Anne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Nisan 2019 Pazartesi

Üç Kişilik Evlilik

Bir türlü büyümek istemeyen çocuklarla onları memeden kesemeyen annelerin ülkesiydi burası. Burda doğan çocuk hiçbir zaman büyümez annesinin memesinden ayrılamazdı. Ama gün gelir herkes bir noktada büyümek zorunda kalır. Onur’da böyleydi işte kırk beş yaşında kocaman bir insan yavrusuydu benim gözümde. On yıllık birliktelik sonrası nihayet üç yıl önce evlenebilmiştik. İlk kavgamızı hiç unutamıyorum aradan önce geçen zamana rağmen.

“Aşkım kahvaltı hazır hadi gel”
Beş karış suratla kahvaltıya oturup “yumurtamaların neden soymadın”demişti. 
“Senin ellerin yok mu hayır dün gece gayet iyi çalışıyordu, ne oldu bir anda işlevini mi kaybetti?”
“Annem hep soyardı ama, hem kahvaltı da ballı sütüm eksik. Ben süt içmeden kahvaltı yapamam mümkün değil”
“Nesin sen bebek mi, kaç yaşındasın allesen?”
“Ama annem”
“Başlatma lan annene”
“Annem hakkında böyle konuşamazsın Hale, kendine gelmeni rica ediyorum.” 
“Ben gayet kendimdeyim canım kendinde olmayan sensin bana göre”

Oflayarak yumurtası soymuştu. Beceriksiz elleriyle tutmuş, uzun bir süre nerden başlayacağını bilemeden bakmıştı yumurtaya. Onun bu halini görünce beni deli gibi bir gülme almıştı. Kendimi durduramıyordum. Neye bu kadar gülmüştüm o gün, ağlamamak için bu kadar abartmıştım gülmeyi her zamanki gibi galiba. O da bana katılmıştı gülerek kahvaltı yapmıştık. Dünyanın en güzel gülümsemesi ondaydı. Nasıl dayanabilirdim ki böyle gülen bir adama? 

Anasına gitmiştik o akşam, bundan sonraki bir çok akşam gibi yemek yemiş, çay içmiş, birlikte televizyon izlemiştik. Gece boyu anne oğul el ele tutuşmuş, annesi o gece onlarda kalmamız için ısrar etmişti. Onur ise neredeyse ağlayacaktı kalmadığımız için. Giderken yol boyu tartışmıştık.

“Kadını ne kadar üzdün farkında mısın? Ne var kalsaydık sanki? Yarın kahvaltıdan sonra gelirdik. Şimdi pazar kahvaltısını yalnız mı yapacağım ben?”
“Allah’ım sen bana sabır ver. Delirdin mi adam sen, evlendik biz farkında mısın?”
“Evlendiysek evlendik ne değişti yani, istedin attık imzayı. Annem o benim. Seninle evlendim diye bırakayım mı, üstümdeki emeklerini yok mu sayayım.”
Ne desem boştu bu lafların üstüne, ne yapsam boş. Hani bir an gelir ve tüm emeklerinizin boş olduğunu düşündüğünüz bir an gelir, tamamen kendinizi boşlukta hissettiğiniz o an. Ne geri gitmek, ne ileri gitmek istediğiniz sadece durmanız gereken o onlarda. Öyle bir an yaşamıştım işte. Tüm hücrelerimle acı çekerken kanayan yarama aldırış etmeden yürümeye devam etmiştim. 

Sustum zamanla, susmaya alıştım. Değiştim belki de umursamamayı öğrendim, görmemeyi, duymamayı aynı zamanda. İki kişilik yalnızlığımızla üç kişilik evlilik yürütmeye çalışıyorduk. İte kaka bugünlere geldik. Ama ben yoruldum ve sabah kahvaltısını  hazırladım, evi temizledim, makinada yıkanmış çamaşırlar vardı onları serdim, iki gün yetecek yemek yaptım ve çantamı alarak evden çıktım bir daha gelmemek üzere. Kırk gün oldu annesi öleli. Ona yeteri kadar zaman tanıdım bence büyümesi, iyileşmesi için. O
ise tüm çabalarımı görmezden geldi. 

