci defa göndereyim satış rakamlarını da arıza çıkmasın.

 

24 Aralık 2015 Perşembe

Masal Bu Ya

- Hayır. Hayır. Kurtar beni Selin. Kurtar beni. Bırakme burda. Selin. Seliin. Yalvarırım beni burda bırakma. 

 

Selin birçok gece olduğu gibi kabus görmüştü ve çığlık çığlığa uyanmıştı. Nefes nefes kalmıştı, zorlukla nefes alıyordu. Sakinleşmek için nefes alması gerekiyordu. Nefes al Selin, nefes al, hadi derin derin nefes al. İki saniye tut şimdi yavaş yavaş ver. Dört defada nefes al, iki saniye tut nefesini, sekiz kerede nefesi ver. Nefesin tüm bedenine yayıldığını seni sakinleştirdiğini hisset. Yaga hocasının sesi kulaklarındaydı. Nefes al Selin, nefes al. Ondan öğrendiği nefes tekniklerini uygulayarak sakinleşmeye çalışıyordu. Özellikle derin nefes almaya çok ihtiyacı vardı şu an. Uyguladığı teknik işe yaramış biraz sakinleşmişti. Saate baktı saat geceyarısı üçü gösteriyordu. Öfff bu saatte nasıl uyuyacağım şimdi diye düşündü. Terden sırılsıklam olmuş pijamasını değiştirdi. Elini yüzünü yıkadı yüzüne vuran soğuk su onu biraz daha rahatlattı ama hala rüyanın etkisindeydi. Bir bardak su alıp salonda en sevdiği koltuğa oturdu. Tüm şehir huzurlu bir uykunun kolarındayken o huzursuzdu ve uyanıktı.

 

Son zamanlarda hep aynı rüyayı görüyordu tekrar tekrar. Aslında rüya demek yanlış olur gördüğü düpedüz kabustu. Kardeşi Nil’i görüyordu sürekli. Isısz bir ormanda yürüyorlardı, yollarını kaybetmiş, çıkış yolu arıyorlardı. Hava kararmak üzereydi acilen çıkış yolunu bulmalıydılar. Bu onları daha da telaşlandırıyordu. 

“Acele edelim” diyordu Nil sürekli. 

 

“Bizi yakalayacaklar . Acele et Selin. Daha hızlı koşmalıyız. Bizi yakalayacak. Koş Selin. Daha Hızlı.”

 

Hızla koşarken  Nil’in ayağı kayıyor ve suya düşüyordu. Su birden bulanıklaşıyor, bataklık gibi Nil’i içeri çekmeye başlıyordu. Bir türlü Nil’i kurtaramıyordu. Aslında kurtarmak istemiyordu. Onu orda bırakıp gidiyordu. 

 

Sürekli olarak bu rüyayı görmekten bıkıp usanmıştı.Geçen hafta rüyalar konusunda uzman olduğunu idda eden bir yaşam koçuna gitmişti. Adama göre rüyalar bilinçaltının dışavurumuydu. Kardeşini kurataramadığı için ne hissediyordu? Mutlu muydu, bunu hakettiğini mi düşünüyordu yoksa vicdan azabı mı çekiyordu. Kardeşine karşı hissetiğin duyguyu bulup onu özgür bırakmamız gerekiyor demişti. O duyguyu bulmadan sana yardımcı olamam, bunu ancak sen bulabilirsin diye eklemişti. Kardeşine karşı yoğun olarak hissetiği duygu neydi, suçluluk mu, kızgınlık mı, nefret mi, öfke mi, özlem mi? Hangisi daha yoğun olarak baskındı ayırt edemiyordu. Çocukluğuna dön demişti adam yaşamımızın şifreleri çocukluğumuzda gizli. Senin duygularının anahtarı çocukluğunda.Selin çocukluğunu hiç düşünmezdi ailesini, kardeşini, geçmişte yaşamayı sevmezdi. Ama bu saate uykusu da kaçmışken koçunun verdiği ödevi yerine getirmek için çocukluğuna dönebilirdi. 

 

Çocukken kendisinin hep masal kahramanı olduğunu düşlerdi. O iyi kalpli prenses olurdu, şatosunda örgü örerken yakışıklı prensin gelip onu kötülerin elinden kurtardığını hayal ederdi. Masallar her zaman bugün, büyüyüp koca bir kadın olduğu halde bile onun kaçış noktasıydı. Masalları bu kadar sevme nedeni kötülerin her zaman kaybedip iyilerin her zaman kazanmasıydı. Nil ona çok kızardı bu konuda masallar sevmesiyle dalga geçerdi.

 

“ Sen korkaksın. Hayatı yaşamaktan korkuyosun. Sürekli hayal alemindesin. Kendi kapatıyosun birilerinin gelip kurtarmasını bekliyorsun. Bırak artık hayal aleminde yaşamayı o salak masallarını unut. Gerçek hayat acımasız. Kimse seni kurtarmaya gelmeyecek. Aç gözünü, başla hayatı yaşamaya. “  Son kavgalarında Nil ona böyle bağırmıştı. Sonra da çekip gitmişti. Ondan sonra da hiç görüşmemişlerdi zaten. 

 

Onu son görüşünden bu yana tam beş yıl geçmişti. Beş yıl boyunca hiç haber almamıştı ondan. Hiç düşünmemişti bile. Kimleydi, neredeydi, ne yapıyordu. Onu terk edip gitmişti bıkmıştı belki de ondan, kendi hayatını yaşamak istiyordu. Benim gibi masal şatosunda çürüyemezdi o, dışarı çıkmalı kendi hayatının kahramanı olmalı, maceradan maceraya koşmalıydı diye düşündü Selin. Yıllarca Nil’in onun terk edişini hiç düşünmemişti. Nil onu yıllar önce terk etmişti, o ise şimdi rüyalarında Nil’i terkediyordu. Günün ilk ışıkları şehre vurmaya başlarken Selin uykunın sıcacık kollarına kendini bırakmadan önce aklından geçen son düşünce galiba rüyalarımda Nil’den onu bırakarak intikam almaya çalışıyorum oldu.