27 Haziran 2017 Salı

Oda

            Odalarım var benim çoğunu herkesten gizlediğim. Kimse görmesin kimse bilmesin diye kapılarını sıkı sıkıya kapattığım, anahtarlarını bilerek kaybettiğim. Bazılarının yerini bile unuttuğum. İç içe geçmiş binlerce oda yıllar içinde gezdiğim, tozduğum, biriktirdiğim, unutmak istediğim tozlu raflara kaldırdığım dedi Elif nine gözleri yaşlı yanında oturan torununa.

 

       - Ne diyon nine sen diye cevapladı Ömer. Sen ilaçlarını içtin mi bugün? İçmedin galiba oda moda sayıkladığına göre. Sen bu aralar iyice saçmalayamaya başladın nine dedemi mi özledin naptın ha görmen yakındır belki de.


      - Sus dedesi kılıklı seni. Boyu devrilesice göçtü gitti de azıcık rahat ettim. Yanına da gitmeye niyetim yok. 


     - Tamam nine kızma hemen. Ömer elindeki fotoğrafları bırakarak ninesinin yanına gelerek sarılıp yanağına bir öpücük kondurdu. Mahçup olan kadın gülerek tamam deli diye gülerek karşılık verdi. 


        Ömer'i geçirdikten sonra Elif nine eskimiş fotoğrafları toplamaya başladı. Torunlar her ziyarete geldiğinde bunları dağıtmayı karıştırmayı çok severlerdi. Dağınıklığı toplaması da hep kendisine kalırdı. Fotoğraflarının arasından eskimiş küçük bir vesilalık fotoğraf düştü. Eğildi almak için ama fotoğrafı görünce olduğu yere yığıldı kaldı. 


      Onun fotoğrafıydı. Ondan elinde kalan tek fotoğraf bu olmuştu. Hey be ne kadar genç ve yakışıklıydı. Ama ben de o zamanlar çok güzeldim. İncecik belim, upuzun sırma saçlarım vardı. Uzun uzun fotoğrafa baktı. Onu sakladığını bile unutmuştu. Oysaki onu unutmak için ne çabalar göstermişti. Yıllar sonra hayatının sonbaharında ne diye karşısına çıkıyordu sanki. Kızgınlıkla kaldırdı tüm fotoğrafları. Ne vardı o kadar inat edecek İbrahim efendi ikimizi de yaktın iyi mi oldu diye söylenerek ortalığı toplamaya girişti. 


          Bu torunlarda her yeri dağıtıp gidiyorlar, bir kerecik bile nine sen yaşlısın biz temizleyelim toplayalım yok, varsa yoksa dağıtmak diyerek kızgınlığını torunlarına yönetti. Evin iyice temiz olduğuna kanaat getirince mutfağa gitti çay koydu. Çayına iki şeker attı şekerin çayın içinde dağılışını izledi uzun uzun karıştırdı. Bardaktan çıkan çınlama sesi onu garip bir şekilde rahatlatıyordu. Ah İbrahim sen şekerli seversin diye yıllardır hep iki şekerli içiyorum çayı vazgeçemedim bir türlü diyerek çayını yudumladı. Boğazından iki lokma geçmedi sadece çay içebildi. 


          İbrahim hangi odadasın sen kilitli kaldın yıllarca birbirimize hasret gidicez böyle giderse diye söylenerek uyudu son uykusu olduğunu bilmeden. 


         Ertesi gün torunu Ömer buldu onu yatağında huzur içinde uyurken. Ninesinin elinde hiç tanımadığı bir adamın fotoğrafı vardı. Kim acaba bu diyerek attı fotoğrafı arkasındaki sonu hüzünlü biten aşk hikayesini hiç merak etmeden. 

26 Haziran 2017 Pazartesi

Sonsuz Aşk

        Ben sonsuz aşka inanmam dedi kız oğlana. Elleri ceplerinde yere bakarak oğlanla yan yana yürüyorlardı. Kızın sözleri oğlanı yaralamıştı sessizce cebindeki yüzüğü okşadı. Kızın elini tutmak için hamle yaptı ama kız biraz hızlanmıştı şimdi önden gidiyordu.

           Ben inanırım diye bağırdı oğlan kızın arkasından.

           Neye inanırsın dedi kız. Oğlanın tavrı karşısında şaşırmıştı. Şimdi durmuş oğlana bakıyordu.

         Aşka inanırım aşkın sonsuzluğuna inanırım dedi. Hafif bir yağmur başlamıştı.

         Üşüdüm dedi kız hadi durma yolun ortasında yürüyelim. 

         Dur dedi oğlan şimdi konuşmamız lazım. Neden öyle dedin? 

       Hiçbir aşk sonsuza kadar sürmez dedi kız. Ne yani beni her halimle yaşlanınca bile sevmeye devam edecek misin aptal olma.

         Kızın sözleri oğlanda yaralar açmaya devam ediyordu. Ben seni ömrümce seveceğim dedi oğlan. İlerde yaşlı  ve huysuz bir cadı olacak olman bu gerçeği değiştirmez. 

         Güldü kız hem de kahkalarla. Oğlanın gülmediğini görünce onun ciddi olduğunu gördü ve hayatında ilk defa korktu. 

          Sen ciddisin dedi kız.
          Ciddiyim dedi oğlan. 

          Kız yağmur altında korkudan titriyordu şimdi ne yapacağını bilemez halde. En sonunda ben aşka inanmam dedi ve arkasına bakmadan yürümeye devam etti.

          Oğlan kızın arkasından bakakaldı. 

25 Haziran 2017 Pazar

Küçük Kara Balık

            Samet Bahrengi ile tanışmam ilkokul zamanına denk gelir. İlk olarak Bir Şeftali Bin Şeftali'yi okumuş ve hayran kalmıştım. Küçük Kara Balık kitabını oğlum daha bebekken almıştım ona okurum diye. İngiltereye taşınırken yanıma çok az kitabımı alabildim ve bu da yanıma aldıklarım arasındaydı. Bugün oğluma okudum ve bu satırlar beni çarptı. Hangimiz gençken varoluşsal sıkıntıya düşmedik ve kendi küçük dünyamız dar gelip yeni keşifler yapmak için yollara düşmeye çabalamadık. Çabalamak diyorum çünkü bu keşif esnasında en büyük engel ne yazık ki bizi çok sevdiği söyleyen ailelerimiz oldu hep. Kızım dur, oğlum yapma, hayat böyle, çok gençsin, çok deneyimsizsin, yapamazsın, senin yapmak istediğin daha önce defalarca denendi kimse başarılı olamadı ve sen de başarılı olamazsın o yüzden hiç deneme, başımıza icat çıkarma , bir sen biliyorsun di mi hayatı biz birşey bilmiyoruz zaten bunun gibi bir ton laf duymadık mı?


          Bazılarımız cesaretli çıktı kimseyi dinlemedi ve bildiği yoldan gitti. Bazılarımızın  ise sözler karşısında cesareti kayboldu ve yola çıkmaktan vazgeçip ailelerin istediği hayatı yaşadı. Acaba hangisi hayatta ailesine ilk karşı çıktığı ana geri dönüp baktığında daha çok pişman oluyordur? Söz dinleyen mi dinlemeyen mi? Bence söz dinlemeyip kendi yolundan giden daha mutlu olup daha az pişman oluyordur. Başarılı olamasa (hoş hayattaki başarı kriteri nedir para mı, lüks mü, kariyer mi, başarılı  bir evlilik mi, zeki çocuklar mı) bile denediği ve bu yolda öğrendikleri ona yeter. 


