31 Ocak 2019 Perşembe

Sadeleşme

Son yollarda tüketim toplumu olan insanların çıkış noktası minimalizm gibi görünüyor. Sürekli tüketmekten zevk alan, aldıkça daha çok aşan insan bir süre sonra aldıklarından boğulma noktasına geliyor. Sanki aldıkça mutsuz oluyoruz, mutsuz oldukça daha çok alıyoruz. Bir türlü içinden çıkamadığımız garip bir kısır döngü. Özellikle kurumsal köle olarak çalışanlar ne dediğimi çok iyi anlayacaklardır. Gün içinde can sıkıntısından kurtulmak için yapılacak en iyi aktivite alışveriş sitelerinde gezinmek ve indirim kovalamaktı. Pazardan bile almayacağımız kalitedeki ürünleri ucuza aldık diye sevinirdik. Hele kargo gelmesini heyecanla beklerdik. İlk işe başladığımda online alışveriş sitelerinden gelen kargolarını gördüğümde yaşadığım şaşkınlığı görmeliydiniz. Bu insanlar hiç çalışmıyor herhalde, boş vakitleri çok diye düşünmüştüm. Meğerse hepsi can sıkıntısından alınıyormuş. Sonrası ise dolapta giyilmeyi bekleyen, etiketi bile koparılmamış kıyafetler, hiçbire yere sığmayan makyaj malzemeleri, okunmamış bir dolu kitap ve bir sürü gereksiz ıvır zıvır. Söylediklerim ne kadar tanıdık di mi. Eminim bir çoğunluğumuz dolabını düzenlerken ayırdığı kıyafetlerin çokluğu karşısında dehşete düşmüştür. Oysa bu kadar eşyaya hiçbirimizin ihtiyacı yok. Eminim kimsenin yeni bir pantolona, aynısından bin tane olan kazağa veya yeni ayakkabıya ihtiyacı yoktur. Alışverişlerin büyük bir kısmı tamamen psikolojik, insanın içindeki boşluğu doldurma çabası. 

İngiltere’ye taşınırken sadece kıyafetlerimizi getirebildik, tüm ihtiyacımız olan mobilyaları, eşyaları burdan aldık. Eski evimde burda kullandığımın yaklaşık3 katı eşya vardı. Evi toparlarken çıkan eşyalar karşısında şaşırdığım kadar hiçbir olaya şaşırmadım sanırım. Bir kamyon dolusu hiç kullanılmamış ve asla kullanılmayacak olan çeyiz, eski moda yemek takımı, vitrine konulmak için alınmış dünyanın en işlevsiz bardak takımı, misafirlik yatak, yorgan, nevresim, bir dolu ıvır zıvır. Dolaplar ağzına kadar gereksiz eşyayla doluydu. Ya misafir gelirse, ya lazım olursa, tabii ki bir çoğuna hayatım boyunca hiç ihtiyacım olmadı. Kimin 50 tane tabağa ihtiyacı olur ki bu hayatta veya 50 tane bardağa. 


Sadeleşme, minimalizm, düzen gibi konularda yazılmış Maria Kondo’nunki başta olmak üzere bir sürü kitap bulabilirsiniz. Özellikle Maria Kondo’nun kitabını okumasıysanız kesinlikle tavsiye ederim. Gayet faydalı düzenleme, sadeleşme önerileri sunuyor. Geçen ay Netflix’te konuyla ilgili yeni belgesi çıktı. Benim izleme fırsatım olmadı henüz ancak izleyenlerden okuduğum yorumlara bakılırsa gayet başarılı. Benim bugün bahsetmek istediğim kitap ise A Monk’s Guide Clean House and Mind. Geçen sene Manchester’de eski işimin olduğu sokakta heryerde bulamayacağınız türden kitaplar bulunan butik bir kitapçıdan almıştım. Benim gibi temizlik yapmaktan nefret eden biri için ilginç gelmişti. Oldum olası temizlik yapmaktan hiç hoşlanmam. Bana dip köşe yapılan, aşırı titizliğe kaçan temizlik hep zaman kaybı olarak geliyor. Kitap ise benim bu düşüncemin tam aksini iddia ediyor. Budist tapınaklarında yapılan günlük temizliği ve aslında temizlik yaparken bunu bir nevi meditasyon olarak kullanıp zihni boşaltmanın güzel bir yolu olduğunu anlatıyor. Kitapta öne sürülen düşünce güne temiz bir evle başlamanın temiz bir zihinle eşdeğer olduğu. Sabah kalkar kalmaz yaz, kış fark etmez yapılacak ilk iş kitaba göre pencereleri açmak ve eve temiz hava girmesini sağlamak ki bana göre kitaptaki en mantıklı öneri bu. Yine burada sadeleşme, az eşyayla yaşama konuları devreye gidiyor. Gereksiz eşyaları hayatımızdan çıkarmakla hem onların temizliği için harcamız süreyi kazanıyoruz hem de onların kapladığı yer açılmış oluyor. Daha ferah bir evde yaşamak, yaşam alanlarımızın nefes alabilir olması bu anlamda zihnimizi yatıştırıcı etkisi olduğu muhakkak. Eğer bu konuda farklı bir bakış açısı okumak istiyorsanız, bu çok kolay okunan kitaptan faydalanabilirsiniz. Siz bu konuda ne düşünüyorsuz? 