“Annem öldü, ben artık yaşayamam onsuz”
“Aşkım gel buraya”
“Nasıl yapacam ben şimdi, nasıl devam edecem onsuz”
Ne yaptıysam kendine getiremedim bir türlü. Adam kendini odaya, yatağa mahkum etti. Ağzından tek kelime laf çıkmaz oldu, annem annem bütün gün bu şekilde ağladı durdu. Yas tutmasına, acısını sonuna kadar yaşamasına izin verdim. Belki bu acı onu büyütecekti nihayet, koca bebek annesinden ayrıldığında nihayet gerçek dünyaya adım atacaktı ama olmadı. Benimki sonu baştan beli bir savaştı. Yenilgiyi baştan kabullenmeliydim belki o zaman hayatım daha kolay olurdu. 
“Sen annem değilsin, hiçbir zaman da onun gibi olamazsın. Kimse beni onun kadar sevemez” dedi bir sabah. Ondan duyduğum son sözler oldu bu. Koca bebeğin büyümesini, kendi kanatlarıyla uçmasını beklemekten sıkılmıştım. Şimdi son kez bakıyorum yaşadığımız eve içinde yaşayan bu insan yavrusu nasıl büyüyecek hiç bilmiyorum. 

26 Mart 2019 Salı

Kaçış

İlk taşı kim attı, kim kurdu ilk kırıcı cümleyi, kim hesap vermeden çaldı bahçedeki tüm erikleri, kim vazgeçti ilk kurduğu çocukluk hayallerinden, kim ilk telefonu eline aldı da aramaktan vazgeçti, bu uzun mesafeleri kim koydu aramıza bilmiyorum. Bu soruların cevaplarının hiçbirini bilmiyorum. Sorular, sorular, bitip tükenmeyen, arsız sorular. Anlaşılan kaf dağına kaçsam da bu sorulardan kaçış yok. Aramızda olanlar artık bir oyuna dönüşmüştü. Aldım verdim ben seni yendim oyunu. Çocukken oynadığımız oyunlar kadar masum olmayan, sonunda illa ki birimizin canının yandığı oyunlar.çocukken böyle oyunlar oynardık yaz boyu, birbirimizi iterdik her oyunun sonunda. Kovalamacalar kavgayla biterdi. Babam da bıkmıştı bu kavgalardan artık en sonunda sizi ayıracam artık, biriniz dedenizin yanına gidecek bir ay biriniz burda kalacak, sonra değiştireceksiniz yerlerinizi diye tehditler savuruyordu. Biz de çaresiz ilk başta bu uyarılara kulak asarak sessizliğimizi koruduk sonra ise en ufak bir olayadan tartışma çıkarmaya devam ederdik. Benim kazağımı niye giydin, benim elbisem nerede, ayakkabılarım çamur içinde, o küpeleri sevgilim almıştı takamazsın falan filan. Babam o yazdan sonra bizi tehdit emedi bir daha, çünkü evden gitmişti. Bir sabah aniden kalktı ve eşyalarını toplayarak kayıplara karıştı. Annem bunun geçici olduğunu, genelde orta yaş üstü erkeklerde görülen bir sendrom olduğunu ve eninde sonunda geri geleceğini düşünüyordu ama annemin dediği gibi olmadı. Babam yerine boşanma kağıtları geldi eve. Ayrıca oturduğumuz evden çıkmamız gerektiği, artık bize para vermek istemediği yazıyordu kağıtlarda. Belki yazmıyordu ben uydurdum onları, babam hiç söylemedi bunları avukatlar aracılığıyla duyduk olanları.