           Ben kendi adıma laf dinleyen ve sonrasında çok pişman olan taraftayım. Aileme karşı çıktığım, kendi yolumu çizmek istediğim, en basiti kendi istediğim gibi giyinmek istediğim zamanlar oldu. Ama her seferinde başarısız oldum. Ya ben çok cesaretsizdim ya da onlar çok baskındı. Sonunda bir süre akıntının beni sürüklemesine izin verdim hem de baya uzun bir süre. En sonunda mutsuzluktan dibe vurduğum bir esnada sevgili Judith çıktı önce kitabıyla sonra eğitimleriyle ve hayatımı değiştirdi. Eğitimde söylediği bir söz hayat algımı tamamen değiştirdi iyi anneyi öldür. Kahramanın yolculuğunun başlaması için her zaman iyi annenin ölmesi gerekir. 


          Annem artık bana etki etmese bile onun zamanında söylediği her söz güya çok sevme ve koruma amaçlı benim iç sesim olmuştu. Ben aynı zamanda kendimin annesi olmuştum ve kendimi kozaya hapsedip korumaya almıştım öyle ki ilerleyemiyordum bile. Sonunda her ne kadar zor ve acılı olsa da kendi yolumu buldum. 


        Çocuklarımızı ne kadar seversek sevelim unuttuğumuz bir şey oluyor büyütürken. Biz onların sahibi değiliz nasıl ailelerimiz bizim sahibimiz değilse. Bizim aracılığımızla dünyaya gelmiş olmaları hayatta bizim yürüdüğümüz yoldan yürüyecekleri anlamına gelmiyor. Her ne kadar kabullenmek bir çok anne baba için zor olsa da onların kendi sesleri, kendi maceraları, kendi yolları olacak bize hiç benzemeyen. Bizim görevimiz ise onların kendi yollarını bulmasına rehberlik etmek.

Yolunuzu şaşırmışsanız, birazcık cesarete ihtiyacınız varsa veya çocuğunuza cesaret vermek istiyorsanız Küçük Kara Balık kitabı tam size göre. Okuyun ve okutun. İyi okumalar.


24 Haziran 2017 Cumartesi

Süper Mom

          Uzun uzun yürüyüş yapmayı özlemişti Derin. Hayatı sadece ev ve işi arasındaki sıkışıp kalmıştı, nefes alacak zamanı bile yoktu neredeyse bırak yürüyüş yapmayı. Özellikle sadece dört aylık bebeği varken onu evde bırakıp işe gelmek çok zorlayıcıydı. Bebeğin gece uykuları düzene girmemişti henüz düzene gireceğine dair umutları gün geçtikçe azalmaktaydı. 

 

          Derin sıçrayarak kendine geldi, etrafa bakındı acaba kafamın düştüğünü kimse gördü mü diye. Ona bakan kimseyi göremeyince bilgisayarına boş boş bakmaya devam etti bir süre. Gözü masadaki bebeğinin fotoğrafına takılınca gözleri doldu. O burada saçma sapan işlerle uğraşırken bebeği ne yapıyordu acaba, bakıcı iyi bakıyor muydu kızına gibi aklına binbir tane soru geldi. Sıkıntıyla eline cep telefonunu aldı bakıcıyı arasam mı acaba diye düşündü sonra vazgeçti kadın sürekli aranmaktan rahatsız oluyordu. Bari biraz instagramda gezineyim kafam dağılır nasılsa Elif yok bugün diyerek açtı sayfayı. 


          İnstagramı açar açmaz karşısına Elif çıktı minik kızı kucağında büyük oğlu yanında hepsi çok güzel çok mutlu bir şekilde tatil pozu vermişler. Nereye gitmiş acaba diye baktı. Adını daha önce duymadığı bir küçük bir sahil kasabasına gittiklerini gördü. Off diye iç geçirdi hayatını yaşıyor kadına bak. Benden sonra doğum yaptı ne kilo var ne birşey sanki doğum yapmamış gibi bir de tatile gitmiş küçücük bebekle, nasıl da güzel bebeği bir de benimkine bak diye söylendi. Koyduğu foto 8000 like 300 tane yorum almıştı. Yorumlara göz gezdirdi hızlıca, of şekerim çok güzelsin, bu ne güzellik, aman allahım bu nasıl tatlılık, o yanaklar tam yemelik, ısırcam onları vb. övgü mesajlarıyla doluydu. Bu kadının kaç takipçisi var acaba diye baktı 400k mı gözlerine inanamayıp tekrar tekrar baktı evet yanlış görmüyordu 400k idi takipçi sayısı. Bu kadar takipçiyi nasıl topladı acaba diye söylenip diğer postlara bakmaya başladı. Sayfa çocukların fotoğraflarıyla doluydu. Minik oğlumuzun doğum günü, tatlı kızımız Tuval bugün doğdu, doğum öncesi doğum sonrası fotoğraflar, çocukların banyo fotoğrafları, çocukları sıçarken de koysaymış bari diye söylenirken boklu bez fotoğrafını da görüp küçük çaplı bir şok yaşadı. Bokun renginde acayiplik olup olmadığını takipçilerine soruyordu. Yuh artık diyerek takipçilerin gerçekten cevap vermediğini öğrenmek için yorumlara tıkladı. Tam 200 yorum almıştı fotoğraf evet bir kısım insan eleştirse de çoğunluk mantıklı bir şekilde cevap vermişti. Ulan bok işte çocuğun bokunda boncuk mu arıyorsunuz diye bir süre güldü. 


         Aman ya işe bak bu gerizekalıyı bir de başımıza müdür diye getirdiler. Kesin tanıdığı vardır, kadın salak ama güzel. Baksana nasıl güzel çocuklar doğurmuş bir de benimkine bak kara kuru birşey sürekli ağlıyor sevimli de değil diye söylenerek gezinmeye devam etti.  Ne var sanki benim bebeğim de azıcık güzel olsaydı, bari en azından mavi gözleri olsaydı o bile ilgi çekerdi ama nerde bende o şans diye söylenerek bebeğinin fotoğrafını eline aldı. Bebek ender olarak yaptığı şeyi yapmış ve huzurlu bir uykuya dalmıştı. Fotoğrafını gören herkes ne kadar sevimli diye bebeği severken nedense bir tek ona sevimli gelmiyordu. Oysa hiç böyle hayal etmemişti, instagramda annelik hiç böyle değildi. Sevimli bebekler hiç ağlamıyor, hiç yaramazlık yapmıyor, annler hep güzel hep bakımlı, herkes  bir nevi süper mom. Kendisi ise sürekli neden suçluluk duygusu

içinde kıvranıyordu. İçindeki bitmek tükenmek bilmeyen hüzün neydi peki. Ya hemen herşeye ağlamasına ne demeli. 