28 Ocak 2019 Pazartesi

Güzellik Algımız

Bu günlerde toplumda genel geçer kabul edilen güzellik algımız üzerine çokça düşünüyorum. Neden belirli kriterleri sağlayanlar güzel kabul edilirken diğerleri bu çemberin dışında kalarak çirkin ilan ediliyor? İlla ki güzel olabilmek için büyük badem gözlere, sivri çeneye, Hollywood yanak denilen yanak şekline, kalın kaşlara, uzun saçlara, iri dudaklara, çıkık elmacık kemiklerine mi sahip olmak gerekiyor? Bende bunlardan hiçbiri yoksa ve halimden oldukça memnunsam ne olacak? Son zamanlarda fark ettiyseniz güzel kabul edilen kadınların çoğunda yukarıda saydığım özellikler mevcut ve hepsi istinasız birbirine benziyor ve bir nevi hepsi küçük Kim Kardashian kopyası gibi dolanıyor ortalıkta. Bu normal mi? Bence olmamalı.

Hepimiz farklı dış görünüşlere, farklı özelliklere sahibiz ve birbirimizden farklıyız. Bu kadar faklıyken aynı olmaya çalışmak neden. Anlam veremiyorum. Tüm çaba daha güzel olmak uğruna mı? Tüm ameliyatlar, çekilen acılar, iyileşme süreci, ayna karşısında makyaj yaparken geçirilen saatler, kuaförde harcanan zaman. Oysa en güzel olan doğallık değil mi? Kendi burnundan rahatsız olmayı ne zaman öğrendim, kim söyledi sana sarı saçın çok yakıştığını, kim söyledi ince dudak çirkindir diye inanma hepsi yalan.

Önemli olan insanın kendi bedenini bir bütün olarak kabul edebilmesi ve onu sevmesi olduğunu düşünüyorum. Bunun için kafamıza yerleşmiş tüm kalıpları bir kenara bırakmalıyız. Bildiğimiz tüm gerçekleri unutup baştan başlamalıyız belki de. Gelecek nesiller için daha çok endişeleniyorum. Geçen gün serbest yazarken konudan konuya atladığım sırada birden küçükken anneme sürekli olarak ben büyüyünce burnuma estetik ameliyat yaptıracağım, hiç sevmiyorum dediğimi hatırladım. İşin ilginci bunu her fırsatta söylüyordum ve annem sürekli yaptır kızım diyordu. Bırak sosyal medyayı internetin bile bulunmadığı doksanlı yıllarda büyümüş bir kız çocuğu neden sürekli büyüyünce estetik ameliyatı olmaktan bahseder. Burnum çirkin mi hayır, büyük mü hayır. Zaten sorun o değil. Belki annemin hayır kızım gerek yok sen zaten güzelsin demesini bekliyordum belki gerçekten birileri burnumla dalga geçmişti bilmiyorum ama bildiğim bunu yıllarca söylediğim. Büyüdüm unuttum, kendimi, bedenimi sevmeyi öğrendim. Saçımı bile boyatmadın. Beğenmediğim yerlerim yok mu var ama onları öyle kabul ediyorum. Bedenimin bir parçasını değiştirmeyi hiç düşünmedim. Peki bu kadar yoğun sosyal medya bombardımanı arasında çocuklarımızı nasıl koruyacağız. Daha küçücükken başlıyor bebeklerle güzellik baskısı, incecik belli, büyük göğüslü manken gibi bebekler güzel olmalısın algısını veriyor kızlara. Güzel değil kusursuz olmalısın. Medya tarafından verilen imaj bu. Daha çocuk olmadan küçük kadın olmaya çalışılıyor. Bu konuda beden olumlama çalışmaları yapılsa da toplum olarak kafa yapımızın değişmesi gerektiğini düşünüyorum.

