Arkadaşlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Arkadaşlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2016 Perşembe

Marika- 3 Büyük Aşkların Yıkımları Büyük Olur

Tanışmalarının üzerinden bir ay geçmeden adam evlenme teklifi etmiş kadın hiç düşünmeden kabul etmiş. Hemen evlenmişler. Kadının ne ailesi ne arkadaşları gelmiş düğüne. Kadın buruk ama çok mutluymuş. Cicim ayları çok kısa sürmüş. Önce kadını beğenmemeye, eleştirmeye başlamış. Saçının rengi hiç güzel değil, çok kilo aldın, gözaltların kırışmış, o etek ne öyle, çok zevksizsin, yaptığın yemekler hiç lezzetli değil, çok beceriksizsin. Bitmek bilmeyen kınamalarla günler geçiyormuş.

 İlk büyük kavgamızı yemek yüzünden yaptık inanabiliyor musun?  Çorba çok tuzlu olmuş diye tencereyi kafamdan aşağı boşalttı. Ben naptım peki sustum, dikkat edeceğime dair özür diledim, beni terk etmemesi için yalvardım.  Bu olay yaklaşmakta olan felaketin habercisiydi. Ben sustukça, alttan aldıkça şiddetin dozu arttı. Sürekli kendimi suçluyordum, daha güzel olsam, daha lezzetli yemekler yapabilsem, daha genç, daha zayıf, daha alımlı olsam her şey daha güzel olacaktı ama ben ne onun istediği gibi değildim ve hiçbir zaman olamayacaktım. Bunu kabul etmem uzun zaman aldı. Önceleri değişmeye çalıştım. Zayıflamak için deli gibi rejim yapıyordum, ölümüne. En sevdiğim tatlı olan sufleden bile vazgeçtim inanabiliyor musunuz? Sadece sebze yiyordum, hatta yemiyordum sebzelerin suyunu sıkıp içiyordum.

Bunu söylerken yüzünü buruşturdu. Kadının yüzünün aldığı hal Marika’ yı çok güldürmüştü. Kadın da gülmeye başladı. Biraz brokoli, kereviz sapı, havuç az biraz da zencefil hepsini karıştır, burnunu tıka iç bakalım içebiliyorsan. Ama aşk için yapıyordum. Zannediyordum ki bu çabalarımı görecek ve bana daha çok âşık olacak, nerde o ise sadece dalga geçiyordu.  Zamanla açlıktan ve yediğim dayaklardan, işittiğim hakaretlerden iyice sinirlerim bozulmaya başladı.  Gün içinde sebepsiz yere ağlama krizlerine girmeye başlamıştım.  Sinirlerimi yatıştırması için sürekli kocamın verdiği ilaçları içiyordum, sabah kalkınca iki tane akşam yatmadan önce iki tane. İlaçlarımı hiç aksatmıyordu, akşam ilaçlarımı veriyor alnıma öpücük kondurup beni yatağıma yatırıyordu. Sabaha kadar deliksiz uyuyordum ama kafam sürekli kazan gibiydi, sanki biri kafamın içinde sürekli davul çalıyor gibiydi. Kulağımın içindeki davul sesi bitmek bilmiyordu, beni iyice delirtiyordu. Her şeyden, herkesten korkar olmuştum, artık çok sevdiğim işime bile gidemiyordum. İşin idaresini kocam almıştı, arada bir imzalamam gereken kâğıtlar getiriyor ben de ne olduğuna bile bakmadan imzalıyordum.  Uçurum dibinde duruyor elimi uzatmış sevdiğim adamın beni kurtarmasını bekliyordum o ise elimi tutmak yerine beni uçurumdan aşağı yuvarlamak için fırsat kolluyordu.  Hayatımın tüm idaresi başkasının ellerindeydi, celladımın ellerinde.