      Gözlerindeki yaşları sildi saate baktı mesainin bitmesine 5 dakika kalmıştı eşyalarını topladı yavaş yavaş bebeğinin fotoğrafını çantasına koydu burdaki mesai bitti şimdi evdeki mesai başlayacak diyerek evin yolunu tuttu.

         

22 Haziran 2017 Perşembe

Şermin

         Şermin akşam yemeği hazırlıklarına başlamıştı erken olmasına rağmen başlamıştı bile. Soğanları ince ince kıymaya başladı yaşaran gözlerini ellerinin tersiyle sildi. Hemen fırsatta yaşaran gözleri sanki soğan doğrarken yaşarmasa olmuyordu. Soğanları tencereye attı kavurmaya başladı. Sonra sarımsakları ekledi. Bu evde yemek pişiyor burası gerçek bir yuva dercesine ortalığı buram buram iştah kabartan bir koku sardı. Sırasıyla domatesleri, fasülyeyi ekledi üste çıkacak kadar su koyunca tamamdı. Son olarak tuzunu ekleyip tencerenin kapağını kapattı.


         Yanına pilav, salata, cacık oh mis diye söylendi. Şimdiden ağzı sulanmaya başlamıştı bile. Şehriyeleri güzelce kavurdu pirinçleri ekleyerek kavurmaya devam etti. Annesinden böyle öğrenmişti. İyi bir pilav yapmanın sırrı burda derdi sabırla yakmadan pirinçleri kavuracaksın. Hayat da böyledir derdi mutfağa benzer ne yaparsan yap önemli olan ayarını tutturmaktır. Az yaparsın yetmez çok yaparsın yenmez hep kararında yapacaksın. Hayatta ne açgözlü olacaksın ne de cimri. Yeri geldi mi cömertlik yapacaksın ama har vurup harman savurup kendini dara düşürecek kadar değil. Pirinçlerin yeterince kavrulduğuna ikna olan annesi suyu ilace edip tencereyi kapattı. O da tıpkı annesi gibi yaptı. 


          Annesi yemek yaparken onu izlemeyi çok seviyordu. Zaten annesinin hayatı mutfak olmuştu kolay değil evde doyurulacak sekiz boğaz olunca başka türlüsü düşünülemiyor. Annesi hem yemek yapardı hem anlatırdı. İlk eve gelin geldiğimde hiç yemek yapmayı bilmiyordum sağolsun baban hiç kırmadı beni sabırla bekledi. Ben de  usanmadan pişirdim hep şimdi ustalaştık tabi zaman geçtikçe derdi. Bazen uzaklara dalar köye gider annesi babasını anlatırdı. Genellikle soğan doğrarken olurdu bu hep. Hiç görmemiştim onları ben    sorunca annem küçükken öldüler derdi fazla uzatmadan ben de susardım ikimiz de susardık. Sonra annem gözleri yaşlı of bu soğan be kadar acıymış yaktı gözlerimi derdi. Ben sessizce bakardım anneme anlardım ama birşey diyemezdim diye anlatırdı o yılları Şermin.


         Zamanla annesinin mutfaktaki sağ kolu olmuştu. Soğanları doğruyor, sebzeleri yıkayıp ayıklıyor, sofrayı kurup, bulaşıkları yıkıyordu. Annesine bu kadar yakın olmak Şermin'i daha da görünmez yapıyordu. Ona yaklaşmaya çalıştıkları sessizlikten ördükleri duvar daha da kalınlaşıyordu. Gün geldi ve Şermin annesinin karşısına geçti. 


        Ben gidiyorum anne dedi. Daha fazla dayanamayacağım buraya sana, bu mutfağa, bu hayata. Bu mutfak senin hapishanen olmuş dışarı çıkmak bile istemiyorsun. Ben senin gibi olmayacam hayatımı senin gibi soğan sarımsak doğrayarak geçirmeyeceğim diye bağırmıştı. Annesinin ağzından tek kelime bir çıkmıyordu. İstiyordu ki herhangi birşey söylesin bağırsın, gitme desin ama yok kadın sanki taş kesilmişti öylece duruyordu. Ne yaparsa yapsın durumun değişmeyeceğini anlayan Şermin kapıyı çarptı ve arkasına bile bakmadan çekip gitti. 


      Yemekler hazırdı. Bembeyaz masa örtüsünü serdi tabakları, çatal kaşıkları koydu. Masanın orta yerine papatyaları yerleşti özenle düzellti. Annesi bir keresinde köyde her bahar papatyaların olduğunu ve onları toplayıp saçına taç yaptığını söylemişti gözleri ışıldayarak. İki kişilik sofrası hazırdı artık. Gidip annesinin koltuğunu sürükleyerek getirdi. Yemekleri koydu tabaklara. Anne yemek hazır dedi. Annesi ise bomboş gözlerle ona bakıyordu. Şermin annesi tepki versin diye uzun süre bekledi ne kadar beklediği bilmeden sadece bekledi bir umut.

21 Haziran 2017 Çarşamba

Sessiz Çığlık

            Eda kahve makinesinin sesiyle uyandığında saat 7 yi gösteriyordu. Yatakta biraz gerindi saate baktı oflayarak kendini tekrar yatağa attı. Tam o esnada kalmak için kurduğu alarm çalmaya başladı. Odanın içinde Justin Bieber'ın sesi yankılanıyordu. Bilerek böyle ayarlamıştı en gıcık olduğu şarkıyı kapatmak için yataktan kalkmak zorunda kalıyordu. Bugün ise alarmı kapatacak gücü bile yoktu varsın çalsındı alarm şu an Justin'den önemli işleri vardı. Kahvenin kokusu buram buram burnuna geliyordu bundan daha kışkırtıcı bir koku olamaz herhalde diye düşündü. Kalkıp bir kahve içsem aslında kendime gelirim ama kendime gelmek istiyormuyum acaba diye söylenerek istemeden de olsa sürünerek kalktı yataktan. Alarm hala çalıyordu. Hoş artık alarm kurmasına gerek yoktu ama insan alışkanlıklarından kolay vazgeçemiyor işte.

          Aynada suratına baktığında tek yaptığı dudaklarını büzüp boş boş bakmak oldu. Mosmor göz altları, bağımsızlığını ilan etmiş saçlar, yıkanmaktan rengi solmuş yakası paçası dağılmış tşirt. Dünyanın tüm yükünü taşımış gibi uzun uzun yıkandı tüm derilerini ovdu. Küçükken annesinin onun sıkıca kese yaptığı günler geldi aklına. O zaman annesinin derisini ovmasınadan hoşlanmaz, bir an önce bitsin diye kıpırdar dururdu banyo boyunca. Sonunda annesi çıldırır banyo tasını kafasına geçirir 'bir durumadın kız iki dakka, kurt mu var götünde anlamadım ki, benden yana şans mı anam, ne kocadan yana şansım döndü ne çocuktan. Hep eziyet hep eziyet diye bitmek bilmeyen söylenmelerine başlar tüm hırsını Eda'dan çıkarmak istercesine daha sert ovalamaya başlardı. Eda ana yeter canım acıyor diye bağırsa da kendini dertlerine kaptırmış kadın duymazdı bile. Oysa annesinin ona tek doğunduğu yer olan banyo hiç bitmesin, annesi ona dokunsun öpe öpe yıkasın isterdi Eda. Kolunun acımasıyla daldığı hayalden kendine gelmesi zaman aldı bu aralar annesini ne kadar düşünüyordu. Arasam mı acaba diye içinden geçirse de hemen vazgeçti. 