22 Ocak 2019 Salı

Sosyal Medya Kullanımı

Bu aralar blogu biraz boşladığımın farkındayım. Evet biliyorum bloglar artık eskisi kadar çok okunmuyor. Instagram çoktan blogların yerini almaya başladı bile. Açıkçası bana da Instagrama yazmak çok daha kolay geliyor bir süredir ama blogun da tadı başka. O yüzden bu yıl daha çok yazmaya çalışacağım umarım sözümde durabilirim.

Biliyorsunuzdur Instagrama gelen son güncellemeyle birlikte artık kaç saatimizi orda geçirdiğimizi görebiliyoruz. Ben en son baktığımda ortalama günde iki saat geçirdiğimi gördüğümde yaşadığım şaşkınlığı görmeniz gerekirdi. Canım ne zaman sıkılsa elim telefona gidiyor ve otomatik olarak Instagramı açıyorum ve parmağımla ekranı aşağı indirerek amaçsızca geziniyorum. Bazen ne resimlerin farkına varıyorum ne de doğru düzgün yazıları okuyorum. Benimki sigara içenlerin dudak tiryakisiyim ben dedikleri türden bir bağımlılık. Eminin bu durumdan bir çok insan muzdarip. Telefonuna beş dakika bakmasa kaçırdığı bir şeyler varmış gibi telaşlananlar, şarjı bitmeye yakın baygınlık geçirenler, gözünü ekrandan alamayanlar. Oysa o iki saatte neler yapabilirdim, kitap okuyabilirdim, yazı yazabilirdim blog için, yeni bir öykü yazabilirdim, spor yapabilirdim, yürüyüş yapabilirdim, yemek yapabilirdim veya hiçbir şey yapmayarak sıkıntının tadını çıkarabilirdim. Ama bu devirde sıkılmak bile büyük lüks sosyal medya sıkılmamıza bile izin vermiyor. Siz hiç sıkılmış halde fotoğraf paylaşan insan gördünüz mü? Ben görmedim, herkes çok meşgul, kimsenin vakti yok, oysa sıkılmak için bile vakit gerekli.

Ben sosyal medyada geçirdiğim saatleri fark edince ekran saati kurmaya karar verdim. Tüm sosyal medya uygulamaları için bir saatlik zaman dilimi kurdum ve  bir saatlik zaman diliminiz ardından otomatik olarak tüm sosyal medya uygulamaları, Instagram, Facebook, Whatsapp, vs. kapanıyor. Tabi istenirse bu zaman dilimi iptal edilip kullanıma devam edilebilir ama ben yapmıyorum. Kalan vakitlerimi daha farklı şekillerde değerlendiriyorum. Mesela günde iki saat yazarak bir senedir üzerinde çalıştığım romanımı bitirdim. Sosyal medyadan uzak kalalım demiyorum ama vaktimizi neyle geçirdiğimize dikkat edelim. Kimleri, neleri inceliyoruz. Sosyal medya hayatımızın tamamını kapsamasın, yapacak daha güzel işler var. Çıkıp gezmek, çocuklarla oynamak, kitap okumak, hatta sıkıntıdan patlamak gibi. Kendinize sıkılmak için zaman tanıyın. O zaman belki sıkıntıdan kurtulmak için daha yaratıcı yollar geliştirebilirsiniz.