Ohh… Sanki ciğerlerine bundan başka hiç nefes gitmeyecekmişçesine derin bir nefes aldı. Gözyaşlarını sildi. Kahvesinden son yudumunu alarak devam etti. Sonun başlangıcındaydım artık hiç kimse bana yardım edemezdi.  Kocamın en son bana yaptığı o güne kadar yaptıklarının yanında önemsizmiş meğer.  Salı günüydü hiç unutmuyorum uzun bir süreden sonra şirkete gittim. Üç gündür ilaçlarımı içmiyordum. Bu Şule’nin fikriydi. Şule en son beni iki ay önce Nermin’in düğününde görmüş ve gözlerine inanamamıştı. Sana bir çeki düzen vermemiz gerekiyor demişti. Bana ulaşmaya çalışmış, defalarca eve gelmiş, telefon etmiş hiçbir sonuç alamamış. En sonunda olanları eve düzenli olarak temizliğe gelen kadından öğrenmiş. Tabi bu hizmeti karşılığında kadına bir miktar para ödemek zorunda kalmış. İlaçları içme diye haber gönderdi kadından ben de içmedim. En sonunda 3 gün sonra kafam biraz toparlanır gibi oldu ve işe gitmeye karar verdim.

 Midem açlıktan kıvrılıyordu, şöyle güzel çift kaşarlı tost söylesem mi diye düşündüm yanında da mis gibi taze demlenmiş çay. Bu ikiliyi düşünmek bile ağzımı sulandırmıştı, ama boy aynasına bakınca vazgeçtim, daha vermem gereken kilolar vardı. Şimdi düşünüyorum da o gün aynaya biraz daha dikkatli baksaydım mutsuzluktan ölmek üzere olan bir bir kadın görürdüm ama o sıralar tek ilgilendiğim fazla kilolarımdı. Güvenliğe geldim, güvenlik beni içeri almadı.

İsmail, neler oluyor burada. Benim şirketim ne demek içeri giremem.
Beyefendinin kesin talimatı var hanımefendi sizi içeriye alamayız.
Ne demek oluyor bu talimat falan o da kim oluyormuş.
Kesin talimat efendim sizi alamam.
Burayı ben kurdum. Seni ben işe almadım mı İsmail. Burada kimse yokken sadece ikimiz vardık. Kendi ellerimle inşa ettim ben burayı.
Tamam, efendim sakin olun lütfen.
Bana sakin ol deme sakın sakin ol deme. Artık avazım çıktığı kadar bağırıyordum. Çabuk onu çağır buraya.
Burada değil efendim kendisi.
Bundan sonra olanları hatırlamıyorum. Şule’nin anlattığı kadarını biliyorum. Gözümü açtığımda hastanedeydim. Deli gibi bağırmışım, İsmail’ in yakasına yapışmışım. Beni bir türlü zapt edemiyormuş, elime bir taş parçası alıp camları kırmışım, kocamın arabasını parçalamışım. En son ambulans çağırmışlar, sakinleştirici yaparak zorla sakinleştirmişler beni.  Bütün bu olanları tüm şirket izlemiş bu arada kocam da içerdeymiş, korkudan yanıma gelememiş.
İki gün hastanede kaldım bu arada şirketin avukatları tarafından tebligat geldi. Bana ilaçları verip uyutarak işime, evime, tüm malvarlığıma el koymuş. Dımdızlak, beş parasız ortada kaldım anlayacağınız. Onunla beraber olabilmek için o kadar çok kişiyi karşıma almıştım ki geri dönmeye, hata yaptım sizi dinlemeliydim demeye utanıyorum. İşte benim hikâyem böyle çok büyük bir aşk sonrası büyük bir yıkım. Şimdi biraz kafamı toplayıp, kendimi yeniden inşa etmeye çalışacağım. Eski yıkıntılarımdan yeni bir ben yaratabilir miyim diye bakacağım.

Marika dikkatle dinlemişti kadının hikâyesini. Aşk böyle bir şey demişti ne kadar büyük olursa yıkımı da o kadar büyük oluyor. Merak etmeyin biz kadınlar ölsek de başka bir bedende tekrar dirilebiliriz yeter ki kendinize inanın, o güç sizin içinizde mevcut.

Bir saat öncesine kadar birbirine yabancı iki kadın şimdi aşkta buluşmuş, kendi büyük yıkımlarını düşünüyorlardı sessizce.