          Mutfağa geçti kendine bir kahve koydu. Uzun uzun düşünecek zaman kalmamıştı artık yeterince düşümüştü artık iyi kötü bir karar vermesi gerekiyordu. Bu şekilde böcek gibi yaşamak ona fazla geliyordu artık. Saklanmaktan bıkmıştı. Nolacaksa olsun artık verecek bir canım kaldı zaten diye düşündü. 

         Giyinip çıkması gerekiyordu. Elbiselerine sanki en değerli hazineleriymiş gibi dokundu. En sevdiği kırmızı elbisesine sarıldı az kaldı seni özgürce giyebleceğim dedi. Acaba bununla mı karşısına çıkmalıydı? Ne olsa herşeyin başlangıç noktası bu elbise olmuştu. Hem kırmızıydı hem göğüs dekoltesi vardı hem de kısaydı kocasının ölçütlerine göre çok fazlaydı. Orospu mu olacaksın diye bağırmıştı giydiğini görünce sonra tekme tokat girişmişti. Daha ne olduğunu anlayamamıştı bile Eda. Aşık olduğu adam şimdi onun canını acıtıyordu. Kalk yerden ağlayıp durma asabımı bozma benim diye kükremişti adam bir kot pantolon bir kazak üzerine atıp al bunları giy çabuk işe geç kalacaksın akşam görüşecez seninle bundan sonra tüm kıyafetlerini ben sececeğim diye homurdanmıştı. Eda yaz sıcağında neden kazak giydiğini bile sorgulamayacak kadar aşıktı. Gün boyunca kendini suçladı durdu evet haklıydı adam dediği gibi kıyafet fazla açıktı. Akşam güzel bir sofra hazırlayıp kocasının gönlünü alırdı. Hem kazak giydiği iyi olmuştu böylece vücudundaki morluklar için açıklama yapmasına gerek yoktu. Ayna karşısında elbiseye bakarken keşke o gün eve geri dönmeseydim diye düşündü. Ama dönmüştü sadece o gece değil her dayak sonrasında dönmüştü. 

          Artık en ufak bir olay dayak sebebi olabiliyordu adam için. Yemek neden sıcak, yemek neden soğuk, çayıma neden şeker atmadın, yemek çok tatsız sen beni zehirlemeye mi çalışıyorsun, ne demek mesai var bu saate kadar kiminleydin sen benim adımı p.. ge mi çıkartacaksın, sana gülme dedim. Eda sürekli kendini suçlayıp hareketlerini düzeltmeye çalışıyordu. Ama nafile dayağın şiddeti hiç değişmiyordu. İyice içine kapanmış, sürekli korkar olmuştu. Asıl kıyamet müdürü onları yemeğe çağırdığı akşam çıkmıştı. Sadece onu değil tüm ofisi çağırmıştı aslında herkes çoluk çocuk ailecek gelmişlerdi. Adam yeni taşındığı evinde mangal eşliğinde yaza merhaba partisi verip tüm arkadaşlarıyla eğlenmek istiyordu. Yemekler yenilmiş, içkiler içilmiş geç saatlere kadar sohbetler edilmişti. En çok ilgiyi de Eda'nın kocası çekmişti hem yakışıklıydı hem komikti. Tüm gece flörtöz tavırlarıyla ilgi odayı olmuştu. Daha eve girdikleri anda saçından tutup Eda'yı duvara yapıştırdı. Hakaretler, dayaklar ne kadar sürdü emin değildi ama tek emin olduğu şey şimdi bu evden kaçmazsa ölüsü çıkacaktı. Diğer kadın cinayetleri gibi sıradan bir üçüncü sayfa haberi olacaktı. Arkadaşları vah vah diyecek o kadar sosyal bir adamın cinayet işlediğine inanamayacak kesin Eda delirtti diye suçlayacaklardı. Hakim karşısında takım elbise giyip masummuş gibi namusumu korudum diyecekti. Namussa tamam biliyorsun namus deyince akan sular durulur hem takım elbise de giymişsin iyi halden ceza indirimin de hazır denilip az bir cezayla ya da cezasız kurtulacaktı. Yattığı yerden vazoyu gördü ve son hamleyle yakaladı ve adamın suratına fırlattı. Bir anda irkilen adam afalladı. Eda kısacık oluşan sessizliği fırsat bilip kendini pencereden aşağı attı ve hızlıca koşmaya başladı. İyiki birinci katta oturuyoruz diye düşündü koşarken. Bir yandan da avazı çıktığı kadar bağırıyordu ama sokakta adeta ölüm sessizliği vardı sanki onun sesini duyan evler yardım edecekleri yerde ışıklarını kapatıp sessizliğe bürünüyorlardı. Karakola gittiğinde ağlamaktan konuşacak hali kalmamıştı zaten hali konuşmasını gerektirmeyecek kadar ortadaydı. Geceyi ve ondan sonraki birkaç geceyi arkadaşında geçirmişti. 

         Kocası tüm eşyalarını yollamıştı önce o da kurtuldum diye sevinmişti. Ama birkaç gün sonra erken sevindiğini anlayacaktı. Tehditler, hakaretler uzaktan da olsa devam ediyordu.  Arkadaşının yazlığına gelmişti saklanıyordu burda tek başına. Bugün artık bu işi tamamen bitirmesi gerekiyordu, artık daha fazla başkalarına yük olmak istemiyordu.Elindeki kırmızı elbiseye baktı bu iş böyle bitsin diye düşündü. Giyindi kapıyı kilitledi. Birkaç adım atmıştı ki sırtından vücuduna yayılan sıcaklığı hissetti bu ne demeye gerek kalmadan yere yığıldı. Bıçak darbeleri peş peşe geldi, adam öldüğüne iyice emin olunca koşarak uzaklaştı, bir kadın daha öldürüldü, bir can daha yitti. En sevdiği kırmızı elbisesini giyemeden kıydılar Eda'ya. Martılar havalandı, uzaktan bir köpek havlaması duyuldu. Ardından öldürücü bir sessizlik hakim oldu. 

20 Haziran 2017 Salı

Yollar

          Herkesin hayatta yürüdüğü yol farklıdır. Baktığın yerden başkasının yoluna imrenme onun yolunda ne engebeler, ne yokuşlar, ne zorluklar var bilmiyorsun. Bilmediğin şeyler için peşin hüküm verme. Sen sadece kendi yoluna bak, başkasıyla kendini kıyaslama. 

          Yolun sonunda nereye vardığın önemli değildir çoğu zaman önemli olan yoldan keyif almaktır. Zorluklar olacak evet yürüdüğün yolda bazen çıkmaz yollara sapacaksın bazen de adım atamayacak kadar yorgun olacaksın bazen de yolunu kaybedip savrulacaksın o zaman kaldır kafanı gökyüzüne bak en parlak yıldız ışık olsun sana. 