18 Ekim 2018 Perşembe

Geçip Giden Zaman

              Daha ne kadar canım acıyabilirdi ki. Zaten günlerdir dipteyim. Dipte en dipte en ufak bir ışık hüzmesinin bile giremediği zifiri karanlıkta tek başımayım. Çıkamadım çıkmak da istemedim aslında. Aşk ne kadar büyük olursa acısı da o kadar büyük olur derlerdi de inanmazdım başıma gelene kadar. Hiç olmaz denen başıma geldi de öğrendim. Aşk nedir bilmezdim vuruldum, yanmak ne demekmiş bilmezdim yandım, acıdan nefessiz kalıp ölmek isteyip ölememek ne demekmiş anladım. Anladım da dinmedi acım kalmadı takatim.

                  Geçer diyor daha önce sevenler, unuturmuşum zamanla, zaman herşeyin ilacıymış. Ama ben unutmak istemiyorum, tek bir hatırayı bile hatırlamak istiyorum. Aşığın yüzü en büyük hediye değil mi maşuka. Neden unutayım o zaman, nedir bu unutma çabası. Ben hatırlamak ve bu acının içinde kavrulup yok olmak istiyorum. Çare aramıyorum derdime, biliyorum çaresini. Acın çok taze oynama, kanatıp durma diyorlar bırak kabuk bağlasın. Böylesi daha iyiymiş. Ama ben oynuyorum, kanatıyorum, bilerek daha çok acıtıyorum. İstiyorum ki daha çok acısın daha çok kanasın onunla dolu her bir hücrem acıtan yok olana kadar kavrulsun belki bir parça huzur bulur ruhum. 


                   Kaç gün oldu saymadım günleri. Her gün bir diğerinin aynı zaten. Sabah kalak acı bir kahve iç, giyin, işe gel, çalış, eve git, yat. Yat ama uyuma hatta gözlerini bile kırpma. Kırpma gözlerini ki gitmesin sevgilinin hayali gözlerinin önünden. Unutma yüzünü aldığın her nefes boyunca hatırla. Zaman geçiyor gecenin karanlığında hıçkırıklarım saatin tik taklarına karışıyor. Başka ses yok nefes yok sadece ben varım bir de acım. Gerçekten böyle bir acı zamanla geçer mi? İnanamıyorum. Peki geçse bile ben aynı insan olarak kalır mıyım yoksa değişir miyim? Çocuk gibisin insan sürekli seni koruyup kollamak ihtiyacı hissediyor demişti bana bir seferinde. Vapurdaydık ben martılara simit atıp eğleniyordum. Neden öyle dediğini anlamamış gülmüştüm o da bana bakıp gülmüştü. O an dünya gülmüştü sanki. İki çay söylemiştik esen rüzgara inat içimizi ısıtmıştık elele. Buz gibi olmuştu elleri, kış boyunca hiç ısınmazdı. Elleri benim için ulaşılmaz bir dağ gibiydi, hep soğuk, hep güçlü biraz da zorba. O eller korumuştu beni yıllarca, fırtınalarıma göğüs germişti, ne zaman ayaz kesse koynumda hayata dönmüştü. Bu kış kim ısıtacak ellerini. Giderken ona ördüğüm kazağı almamış. Daha birçok hatırayı da bana bırakmış sanki hava almaya gitmiş de geri gelecekmiş gibi. Ama biliyorum bu gidişin dönüşü yok. Sabah olmak üzere. Birazdan insanlar uyanacak, hayat başlayacak. Sıcacık evlerinde birbirlerini günaydın diyerek öpecekler, kahvaltı yapacaklar gülerek. Çocuklar okula, büyükler işe gidecek. Yanımdan akıp gidecek insanlar hiçbiri ne kadar yaralı olduğumu fark etmeden geçip gidecekler. Ben hayatta herşey yolundaymış gibi yapıp çalışacağım, kahve içip müdürün yeni arabasıyla ilgili dedikodu yapacağım, belki yapılan esprilere güleceğim, yemek yiyeceğim, eve geleceğim sonra akşam olunca. Anahtarı deliğe sokacağım ve evin yalnızlığı yüzüme çarpıcak tokat gibi. Eve attığım ilk adımla birlikte yükleneceğim acımı gece boyu sessizlikte ta ki gün doğumuna kadar. Kaç gün doğumu geçer bilmeden bu acının üstünden. 