Evi terk ettik, anılarımızı, çocukluğumuzu o evde bırakarak şehrin ücra bir semtinde iki odalı bir ev tuttuk. Selin’le anneme destek olmaya çalışıyorduk elimizden geldiğince. Annem tekrar çalışmaya başladı ama memnun değildi halinde. Anlıyorduk, gece on ikiden sonra tekrar külkedisine dönen sindirella gibiydi. Derken hayatımıza o girdi. Annemin olanca zayıflığını sırtalayacak, onu ayağa kaldıracak bir kahraman. Ya da biz öyle görüyorduk. Kahraman kısa sürede evimize yerleşti ve şehre gelen her yabancının yaptığı gibi olayları başlattı. Selin duramadı evde. Her zamanki gibi dikbaşlı, bildiğini okuyan Selin aldı başını gitti bir gün. Ben kaldım, terk edemedim annemi, yapamadım, içim el vermedi onu bu izbe yerde bir başına bırakmaya. Kaldım da ne oldu sadece izledim, annem yavaş yavaş bildiğim, tanıdığım kadın olmaktan çıkarken ben sadece oturdum çaresiz gözlerle onu izledim. Annem adı altında tüm kanı emilmiş sadece posası kalmış bu kadın bir gün kalan son damla gücüyle beni evden kovmasaydı eğer hala o evde yaşamaya devam ediyordum muhtemelen. Ama artık yuvadan atılan her yavru kuş gibi benim de kendi kanatlarımla uçma vaktim gelmişti. Gelmişti gelmesine de bu nasıl olacaktı. Bunca yıl, bunca yıl dediğim tam tamına otuz yıl boyunca bir şekilde annesine annelik yapmak zorunda kalmış, evden dışarı adımını atmamış bu insan bozuntusu nasıl olacaktı da kendi ayakları üzerinde durmayı başaracaktı. Selin’i aradım bir süreliğine kendi hayatımı kurana kadar beni misafir edip edemeyeceğini sordum. Sadece kısa bir süre dedi. Kısa bir süre insan hayatında toplam kaç yıla tekabül eder bileniniz var mı? Ben bilmiyorum ama Selin biliyordu. Sadece bir ay sonra beni kapı dışarı etti. Artık iş bulmuştum, kiramı ödeyebilirdim, ona yük oluyormuşum.

Hayat planlar kurarken başımıza gelenlerse eğer benim en başında çocukken planlarım neydi acaba. Düşünüyorum, düşünüyorum ama bulamıyorum bir türlü. Selin’in vardı hep planları ve gördüğüm kadarıyla hepsini başarmış. Bense sadece durmuşum, takvim yaprakları bir bir eksilirken benim kaderim hep aynı kalmış. Oysa demirbaş zannederdim kendimi bir zamanlar, annemin vazgeçemediği demirbaşı, biricik kızı. Ama vazgeçti, hem de o kadar kolay olduki bu vazgeçiş, canımı acımasına bile fırsatım olmadı.

Şimdi üzerinden onca zaman geçtikten sonra Selin’le aramızda çok kötü olaylar yaşandı, kötü sözler, hakaretler, kırılmalar, suçlamalar, küsmeler. Ben onu kaçmakla suçladım en çok o da beni salak olmakla. Ben de kaçsaymışım, o tımarhanede aklı olan bir saniye bile kalmazmış, ben nasıl dayanmışım bunca sene. Haklıydı belki, gidememin, kalmanın acısını ondan çıkardım yıllar sonra, akrebin en sonunda zehrini kendine akıtması gibi ben de onca yıl içimde birikmiş zehri en yakınım olan kardeşime akıttım. Belki ölmedi ama ağır yaralandı. Tekrar iyi olur muyuz bilmem. Hem zaten iyi olmak nedir ki bilmiyorum. Ben hiç iyi olmadım ki.





6 Şubat 2019 Çarşamba

Çöp

                                            ÇÖP

Çöp dolu beynim tıpkı annemin evi gibi. Hiçbir eşyasını atamaz o kullanılsın veya kullanılmasın hepsini saklar mutlaka zamanı gelir bir gün der ben kızınca. Kızıyorum bu duruma evine gidiyorum dolaplar dolusu eşya, ne yapacaksın bu kadar eşyayı at rahatla diyorum ama kızım bunlar lazım olur bir gün, elaleme mi gidip isteyeyim lazım olunca, ellalalem ne der sonra. Elalem elalem elalem bıktım artık bu laftan. Hiç farkettiniz mi birden fazla tekrarlayınca kelime anlamını yitirip saçmalalaşıyor. Deneyin bak çok komik. Komik olan diğer bir konu da annemin bu saklama tutkusu, ev yoğurt kabı dolu. Bense hemen atarım onları hiç saklamam. Onları saklamakla mı uğraşacağım. Ben unutamam o yüzden beynim çöp gibi. Unutmak aslında rahatlatıcıdır, unutursun biter gider artık o olayın, anının senin için bir anlamı kalmaz. Ama hatırlamak azap doludur, her seferinde aynı olayı tekrardan yaşarsın, o duygular seni esir eder ilk günkü gibi. Arkadaşlarım bana fil hafızalı der bu özelliğim yüzünden. Mesela ilkokulda öğretmeninin giydiği takım elbiseyi, içine giydiği gömleği, kravatı hala hatırlıyorum ne lazımsa bana bu bilgi. Belli aralıklarla giydiği takım elbiseyi değiştirirdi, yeni takım elbisesini giydiği ilk gün çok garip gelirdi bana sanki alıştığım, sevdiğim öğretmenin gitmiş yerine yeni bir öğretmen gelmiş gibi olurdu. Ama bir süre sonra alışırdım hem insan nelere alışmıyor ki.