          Pusulan her daim kalbin olsun. Sana yoldan çık diyorsa dinle onu. Yoldan çıkmak cesaret ister ama iyidir. Unutma kahramanlar her zaman yoldan çıkmıştır. Yoldan çıkmadan macera yaşayamazsın.    İnsanın en zor yolcuğu özüne yaptığı yolculuktur. Aynada kendinle yüzleşip gördüklerini kabul edip en sonunda varlığına şükran duymaktan geçer. 

          Yol üstünde duraklamayı unutma. Hayatın anlamı yaşadığın anlarda gizlidir ve o anları farkedebilmen için yavaşlaman gerekir. 

          Yoluna büyük görkemli ağaçlar çıkarsa sarıl onlara kocaman kucakla. Aç kalbini dinle sana söylediklerini sessizce. En büyük öğretmen olur insana bazen bir ağaç. Yıllardır her zorlukta her kışta nasıl ayakta kaldığını her bahar nasıl yeniden çiçeklendiğini anlatsın sana. Yasla başını Usul usul kovuğunda dinlen. 

          Akan suya saygı duy asla kirletme. Kana kana iç ihtiyacın olanını dindir susuzluğunu. Suyun yaşam döngüsünü farket. Yolun su gibi olsun aksın gitsin. Yolun sonunda ulaştıkların sihir olsun koy cebine bundan sonraki hayatında sana yol göstersin.

19 Haziran 2017 Pazartesi

Güzellik

         Güzellik dediğimiz şey nedir gerçekten? Güzel diye kime denir, çirkin diye kime denir? Uzun süredir body positive üzerine sosyal medyada
paylaşımlar görüyordum ve ben de bu konu hakkında birşeyler yazmak istedim.

         Medya aslında tüm güzellik anlayışımızı değiştiriyor. Belli kalıpta, belli ölçülerdeki kadınları güzel diye nitelerken bu ölçütlere uymayan ya da uymak istemeyen kadınları çirkin diye yaftalıyor. Medyanın dayattığı güzellik anlayışına göre uzun bacaklı, büyük göğüslü, kalın kaşlı, uzun saçlı, kalın dudaklı, anoreksik kadar zayıf (o zayıflığa o kadar büyük ğöğüslü nasıl olunacaksa) olmak zorundasın. Bunlara sahip olarak doğduysan çok şanslısın geç kenara ama yok bunlar sende yoksa ya depresyona gir otur ya da ameliyat masasına yat sen de diğerlerine benze. Kendine ait hiçbir güzeliğin, ayrıcalığın kalmasın yeter ki sürüye uy. Biliyorsun her zaman sürüden ayrılanı kurt kapar.

          Kim kardashian'ın devasa poposuna hangimiz güzel diyebiliriz. Ama güzellik sektörü onun etrafında dönüyor sanki. Spor salonlarında kadınlar onun gibi popoya sahip olmak için saatlerce ter döküp başardıklarında öncesi sonrası fotoğraflarıyla sosyal medyadı her açıdan çekilmiş popo fotoğraflarıyla dolduruyorlar. Aynı dudak, aynı göğüs, aynı kaş, aynı makyajı yapan birbirini kopyası tek amacı sosyal medyada daha fazla like almak, daha çok takipçi toplamak olan küçük Kim Kardashian'larla dolu.

          Güzellik ne zamandan beri bu kadar basit kalıplara, sadece dış görünüşe indirgendi. Ben mesela işe girene kadar göğüslerimin küçüklüğü beni rahatsız etmiyordu. Ama o kadar çok kişi söyleyince ben de takıntı oldu bir süre. Fiziğimizle ilgili yapılan eleştiriler bazen değil aslında çoğunlukla gerçeği yansıtmıyor.  Evet benim küçük göğüslerim var bunları büyütmek istemiyorum. Saçlarımı bile boyatmazken vücudumda yabancı madde istemiyorum. Aynı şekilde gözlerim için de çok laf yedim. Gözün çok küçük ve çukur, kaşların çok kalın ve gözlerine çok yakın kaşlarını inceltmelisin. Noldu bakın son birkaç yıldır kalın kaş çok moda ve bütün kadınlar kaşlarını kalınlatmanın derdine düştü.

          Zaman içinde vücudumla ilgili yapılan eleştirilere kulak tıkamayı öğrendim ve artık duymuyorum bile. Ama bunların ergenlik çağındaki genç  kızları nasıl etkilediğini düşünün. Kalıplara uymayan bir güzelliği var ama dışlanmış hissediyor. Hayatı boyunca kendini olduğu gibi kabul edip sevene kadar hep eziklik hissedecek. Yaralarını tamir etmesi belki yıllar alacak. O yüzden gerçek güzellik ne şaçta, ne memede, ne popoda asıl güzellik merhametli, şefkatli iyi bir insan olabilmekte. Onun içinde evet bu benim bedenim ben bu bedende mutluyum, onu olduğu gibi kabul ediyorum ve seviyorum diyebilmekte. Herkesle aynı olmak yerine kendi farklılıklarını bulup onu zenginleştirmekte. Gerçek güzellik içten gelirse güzel.O yüzden tıkayın kulaklarınızı kendininiz sevmeye bakın o zaman hayat güzelleşecek.

17 Haziran 2017 Cumartesi

Prenses

Bir varmış bir yokmuş. Güzeller güzeli bir prenses varmış ama çok mutsuzmuş. Çünkü ellerinde yaralar varmış. Babası kızının durumuna çok üzülüyor dünyanın dört bir yanından çareler arıyormuş.  Kız her seferinde umutlanıyor ama çabalar sonuç vermeyince daha da umutsuzluğa kapılıyormuş. Kız kimle tanışsa ilk önce ellerine bakıyor bazen de dalga geçiyorlarmış. Zamanla kızın elindeki yaralar tüm vücudunu sarmış. Kız artık utancından dışarı bile çıkmak istemiyormuş. Artık bu duruma daha fazla katlanamayan kız cebine taşları doldurup nehir kenarına inmiş. Nehire doğru eğilmiş derin bir nefes almış gözyaşları karışmış nehire. O sırada nehir dalgalanmış bir suret belirmiş. Kızın bu güzellik karşısında dili tutulmuş. 


       -Nice zaman sonra sen kimsin diyebilmiş. 

      -Ben senim demiş suret. Nasıl olur demiş kız ben bu kadar değilim ki.

     - At cebindeki taşları gel yanıma sana göstereyim. Kız hepsini atmış tek tek sonra nehire girmiş. Soğuktan biraz ürperse de devam etmiş. Kendini bana bırak gözlerini kapat demiş suret. Kız denilenleri yapmış. Tüy gibi hafiflemiş nehirle birlikte yüzüyormuş. Daha önce hiç hissetmediği bir huzur hissetmiş. 


      -Daha önce neredeydin demiş kız.               Ben hep burdaydım sen yeni gördün demiş suret. Sessizlik içinde yüzmüşler. Hadi artık gitme vaktin geldi demiş suret. Kız hiç gitmek istemiyorum demiş. Gitmek zorundasın demiş suret. Kız istemeden de olsa çıkmış nehirden. 


         Ben hep senin yanındayım demiş suret hiç korkma. Kız o günden sonra hiç korkmamış, vücudundaki yaralardan hiç utanmadan insanların arasına karışmış, istediğini giymiş. Kendini olduğu gibi kabul edince insanlar da onu öyle kabul etmiş. Zaman içinde kızın yaraları iyileşmiş. 