15 Nisan 2018 Pazar

Uyku

                                                         UYKU

         Esra saatini yatmadan önce altıya kurmuştu ama o gün ne olduysa bilinmiyor saat çalmadı. Esra uyandığında saat tam olarak ondu. O gün uyandığında kendini hiç olmadığı kadar zinde ve dinlenmiş hissediyordu. Bu gece ne kadar da güzel uyumuşum, tam olarak dinlenmişim diye düşündü. Mutlulukla gülümsedi yatakta kalkmadan önce biraz gerindi. Parmak uçlarında yürüyerek perdeyi araladı. İşte o zaman bu işte bir tuhaflık olduğunu fark etti. Ortalık aydınlanmıştı. Hemen koşarak yastığın altındaki telefonundan saati kontrol etti. Gözlerine inanamadı bir daha baktı saat tam olarak on olmuştu. Bu yüzden bugün bu kadar iyi dinlenmişim demek diye düşündü. Artık kaybedecek tek bir dakikası bile yoktu işe geç kalmıştı. Apar topar hazırlandı evden fırladı. 
                 
           Bu saatte trafik yoktu on dakikada işe geldi. Bu kadar kısa sürede işte olduğuna inanamıyordu. Normalde hep böyle gelsem keşke ben neden her sabah sabahın köründe kalkmak zorunda kalıyorum ki diye söylenerek ofise doğru yürümeye başladı. Çalıştığı kata gelince etrafı kolaçan etti, müdür ortalıkta görünmüyordu. Masasına oturdu bilgisayarını açmıştı ki müdürün sesini ensesinde duydu.

- Hayrola Esra hiç gelmeseydin bugün.
- Çok özür dilerim Ekrem bey. Saatim çalmamış ben uyuyakalmışım.
- Tamam kes zaten artık işe gelmene gerek kalmadı.
- Neden. Esra hiçbir şey anlamamıştı.
- Görmüyor musun kızım kimse yok. Battık, çalışacak bir işimiz yok artık. Haydi toplan git evine.
- Battık mı nasıl olur ama işler çok iyi girmiyor muydu? İnanmıyorum şimdi işsiz mi kaldık. Nasıl iş bulurum ben bu saatten sonra ama benim kredim var. 
- Haydi kızım al eşyalarını git evine.

               Esra etrafına bakınınca katta kimsenin olmadığını gördü sadece hiç tanımadığı iki kişi masaları sandalyeleri götürüyorlardı. İki adam işleri bitince geldi yanına önce bilgisayarını topladılar, sonra masayı en son da Esra daha otururken sandalyesini çekiverdiler. Ne olup bittiğini anlamayadan bir anda kendini yerde buluvermişti. Çaresiz kalan birkaç eşyasını toplayarak eve gitmeye karar verdi. 

                   Arabasına binince karnının gurultusundan ne kadar aç olduğunu fark etti. Karnında adeta bir orkestra çalıyordu. En iyisi eve gitmeden şöyle güzel bir kahvaltı yapayım nasılsa vaktim çok diyerek direksiyonu sahile kırdı. Sahil yolunda da trafik yoktu. Çabucak gideceği yere varması onu çok şaşırtmıştı. Hemen park yeri buldu. Bugün şanslı günüydü park yeri bile aramamıştı. İçeri girdi, deniz gören cam kenarındaki masalardan birine oturdu denizi izlemeye başladı. Deniz sakindi bugün iki tane martı tembel tembel uçuşuyordu. Aradan ne kadar zaman geçtiğini anımsayamadı ama bir süre sonra sipariş vermek için garson aramaya başladı ama ortalıkta hiç garson göremedi. Aslında dikkatli baktığında mekanda kendisi haricinde tek bir müşteri bile olmadığını gördü. Hayret burda haftasonu yer bulabilmek için saatlerce bekliyoruz şimdi tek bir kişi bile yok diye şaşırarak kasaya doğru ilerledi. Nihayet kasada sipariş verebileceği birilerini görmenin mutluluğuyla “ Merhaba, sipariş vermek istiyorum çok açım” diye seslendi. “ Ne siparişi abla battık biz görmüyor musun kaç kurtar kendini birazdan alacaklılar kapımıza dayanır” diyerek eşyalarını toplayarak kaçtı. Esra adamın arkasından bakakaldı. Ne tuhaf bir rastlantı diye düşünerek çaresiz çıktı mekandan. Eve gitmeye karar verdi. En iyisi evde kahvaltı yapmaktı. Evine yakın marketin önünde durdu. Market rafları neredeyse bomboştu, şaşırarak boş raflarda ilerledi. Görevliye benzer birini görünce “ Hayrola siz de mi battınız” diye sordu şakayla karışık. “Kaç abla kaç kurtar kendini, talan ettiler burayı canımı zor kurtardım. Kaç saklan daha fazlası geliyor artık hiçbir yer güvenli değil kaç canını kurtar” diyerek uzaklaştı. 