Kadın son cümlesini yazdıktan sonra bir süre durdu, gözlerini kapattı düşüncelere daldı. Aklına ilkokulda annesinin diktiği kırmızı kloş etek geldi. Ne kadar severdi o eteği, özellikle de o etekle kendi etrafında dönmeyi, eteğin uçları o döndünce dalgalanır tıpkı bir semazen gibi hareket ederdi. Şimdi bu anı hatırlayınca gülümsedi. Ah çocukluk, ne masumduk o zamanlar diye hüzünlendi. “Merve hanım bir dakika gelebilir misiniz?” Daldığı düşüncelerden bir anda sıyrılarak masasından kalktı. Eteği biraz sıkıyordu belini tam kapatamamıştı sabah giyinirken, öğlen yemeğinden sonra iyice şişen karnıyla patlayacak gibi duruyordu. Çağıran altında yeni işe başlayan Gizem’di. Bu kızı kendi gençliğine çok benzetiyordu. Aynı hırs, aynı çalışma azmi onda da mevcuttu. Ama kız aynı zamanda kendisinin olmadığı kadar uyanıktı. Nesil farkı diye düşünüyordu bu durum için. Yeni nesil farklı, onları bizim eski usul, alışılmış yöntemlerle çalıştıramayız, yeni yöntemler geliştirmemiz lazım demişti geçen ay yapılan son yönetim toplantısında. Toplantı için gittikleri ultra lüks otelin havuzunda güneşlenirken insan kaynakları direktörüyle bu konu üzerine düşünmüşlerdi. Adam bu yıl içinde emekli olmayı planlıyordu ve yerine geçmesi muhtemel adaylardan biri de Merve’ydi. Ben bu neslin sabah dokuz akşam beş işlerinde uzun süreli çalışmak istediklerini düşünmüyorum. Daha farklılar bizden, biz ev alalım, birikim yapalım, geleceğimizi kurtaralım derdindeyken onlar yeni yerler görelim, heyecan yaşayalım, keşfedelim, deneyim kazanalım derdindeler. O yüzden sürekli iş değiştiriyorlar oysa biz öyle değildik biz de çalıştığın kuruma bağlılık ön plandaydı, bir şirkette işe başladın mı ordan emekli olacağın gözüyle bakardın. Şimdikiler ise emekliliği düşünmüyorlar gibi. Onlardan verim alabilmek için yeni taktikler geliştirmemiz gerektiğini düşünüyorum demişti. Adam ise değişikliğe sıcak bakmıyordu. Alışacaklar, burası kurumsal bir yapı, belirli kuralları var, onlar farklı bir nesil diye yıllardır uygulanıp verimliliği kanıtlanmış kuralları yıkamam efendim, bir zahmet onlar uyum sağlasın o kurallara, beğenmeyen gider bu kadar basit. Etrafta bu kadar işsiz varken kimsenin kaprisini çekemem kusura bakmasınlar, işlerine geliyorsa diyerek Merve’nin fikrine karşı çıkmıştı. Merve adamı içten içe eski kafalı bulsa da nasıl olsa gidecek diye üstelemedi. Onun koltuğuna oturmaya en yakın aday olarak bu aşamada sivrilik yapmanın alemi yoktu.

Gizem’in yanına gittiğinde ona hazırlaması için vermiş olduğu raporu bitirdiğini gördü. “Haydi laptopunu al da masama gel detaylara birlikte bakalım.” Diyerek masasına yöneldi. Gizem de elinde laptop onu takip etti. İkisi tüm dikkatlerini önlerindeki açık excel dosyasına vererek çalışmaya başladılar. Gelecek ay yapılacak verimlilik toplantısı için hazırlık yapıyorlardı. Kriz başlar başlamaz toplu işçi çıkaran ilk şirketlerden biri olmuşlardı ve bu durum insanların tepkisini çekmişti. Şimdi az eleman ile verimliklerini arttırdıklarına üst yönetime ispat etmeleri gerekiyordu. Merve her zaman rakamlar yalan söylemez derdi. Bir çok bölümde gereksiz yere işe alınmış ve ne işe yaradığı belirsiz bir  sürü eleman vardı, aslında biz sadece onları çıkardık, göreceksiniz fazlalıklardan kurtulunca verimimiz de arttı böylece. Önemli olan çok işçi çalıştırmak değil varolandam tam kapasite yararlanıyor olmak, gerçek verimlilik budur. Sunum için hazırlanan metinde bunlar yazıyordu. İkili çalışırken telefon çaldı. Merve kısa bir süre sonra konuştuktan sonra mailine gelen videoyu tıkladı sinirle.