17 Mayıs 2017 Çarşamba

Ateş ve Kül

          Esra kapının tak tak sesleriyle birlikte yatağından sıçrayarak uyandı. Bu sesler kalbinden mi geliyordu yoksa kapıdan mı anlayamadı ilk önce. Koşarak kapıya gitti. Kapıda son derece yakışıklı bir erkek elinde şimdiye kadar gördüğü en güzel orkideleri tutuyordu. Yüzündeki gülümseme biraz önceki kapıyı çalışındaki sertlikle çelişiyordu. Karşısında Esra'yı görünce adam şaşırdı ve yüzündeki gülümseme bir anda soldu.

          - Çok özür dilerim bu saatte uyandırdığım için. Kız arkadaşıma süpriz yapmak için gelmiştim. Burası 27 numaralı oda değil mi? Bana burda kaldığını söylemişlerdi.
          - Bir karışıklık olmuş galiba. Emin misiniz 27 numara olduğuna. Ben dün gece geldim diye bir şeyler geveledi ağzında. Gözünü çiçeklerden alamıyordu.
          Esra'nın çiçeklere bakışı adamın gözünden kaçmamıştı. Sonunda alın bu çiçekler sizin olsun dedi.
          - Alamam.
          - Alın lütfen ısrar ediyorum.
          - Ama sevgilinize yapacağınız süpriz.
          - Almazını rica ediyorum dedi adam. Ben ona çok çiçek aldım. Bu seferki sizin olsun. Hem sizin en sevdiğiniz çiçek orkide değil mi zaten.
          Esra adamın en sevdiği çiçeği bilmesine şaşırmıştı ama boşvererek çiçeği aldı. Hem çiçeği almazsa adamın gideceği yoktu kapıdan.
          - Ama sevgiliniz ne düşünecek çiçeği bana verdiğiniz öğrenirse çok üzülür.
          - Ziyanı yok diye gürledi adam. Esra adamın sesi karşısında bir adım geri attı. Kapıyı kapatmam lazım diye düşünerek hamle yaptı. Adam kapıyı sertçe tuttu ve sevgilim beni burda bu otelde bu odada aldattı. Geçen sefer kaçtı ama bu sefer kaçamayacak diye bağırmaya başladı. 
           Esra beklenmedik bu çıkış karşısında dehşete kapılmıştı. Tam kaçmaya hazırlanıyordu ki adam onu sıkıca tuttu ve az önce muhtemelen çiçeklerin arkasına sakladığı silahı Esra'ya doğrulttu ve silahı çekti. 

          Esra çığlıklar içinde uyandı. Uzun zamandır gördüğü kabuslar burda da peşini bırakmamıştı demek. Biraz sakinleşince gerçekten kapının çaldığını duydu. Korka korka gitti kapıyı açtı. Kapıda sevimli bir erkek elinde orkide ona kocaman gülümsüyordu. Hayır bu şaka olmalı kapıyı kapat kaç Esra hemen diye düşündü ama adam o kadar güzel gülümsüyordu ki yapamadı.

          Adam Esra'nın bembeyaz suratını görünce korkmayın size otelimiz konuklarımıza hediyesi olan bu güzel çiçeği takdim etmeye geldim. Sizi korkutmak gibi bir amacım yoktu özür dilerim. Dün gece siz çok geç gelince veremedik o yüzden sabah getirdim. Hazır olduğunuzda sizi lobide bekliyorum beraber kahvaltı yaparız sonra da sizi şehirde gezdiririm. Bugünkü rehberiniz benim dedi yüzünde aynı gülümsemeyle.

          Adam çiçekleri Esra'  nın eline tutuşturup gitmişti. Herşey o kadar hızlı  olmuştu ki Esra adama hayır deme fırsatını bulamamıştı. Mecburen hazırlanmak için odaya döndü.

          Kendisine boy aynasında şöyle bir baktı. Yüzündeki bu şapsal gülümseme de neyin nesiydi. Saçları dağılmış, pijamasının düğmeleri yanlış iliklenmiş, ayağında tek çorabı yok, gözleri ağlamaktan davul gibi olmuş bu halimle adamın karşısına çıkmış olamam diye düşündü. Hemen banyoya koştu ve özenle hazırlanmaya başladı. Bir yanı temkinli ol Esra adamın kim olduğunu bilmiyorsun bile derken diğer yanı aman nolcak canım biraz eğlenmekten diyordu. Kapıdan çıkmadan son kez aynada kendine baktı. Biraz önce gördüğü kadınla alakası yoktu. İşte şimdi oldu diye aynadaki suretine göz kırptı. 

          Adam tam söz verdiği gibi lobide onu bekliyordu. Buyrun bu taraftan diye kahvaltı salonunu gösterdi. Esra sadece kahve alarak masaya oturdu. Kahvesinden bir yudum almasıyla yüzünü buruşturması bir oldu. 

          - Çok sert geldi galiba diye güldü adam ben birazsüt getireyim.
          cevabını beklemeden adam süt almak için masadan kalktı Esra adamın şefkati karşısında sarsıldığını hissediyordu. Ağlama Esra sakın adamın karşısında ağlama diye tekrarlıyordu sürekli.  

          Adam sütle birlikte iki dilim çikolatalı kekle geri dönmüştü. Keklerimiz çok güzeldir asla bir dilim yetmez diyerek tabağı Esra'nın önüne koydu. Kekten gelen buram buram çikolata kokusu çok iştah açıcıydı. İlk dilimi bir çırpıda bitiren Esra'nın yüzü gülmeye başlamıştı.
             - Çikolata her zaman aşk acısının bir numaralı ilacı olmuştur dedi adam gözlerini Esra'dan bir dakika bile ayırmadan. 
          -  Nerden biliyorsunuz aşk acısı çektiğimi.
          -  Benim uzmanlığım bu. Saklamanıza gerek yok. Hem burası kırık kalpler ülkesi buraya insanlar kırık kalplerini tamir etmeye gelirler adından anlaşlacağı üzere. Yaralarını tamir edince giderler ta ki bir sonraki kırılmaya kadar.
          - Her seferinde mi buraya gelirler. 
          - Hayır yani evet. Kafanız karıştı biliyorum. İlkler her zaman çok acıtır ve tamiri zaman alır. Yara kabuk bağlar önce ama insanlar genelde kabukları zamanından önce koparıp tekrar tekrar kanattıkları için yaraları çabuk iyileşmez. O yüzden ilk yarayı tamir etmek zaman alır zordur hemen iyileşmez. Sonrakilerde işimiz daha kolay hem insanlar zamanla bu yaraların kabuklarını kanatmamayı öğrenirler hem de yaralarını kendileri iyileştirmeyi. O yüzden bir süre sonra bize ihtiyaçları kalmaz. Ama biz ihtiyaçları olduğu süre boyunca yanlarında oluruz. 
          - Daha önce böyle bir yer olduğunu hiç bilmiyordum. 
          - Yaralanana kadar kimse bilmez. Aslında herkesin yolu bir şekilde burdan geçer. Ama kimse burayı başkasına anlatmaz. O yüzden burayı gizli tutmayı başarıyoruz. 
          Esra adamla konuşurken ikinci dilim keki de bitirmişti. Kekin tadı damağında kalmıştı. 
          - Zamanla geçecek diyorsunuz öyleyse bu acı.
          - Merak etmeyin bizim işimiz bu. 
          - Emin misiniz. 
         - Yüzde yüz garanti verebilirim size. 