                 Esra’nın sabahtan beri yaşadıklarından dolayı kafası karışmıştı. Aynı anda hem kendi şirketi, hem her zaman gittiği kafe, hem de evinin yakınındaki market batmıştı. Çaresiz evinin yolunu tuttu. Birşeyler öğrenmek amacıyla televizyonu açtı. Televizyonda herşey gayet normal görünüyordu. Evlilik programları, sabah şekerleri, doktorlar, sabah sabah gözünü açmadan göbek atanlar, yemek yapanlar herhangi bir değişiklik görünmüyordu. Haber kanallarını açtı, orda da acil mahiyetinde bir olay görünmüyordu. Günlük sıradan hatta dünden kalma bayat haberleri veriyorlardı. Bir tanesinde yılanlarla ilgili bir belgesel vardı. Oldum olası yılanlardan nefret ederdi hemen kanalı değiştirdi. Televizyona bakarsa hayat normal seyrinde akıyordu ama sabahtan beri yaşadıkları hiç normal değildi. En sonunda telefonu eline almak aklına geldi. Sosyal medyaya bakınca gerçekleri tüm çıplaklığıyla gördü. Dün akşam ani bir kararla ülke borçlarını ödeyememiş ve batmıştı. Alacaklılar kapıya dayanmış tüm mağazalar, depolar, marketler talan edilmiş, olaylardan korkan halk evlerine saklanmıştı. Olayların nasıl düzeleceği ve bundan sonra neler olacağı bilinmiyordu. Bazı yerlerde çok büyük kargaşalar çıkmış ölü ve yaralılar vardı. Esra tüm bunları okurken gözlerine inanamıyordu. Tüm bunlar o mışıl mışıl uyurken olmuştu. Hepi topu kaç saat uyudum neler olmuş keşke bütün bunlar bir rüya olsa diye düşündü. Şimdi anlıyordu sabahki tuhaflıkları demek herkes evine saklamıştı, peki herşey yerle bir olurken televizyonda göbek atanlar da neyin nesiydi, hala tek derdi evlenmek olan insanlara ne demeliydi. Elinde telefon umutsuzca başını salladı, peki şimdi ne olacaktı. 

26 Mart 2018 Pazartesi

Masum Yaz

                                         
                Annemin elleri. Annemin elleri çok sertmiş bana vurunca anladım. On iki yaşındaydım yazdı çok sıcak, yakıp kavuran sarı sıcak bir yazdı. Üç aylık tatilin son hızla sonuna yaklaşıyorduk. En sevdiğimiz şey tüm gün sokaklarda koşup oynamaktı. Küçüktük, çocuktuk, mutluyduk o zamanlar. Geleceğe dair hayaller kurardık, geceden sabaha değişen hayaller. Bir gün doktor olup hayat kurtarmak isterken ertesi gün kandan korkup bundan vazgeçiyorduk. Sabah kalkınca ressam olup dünyayı renklere boyamak isterken akşam olunca şarkıcı olmak isteyip saç fırçasından mikrofon yapıp hemen provalara başlıyorduk.  Ah o umursamaz çocukluk yılları. Herşeyi yapabileceğine inandığın, tüm hayallerinin gerçek olacağına inandığın güzel zamanlar. Biz sokakta oynayan son nesildik. Sabahtan akşama kadar top peşinde koşup ezan okununca eve zor giren çocuklardık. Çok yorulup acıkınca vakit kaybetmemek için salçalı ekmekle karnını doyuran çocuklar. Şimdi düşünüyorum da o sene en masum geçirdiğim, hayatımın en mutlu zamanlarıymış. Bilseydim bunu belki kıymetini bilebilirdim. Hep öyle değil miyiz zaten ya geçmiş hesaplaşması içinde ya da gelecek kaygısı içinde olmaktan yaşadığımız anın farkına varamıyoruz çoğu zaman. Hiçbir zaman o kadar mutlu olmadım, o kadar çok gülmedim gibi geliyor bana. Hiç o kadar eğlenmedim, hiç o kadar umursamaz olmadım. Bir daha hiç çocuk olmadım birden büyüyüverdim.