  

7 Kasım 2014 Cuma

Ağaçtaki / Janne Teller

Kızmaya değer şeyler olacaksa, sevinmeye değer şeyler de olacaktır. Sevinmeye değer şeyler olacaksa, demek ki o şeylerin de bir anlamı olacaktır. Ama öyle şeyler yok bu dünyada! Sesini bir ton daha yükseltip, "Birkaç yıl sonra hepiniz ölecek, unutulacak ve hiçbir şey olacaksınız; onun için, kendinizi buna bir an önce alıştırmaya bakın!" dedi. İşte o an Pierre Anthon'u o erik ağacından bir an önce indirmemiz gerektiğini anladık.


          
          Hiçlik duygusu girdap gibidir önce ufak kuşkularla insanın kanına girerek büyümeye devam eder. En sonunda da büyük bir girdap oluşturarak bizi yutar. Hepimiz zaman zaman bu girdaba yakalanırız kimimiz çabuçak kurtulur bu duygudan kimimiz de romandaki Pierre Anthon gibi. Bu girdaptan kurtulamaz. Pierre bir gün herşeyin boş ve anlamsız olduğunu düşünerek okulu bırakır ve evinin önündeki erik ağacına tırmanarak yoldan geçen arkadaşlarına herşeyin anlamsız olduğunu ve bir hiç olduklarını haykırır. Pierre'in gidişi ve her günkü sözler arkadaşlarını çok sarsar. Artık bir şekilde Pierre'i o ağaçtan indirmek gerekmektedir ama nasıl. Düşünürler taşınırlar sonunda akılllarına parlak bir fikir gelir. Bir anlam yığını oluşturarak Pierre'e gösterecekler ve anlamın var olduğunu ispat etmiş olacaklardır. Başlarda çok masumane başlayan düşünce istekler ilerledikçe çığrından çıkmaya başlar. Başta anlam için konulan maddeler çok sıradanken ayakkabı, bisiklet, bayrak gibi ilerledikçe köpek başı, tabut gibi akıl dışı istekler olur. Tıpkı büyükler gibi çocuklarında birbirlerine karşı çok acımasız  olabileciğini de gözler önüne seriyor bu kitap. Zaten gerçekte de öyle değil mi? Birçoğumuz okul sıralarında bir şekilde kilomuz, boyumuz, dış görünüşümüz, maddi durumumuz veya herhangi başka bir sebepten dolayı arkadaşlarımız tarafından alay edilip dışlanmışızdır. Önemli olan anlam arayışı sırasında ne kadar ileri gidebildikleri, kendilerini makul görme çabaları ve en sonunda elde ettikleri sonuca gerçekten değip değmediği.

          Kitapta ilerleyen sayfalar boyunca kafanız sürekli karışıyor. Bir hiçlik duygusuyla boğuşan Pierre Anthon'a hak veriyorsunuz, bir anlamı ispat etmeye çalışan diğer çocuklara.  Kim istemez ki herşeyi boşvermek ve tüm gününü bir erik ağacı üzerinde gecirip gökyüzü izlemeyi, gelene geçene o kadar abartma hiçbir şeyin anlamı yok, dünyadaki en önemli insan sen değilsin demeyi. Sanırım birçoğumuz ister. Hele de hergün karşılaştığımız kendini çok önemli diğerlerini çok önemsiz hisseden insanların yüzüne sen bir hiçsin diye haykırmayı. O yüzden kitabın birçok yerinde Pierre Anthon'u kıskandığımı itiraf etmeliyim. Ama bu demek değil ki diğer çocukların çabasına hayran kalmadım. Gerçektende bazı zamanlar hayatın anlamsız olduğunu düşünsem de hayatı yaşanır kılan ve değerli şeyler de var. Bu kimi zaman çok güzel bir kitap, film, müzik, kimi zaman çocuğumuzun gülüşü, eşimizin sevgisi, kimi zamansa fırından yeni çıkmış kurabiye kokusu, mis gibi bahar havası ve daha birçokşey olabilir. Bu kitabı bitirdikten sonra kitap ve hiçlik üzerine düşünürken kendi anlam listemi yaptım. Benim için nelerin anlamlı olduğunu görebilmek için. O listenin varlığı bile benim için yeteri kadar anlamlı ve uğruna çaba gösterilecek bişeylerin var olduğunun göstergesi. Bu kitabı okuyun ve gerçekten birşeylerin anlamı var mı yok mu üzerinde düşünün. Belki siz de hiçlik girdabına yakalandınız ve kendi anlam listeniz bu girdaptan çıkmanıza yardımcı olur.