“Evet sayın seyirciler şu an yanımda geçen hafta x şirketinde çalışırken kalp krizi geçirerek hayatını kaybeden M.K.’nın acılı babası var. Konuyla ilgili ne söylemek istersiniz?”
“Biliyorsunuz bu firmada kriz sonrası toplu işçi çıkarımı oldu. Keşke kızımı da çıkarsalardı en azından hayatta olurdu. Eleman azaltılınca verimlilik adı altında kalanların üstüne daha çok iş yükü bindirmeye başladılar. Yaklaşık on iki saate varan çalışma süreleri oluyordu. Söyleyin bana kim bu kadar çalışmaya ve sürekli artan stres yüküne dayanabilir. Kurumsal şirketler günümüzün modern kölelik yuvalarıdır. Bugün ben kızımı kaybettim ama başka anne babaların canı yanmasın diye sonuna kadar hakkımı aramaya devam edeceğim.”

Videonun devamında şirketin genel müdürlük binasının önünde protesto için bekleyen kalabalığın görüntüsü vardı. Ellerinde pankartlar sessizce bekliyorlardı. Merve daha fazla izlemeye dayanamadı ve videoyu kapattı. Gelen maili tekrar okudu. Buna açıklayacak cevabın yoksa burda yerin yok yazıyordu büyük harflerle. Ekrandan gözlerini alamadan donup kaldı.

11 Ağustos 2017 Cuma

Çaresizlik

          Annemin annesi oldum sonunda. Sanki o küçük bir bebek ve ben ona sürekli ne yapması ne yapmaması gerektiğini söylüyorum. Bütün anne kız ilişkileri mi şekil değiştirir zamanla yoksa bizimki mi bozuldu anlamadım. Tek bildiğim artık bu durum çok canımı sıkmaya başladı. Bana annelik yapmadığı gibi ben ona annelik yapıyorum. 

 

          Geçen gece çok fazla içmiş kendini kaybetmiş bardan hiç tanımadığı bir adam onun telefonundan beni aradı gece saat üçtü. Hemen koşarak gittik Serdar'la. Bizimki ayakta duramıyor körkütük sarhoş. Hayatımda hiç bu kadar utanmamıştım onu böyle görmekten. Zorla arabaya bindirdik yol boyunca konuştukça konuştu sürekli babamı kötüledi. Bitmedi babamla derdi yıllardır. Bunları tek nefeste söyledikten sonra sustu Esra.


          Babanla annen evli mi diye sordu Salih.


         Esra uzandığı koltuktan hafifçe doğrularak cevap verdi. Hayır evli değiller boşanalı yıllar oldu. 


           Ne zaman boşandılar? Sen kaç yaşındaydın boşandıklarında?

           Esra o günlere dönmek istemiyordu. Cevap vermeden uzun süre bekledi. Konuşmak için cesareti topladı boğazını temizledi 18 yaşındaydım ben boşandıklarında 17 yıl oldu dedi.

            Neden boşandılar sen nasıl etkilendin? Boşanmadan önce nasıl bir ilişkileri vardı?

            Bunları konuşmak zorunda mıyız?

            Evet konuşmak zorundayız.

            Konuşmasak.

            Emin misin konuşmak istemediğine.

            Evet. 

            Neden konuşmak istemiyorsun ne oldu seni bu kadar etkileyen? 

            Esra yine sessizliğe gömülmüştü. Salih'i bu durum sıkmaya başlamıştı artık. Her hafta terapiye gelmesine rağmen hala bir arpa boyu bile yol alamamışlardı. Konu her defasında babasına geliyor ama Esra tek kelime bile etmiyordu babası hakkında. Annesiyle boşandıklarını bile bu hafta yeni öğrenmişti. Duvardaki saate baktı seansın bitmesine beş dakika kalmıştı. Daha fazla zorlamanın alemi yoktu bir sonraki seansta bu konu hakkında daha çok zorlamalıydı. 

             5 dakikamız kaldı Esra söyleyecek başka şeyin yoksa bitirebiliriz dedi. 