                    Ağustos sıcaklarının yakıp kavurduğu, sıcaktan sineklerin bile uçmaya üşendiği bir günde karnım ağrıyordu. Ağrıdan yerimde duramıyor iki büklüm vaziyette geziyordum. Tuvalete gittiğimde kanı gördüm. Ne olduğunu anlamadım önce ağlamaya başladım, hıçkırarak ağlıyordum. Ağlamamı duyan annem koşarak yanıma geldi “Noldu kız neden ağlıyon” demesine kalmadan külodumdaki kanı gördü ve suratıma okkalı bir tokat attı. O zaman farkına vardım annemin ellerinin ne kadar sert olduğunu, kurak topraklar kadar sertti elleri meğer kalbi de elleri kadar sertmiş hiç bilmiyordum o zamanlar. “Vay anam babam bu kız kirlenmiş, anam napcaz şimdi, vay başıma gelenler” diye bağırmaya başladı. Bense ne olup bittiğini tam olarak anlayamamıştım. Bu kadar kötü ne yapmıştım da annem bana tokat atıp bağırmaya başlamıştı. O sıcak yaz günü kanıyordum annem bağırıyordu ben ağlıyordum.

                     Bir süre sonra annem bağırmayı kesti ve beni karşısına alarak son derece ciddi bir ifadeyle konuşmaya başladı. “Kızım bak bundan sonra çocuk değilsin artık genç kızsın. Artık öyle sokakta çocuklarla oynama faslı bitti. Bu kıyafetleri de atıyoruz hemen bebekleri ve oyuncaklarını da. Artık çocuk değilsin. Hareketlerine dikkat edeceksin. Sakın bize laf getirme seni ellerimle öldürürüm.” Konuşma arasında da transa girmiş gibi sürekli “vay anam babam bu kız kirlenmiş, kız kirlenmiş” diye bağırıp ağlıyordu. Bense hala ne dediğini, neden kirlendiğimi anlayamıyordum. Ama çok geçmeden ne demek istediğini anlayacaktım. Önce tüm şortlarım, kısa eteklerim atıldı onun yerine upuzun etekler geldi. Anneme göre artık korumam gereken bir namusum vardı ve erkeklerden uzak durmalıydım. Maazallah bir adım çıkarsa felaketim olurdu ömür billah kimse beni almazdı sonra ne yapardım. Çok dikkat etmeliydim çok. O günden sonra annem bir daha beni sokağa salmadı. Camın arkasından sokaktaki arkadaşlarımı seyrettim yaz boyu. Günlerim ev işi yapmakla ve dantel örmekle geçiyordu. Anneme göre sokakta oynamak için fazla büyüktüm.

                      Adet olduğum için anneme göre kirlenmiştim. Artık sadece namusunu koruması gereken zavallı bir mahluktan başkası değildim. Bundan sonra hareketlerime dikkat etmezsem başıma gelecekler benim suçumdu. Başıma gelenlerin hepsi benim suçum anne çünkü ben kirliyim öyle kirliyim ki dünyadaki hiçbir sabun bana bulaşan kiri temizleyemez.