          Esra artık gözyaşlarına hakim olamıyordu. Nerdeydi, bu adamlar kimdi kafası iyice karışmıştı. Hem kalbini yakan bu acı geçsin istiyordu hem de acının içinde yana yana kül olmak. İyileşmek istiyor muydu. İşte bundan emin değildi.

          

15 Mayıs 2017 Pazartesi

Çöl

          Günler geçer, aylar geçer, bir bakmışsın yıllar geçer ve sen hiç birşey yapmadan öylece oturmuşsun. Hayat akıp gitmiş önünde sen sadece seyirci olmuşsun. Bu gidişe dur diyememişsin. İnsanlar girmiş hayatına. Bazılarını hiç istememişsin, sevmemişsin ama git diyememişsin. Bazılarını ise çok sevmişsin hem de delicesine ne kadar sevebilirsen işte o kadar sevmişsin. Gitmek istediklerinde dur gitme kal diyememişsin. Öylece bakmışsın arkalarından, lal olmuşsun, ağzını açıp tek kelime edememişsin.   Zaman geçmiş söylemediğin sözler taş olmuş birikmiş gelmiş kalbine oturmuş. Yer kalmamış kalbinde. Ağırlığınca yük taşımışsın sırtında yükünü hafifleten olmamış. 

          Karanlık gecede şehrin arka sokaklarında kendini kaybetmişsin hiç bulamamacasına. Ben kimim, nerdeyim, yolum nerden geçiyor hiç umursamamışsın bile. Öylece kaptırmışsın kendini akıntıya var gücünle savrulmuşsun. Girdaba kaptırmışsın kendini çaba bile harcamamışsın ondan kaçmak için. Sular durulunca fırlatıp atmış seni bir kenara. Boş bir balon gibi süzülmüşsün semada nereye konacağını bilemeden. Bir ağaç kovuğunsa konaklamış, uyuduğun en huzurlu uykuyu uyumuşsun. Ama uzun sürmemiş kurtlar gelmiş düşmüş peşine uykunun en derin, en tatlı yerinde. Nefes nefese koşmuşsun var gücünle.  Sesler kesildiğinde kendini çölün ortasında bulmuşsun. Avazın çıktığı kadar bağırmışsın ama duyan olmamış. Çölün ortasında yapayalnız kalmışsın günler geceler boyu. Bu benim çölüm, benim kuraklığım deyip sahiplenmişsin bir damla suya hasretken. 

          Tam umudunu yitirmişken bir ses kalbine bak demiş sana. Bu çölü, bu kuraklığı, bu susuzluğu sen yarattın. Bak kalbine ne görüyorsun, ne var orda taştan başka. Onları bırakmazsan burda kuruyup kalacaksın. Bak burda hayat yok, burda su yok. Burda umut yok. Bırak kalbindeki yükleri çöl rüzgarlarıyla uçsun gitsin. Bırakamam demişsin çok korkuyorum. Onlar benim hayatım bırakamam. Onlar yüzünden burdasın diye kızmış sana. Daha da çok korkmuşsun. Korktuğunu görünce sakinleşmiş biliyorum onları bırakmak çok zor ama beraber deneyelim istersen demiş. İlk taşı ben atayım devamını sen getir. Tamam demişsin istemeden de olsa bu gece uyuyalım sabah başlarız. O gece hiç uyumamışsın korkudan, kaçacak delik aramışsın ama çöl nereye kaçabilirsin ki kaçamamışsın. Sabah olunca haızr mısın demiş sana. Korkuyorum demişsin. Tutmuş elllerini kapa gözlerini demiş. Kulağına fısıldamış korkma umut varsa hayat da vardır. İçin ferahlamış birden. Bırakmışsın kalbindeki taşları tek tek. Bazıları çok kolay gitmiş, bazılarıyla çok zor vedalaşmışsın. Son taşı bıraktığında büyük bir fırtına kopmuş, delicesine bir rüzgar esmeye başlamış. Ardından gök boşalırcasına yağmur yağmış. Günlerce sürmüş yağmur. 

          Yağmur dinince aç gözlerini korkma geçti demiş. Mis gibi toprak kokusunu içine çekmişsin. Gözlerine inanamamışsın, yemyeşil bir bahçenin içinde bulmuşsun kendini. Pırıl pırıl gökyüzü, kuşlar senin için şarkı söylüyormuş. Burası neresi demişsin benim çölüm nereye gitti. Çöl de senin bu bahçe de demiş. Seçimini yaptın ve şimdi burdasın. Şimdi git ve keyfini çıkar bu güzel bahçenin. Gülerek bakmışsın gökkuşağına. Teşekkür etmişsin hayata.

14 Mayıs 2017 Pazar

Anneler Günü

             İşte bir anneler günü daha geldi çattı. Yaklaşık son iki haftadır yoğun bir anneler günü bombardımanına maruz kalmaktayız. Bu günü istesek de unutmamız mümkün değil zaten. Vahşi kapitalizm her özel günün suyunu çıkardığı gibi bunun da suyunu çıkarmayı becerdi. Annenize bu güzel günde ütü alın onu mutlu edin. Annenize pırlanta alın bayılacak.  Bütün anneler çiçektir en iyisi çiçek alın. Annenizin ayakları en iyisine layık ona en iyi aykkabıyı alın. En iyi anne benim annem, hayır en fedakar anne benim, hayyata olmaz benim annem çok cefakar. Offf yetmedi mi bu tantana.

           Evet annelerimizi çok seviyoruz, onlar bizim başımızın tacı kabul ediyorum. Ne yapsak haklarını ödeyemeyiz. Ama bu gün bu kadar reklrmlarla ayaklar altına alınmak, basitleştirilmek zorunda mı? Sevgiyi göstermenin tek yolu ona ütü vs. almak mı? 

          Annesini çok küçük yaşta kaybetmiş bir insan düşünün veya annesi tarafından terkedilmiş bir insan. Bu gün onlar için nasıl geçiyordur hiç düşündünüz mü? istediği halde anne olamamış bu uğurda herşeyini vermeye hazır bir insan olsaydınız bu gün ne hissederdiniz? Peki biricik evladınızı toprağa vermiş olsaydınız bu özel günde haliniz nasıl olurdu? Bunları hiç düşünen yok tabi. Peki annesiyle küs olanlar, annesi tarafından hiç sevilmemiş olanlar onları ne yapacağız? Siz bu gün üç kuruş fazla kazanacaksınız diye bu insanların duygularıyla oynamak zorunda mısınız?  Kendi isteğiyle anne olmak istemeyen kadınlar var bir de anneliğin bu kadar kutsallaştırılıp bu kadınlara yapılan toplumsal baskı nedir?