          Genç kadın kımıldamadan uzaklara bakıyordu. Salih masasını toplayıp bir sonraki hastasının notlarını incelemeye başlamıştı bile.

         Esra ayağa kalktı hepsi benim suçum dedi ve arkasına bile bakmadan çekip gitti. Salih arkasından bakakalmıştı. 

            Esra anlatamazdı biliyordu kimseye anlatamazdı. O kadar pişmandı ki buraya geldiğine. Anlatamayacağını bile bile gelmişti yine de. Ne ummuştu ki? Kim yardım edebilirdi ona hiçkimse. Sokağa çıktığında temiz hava yüzüne çarptı. Derin derin nefes aldı. Gözyaşlarını elinin tersiyle sildi.  Elinin titremesini durduramıyordu. En yakın bara girdi ve kendine bir içki ısmarladı.


          

14 Mayıs 2017 Pazar

Anneler Günü

             İşte bir anneler günü daha geldi çattı. Yaklaşık son iki haftadır yoğun bir anneler günü bombardımanına maruz kalmaktayız. Bu günü istesek de unutmamız mümkün değil zaten. Vahşi kapitalizm her özel günün suyunu çıkardığı gibi bunun da suyunu çıkarmayı becerdi. Annenize bu güzel günde ütü alın onu mutlu edin. Annenize pırlanta alın bayılacak.  Bütün anneler çiçektir en iyisi çiçek alın. Annenizin ayakları en iyisine layık ona en iyi aykkabıyı alın. En iyi anne benim annem, hayır en fedakar anne benim, hayyata olmaz benim annem çok cefakar. Offf yetmedi mi bu tantana.

           Evet annelerimizi çok seviyoruz, onlar bizim başımızın tacı kabul ediyorum. Ne yapsak haklarını ödeyemeyiz. Ama bu gün bu kadar reklrmlarla ayaklar altına alınmak, basitleştirilmek zorunda mı? Sevgiyi göstermenin tek yolu ona ütü vs. almak mı? 

          Annesini çok küçük yaşta kaybetmiş bir insan düşünün veya annesi tarafından terkedilmiş bir insan. Bu gün onlar için nasıl geçiyordur hiç düşündünüz mü? istediği halde anne olamamış bu uğurda herşeyini vermeye hazır bir insan olsaydınız bu gün ne hissederdiniz? Peki biricik evladınızı toprağa vermiş olsaydınız bu özel günde haliniz nasıl olurdu? Bunları hiç düşünen yok tabi. Peki annesiyle küs olanlar, annesi tarafından hiç sevilmemiş olanlar onları ne yapacağız? Siz bu gün üç kuruş fazla kazanacaksınız diye bu insanların duygularıyla oynamak zorunda mısınız?  Kendi isteğiyle anne olmak istemeyen kadınlar var bir de anneliğin bu kadar kutsallaştırılıp bu kadınlara yapılan toplumsal baskı nedir?

          Bir kadın ne zaman anne olur? Evladı ilk rahmine düştüğünde mi yoksa onu ilk kucağa aldığı gün mü? Bunun herkes için netbir cevabı yok. Ben açık söylemek gerekirse ilk oğlumu kucağıma aldığımda hissettim.  Yaklaşık üç yıllık anneliğimde öğrendiğim bir şey varsa o da her kadının annelik duygusu doğursun veya doğurmasın içinde olduğu. Bugün sosyal medyaya baktığımızda hep super mom lar. Mükemmel güzellikteki cici çocuklarıyla boy boy pozları mevcut. Çocuklar hiç şımarmıyor, hiç kriz geçirmirmiyor, hiç ağlamıyor nedense. Hiç bir anne de ne hikmetse yorulmuyor, halinden şikayet etmiyor. Hep ful makyaj, 32 diş ortada aşkı, canım cicimli pozlar. Oysaki annelik uzun bir yolculuk. Güzel günler olduğu gibi kötü ve yorucu günler de mevcut. Onun kokusunda dünyaları bulduğun günler olduğu gibi sinir krizi geçirdiğin günler de var. Hiçbirimiz mükemmel olmadığımız halde bu mükemmel anne pozları neden. Elimizden gelenin en iyisi yapsak yeter.

          Kadın emektir, kadın şefkattir, kadın sevgidir. Anne olsun olmasın  içinde sevgi, aşk barındıran tüm kadınların günü kutlu olsun.