          Bir kadın ne zaman anne olur? Evladı ilk rahmine düştüğünde mi yoksa onu ilk kucağa aldığı gün mü? Bunun herkes için netbir cevabı yok. Ben açık söylemek gerekirse ilk oğlumu kucağıma aldığımda hissettim.  Yaklaşık üç yıllık anneliğimde öğrendiğim bir şey varsa o da her kadının annelik duygusu doğursun veya doğurmasın içinde olduğu. Bugün sosyal medyaya baktığımızda hep super mom lar. Mükemmel güzellikteki cici çocuklarıyla boy boy pozları mevcut. Çocuklar hiç şımarmıyor, hiç kriz geçirmirmiyor, hiç ağlamıyor nedense. Hiç bir anne de ne hikmetse yorulmuyor, halinden şikayet etmiyor. Hep ful makyaj, 32 diş ortada aşkı, canım cicimli pozlar. Oysaki annelik uzun bir yolculuk. Güzel günler olduğu gibi kötü ve yorucu günler de mevcut. Onun kokusunda dünyaları bulduğun günler olduğu gibi sinir krizi geçirdiğin günler de var. Hiçbirimiz mükemmel olmadığımız halde bu mükemmel anne pozları neden. Elimizden gelenin en iyisi yapsak yeter.

          Kadın emektir, kadın şefkattir, kadın sevgidir. Anne olsun olmasın  içinde sevgi, aşk barındıran tüm kadınların günü kutlu olsun.

24 Şubat 2017 Cuma

Kırık Kalpler Ülkesi

                Esra ayaklarını yere indirdikten sonra oturduğu koltukta bir sağa bir sola doğru gerindi. Aralıksız on saat boyunca yazı yazan kolu uyuşmuştu, ellerini salladı, parmaklarını kapatıp açtı. Vücudunun biraz olsa esnediğinden emin olduktan sonra önünde duran şarap şişesine uzandı. Kalan birkaç yudum şarabı kadehine doldurup tek yudumda içti. Saatine baktı varmalarına artık çok az kalmıştı. Güneşliği açtı ama içeriye bir anda dolan güneş gözlerini kamaştırınca açmasıyla kapatması bir oldu. Gözlerini kapattı, önünde kendisini bekleyen geleceği ve koşarak kaçtığı geçmişini düşündü. O kadar ani vermişti ki buraya gelmeye kendisi bile şaşırmıştı bu hız karşısında. Ona tek bir mesajla haber vermişti.
-          Ben Japonya’ya gidiyorum.
-          Ok.
Gelen mesaj sadece buydu. Ok. Küçücük, anlamsız bir kısaltma. Beş yıllık fırtınalı bir ilişki tek bir mesajla bitmişti. Ondan bu kadar kolay vazgeçmesi Esra’nın egosunu yıpratmıştı. İsterdi ki her zaman yaptığı gibi bağırsın, çağısın, kavga etsinler, gitme diye yalvarsın ama hiçbirini yapmamıştı. Aramamıştı bile sadece ok bu kadar kolay vazgeçmişti. Havaalanında bile gözleri onu aramıştı son ana kadar ama o gelmemişti. Hoş gelse Esra ne yapardı emin değildi. Koşarak kollarına mı atlardı yoksa inadına uçağa binip gider miydi emin olamıyordu. Aşk söz konusu olunca kendine söz geçirebileceğine inanmıyordu.
-          Hanımefendi koltuğunuzu kaldırıp, emniyet kemerinizi takar mısınız lütfen, inişe geçiyoruz.

Hostesin sesiyle kendine geldi. Ne amaçla buraya gelmişti bilmiyordu, tek istediği kaçmaktı sadece. Şimdi kaçmayı başardığına göre içindeki sıkıntı da neyin nesiydi. Ne bekliyordu bu uzak doğu ülkesinden de bu kadar uzaklara gelmişti. Aşk mı asla istemiyordu, kariyer mi zaten kariyeri yolundaydı, gizem mi uzak doğuda bu sadece Murakami kitaplarında olurdu gerçek hayat son derece sıkıcı ve tekdüzeydi, hayatı boyunca maceradan hiç hoşlanmadığına göre buraya neden gelmişti. Bunları düşününce içini hiç olmadığı kadar bir umutsuzluk kapladı.

Pasaport kuyruğunun uzunluğu gözünü korkutmuştu. O kadar yoğundu ki bir an önce otele gidip, sıcak bir duş sonrası çekeceği uykunun hayalinin kuruyordu. Of bu sırada nerden çıktı şimdi diye söylenerek hızlı gittiğini düşündüğü bir sırayı gözüne kestirerek en arkaya geçerek beklemeye başladı. Sıra hiç akmıyor gibi geldi ona. Ne kadar zaman geçtiğini görmek için duvardaki saate baktı. Gözlerine inanamadığı için döndü bir daha baktı. Bir gariplik vardı saatte ama ne olduğunu ilk bakışta anlayamamıştı. Saat alışıldık saatlerin tersi yönünde dönüyordu ve çok hızlıydı. Yorgunluktan hayal görmeye başladım herhalde diye düşünerek beklemeye devam etti. Sıra kendisine geldiğinde sanki yıllardır buradaymış gibi hissetti. Duvardaki saate baktı hala ters yönde aynı hızla dönmeye devam ediyordu.

Pasaporttaki görevli dünyanın en yakışıklı adamı olabilirdi Esra gözlerini adamdan alamıyordu.
-          Kırık kalpler ülkesine hoş geldiniz. Yolunuz buraya düştüğüne göre kalbiniz çok fena kırılmış olmalı. Olsun sorun değil düzeltiriz, eskisinden bile iyi olacaksınız merak etmeyin bizim işimiz bu diyerek çikolata dolu kâseyi Esra’ ya uzattı.

Esra adamın ne dediğinin tek kelimesini bile anlamamıştı. Ama kendisine uzatılan çikolatayı aldı ve ağzına atmasıyla yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. O esnada arka planda çalan müziği fark etti. Buika’dan Volver çalışıyordu. Bu şarkıdan o kadar etkileniyordu ki ne zaman duysa ağlıyordu. İşte yine aynısı olmuştu önce damla damla akan gözyaşları kısa zamanda yerini hıçkırıklara bıraktı. Yakışıklı pasaport memuru oturduğu yerden çıkarak Esra’ya sarıldı. Esra durumunun garipliğini fark ettiğinde ağlaması durmuş, biraz olsun sakinleşmişti. Dilini bile bilmediği yabancı bir ülkede görevli memurun kollarında Buika’nın yanık sesi eşliğinde hıçkırarak ağlamıştı. Şu an kendini çok daha iyi hissediyordu. Memur yerine geçmiş Esra’nın pasaportuna giriş damgasını basmış yüzünde gülümsemeyle ona bakıyordu.

-          Kırık kalpler ülkesine tekrar hoş geldiniz. Buyurun diyerek pasaportu uzattı. Esra pasaportu teşekkür ederek aldı ve yaşadıkları gerçek mi diye incelemeye başladı. Gerçekten kırık kalpler ülkesi damgası vurulmuştu. Rüya mı görüyorum keşke yol boyunca o kadar çok şarap içmeseydim diye düşünerek taksi bulmak için havaalanından çıktı.

Bakalım karşısına bu ülkede daha ne gizemler çıkacaktı çok merak ediyordu. Taksiye bindiğine kendini bir anda maceranın ortasında bulan Murakami kahramanları gibi hissetti. Her şey çok güzel olacak diye düşünüyordu taksinin arka koltuğunda uykuya dalmadan önce.