22 Ocak 2018 Pazartesi

Çamaşır Suyu

              Annemin elleri. Annemin elleri çamaşır suyu kokardı hep. Sabahtan akşama kadar otelde temizlik yapardı. Bazen gece veya hafta sonu çalıştığı da olurdu. Ben hep yalnız başıma evde onu beklerdim. O gelene kadar gözüme uykuma girmezdi, bazen yemek bile yemezdim tek başıma lokma geçmezdi boğazımdan. Anneme söylediğimde üzülürdü aç kalıyorum diye, söylemezdim o yüzden. Açlıktan ölsem de o gelince ben tokum derdin hep. O ise yüzünde hep o buruk gülümsemesiyle yarım ağız gülümser, çamaşır suyu kokan elleriyle hafifçe başımı okşardı o kadar. Bense annemi benden ayıran bu kokudan nefret etsem de bu kısacık an uzasın saatlerce sürsün diye beklerdim. Ama annem hep yorgundu işten gelince direk yatardı.
             Soğuktu çok soğuktu. Gece daha da soğuk olur bizim oralar.
İnsanın iliğini kemiğini dondurur soğuk. Evde kömür bitmişti o kış soğuk geçmişti ve kış ortasında kömürsüz kalmıştık. İşin kötüsü kömür alacak paramız da yoktu. Babam bir yıldır bizimle yaşıyordu kardeşim daha iki aylıktı. Annem mecburen işe dönmüştü. Tüm gün kardeşime ben bakıyordum. Babamsa tüm günü uyuyarak tüm geceyi içerek geçiriyordu. Bazen kardeşim ağlayınca odasından çıkar sustur şunu çabuk diye bağırırdı. O gece içmeye gitmişti ve evde kardeşimle yalnızdık. Soğuktan üşümesin diye kat kat sarmıştım onu kucağımdaydı ama naparsam yapayım susturamıyordum ağladı, ağladı, ağladı, küçücük bebek çatlayana kadar ağladı. O ağladı ben ağladım sonra sustu kucağımda uzun, sessiz, derin bir uykuya dalmıştı. O vaziyette ne kadar kaldık bilmiyorum ama annem geldi sonra çamaşır suyu kokan elleriyle. Naptın sen diye bağırıyordu avaz avaz naptın sen. O gün annemi son görüşüm oldu. Yıllar geçti ama naptın sen diye bağıran sesi hala kulaklarımda.

           Evimde çamaşır suyu yok biliyor musun. Kullanmıyorum. Bana o eski, sefil günleri, kaçamadığım hatıralarımı canlandırıyor. Koku hafızası böyle bir şey işte. Basit bir çamaşır kokusu beni nerelere götürdü. Annemin elleri çamaşır suyu kokardı.

1 Ocak 2018 Pazartesi

Yüzük

        Selin nihayet Osman’ın ailesiyle tanışacağı için çok heyecanlıydı. Hiç tanımadığı bu insanlara kendini sevdirebilecek miydi acaba? Nasıl insanlardı, neyi sevip,  neyi sevmezlerdi,  huyları nasıldı, en çok neye gülerlerdi, nasıl yemek yerlerdi. Bunların hepsini çok merak ediyordu, onlar hakkındaki herşeyi silbaştan yeniden öğrenecekti. Çok heyecanlandı parmağındaki yüzükle oynamaya başladı. Yüzüğe dokunmak onu sakinleştiriyordu. 

         Annesi babasıyla onu terketmeden önce Selin’e bu yüzüğü vermişti. O zaman altı yaşındaydı daha. Ona göre her zamanki gibi sıradan bir gündü. Beraber kahvaltı yapmışlar, bol bol gülüşmüşlerdi. Annesi bulaşıkları yıkarken o da salonda bebekleriyle oynuyordu. Ne kadar oynadığını farketmemişti bile birden aklına annesi gelmiş ve anne anne diye bağırmaya başlamıştı. Tüm odalara bakmış annesini göremeyince ağlamaya başlamıştı,  akşam babası gelene kadar ağlamaya devam etmişti. Babası gelip de karısı evde bulamayınca deliye dönmüştü. Günlerce babasıyla annesinin eve geri dönmesini beklemişlerdi aylar sonra komşuları Hatice Teyze aracılığla haber alabileceklerdi. Küçük olduğu için ona hiçbir şey anlatmadılar sadece akşam yemekte babası artık annen yok onu öldü bil bunda sonra onun adı bu evde anılmayacak anlaştık  mı küçük hanım demişti. Ama Selin annesini gün geçtikçe daha çok özlüyordu.  Bir yıl sonra okul çıkışı birden annesini gördü karşısında. Sıkı sıkıya sarıldılar, uzun uzun kokusunu içine çekti annesinin. Anne gitme dese de fayda etmedi. “ Selin beni iyi dinle, burda olduğumu sakın babana söyleme kızım tamam mı. Seni çok seviyorum ama o eve tekrar gelemem. Al bu yüzüğü sakın babana gösterme. Şimdi gitmek zorundayım. Üzgünüm canım kızım diyerek “koşarak gitmişti. O günden sonra annesinden bir daha haber alamadılar.  Niye gitmişti, neredeydi, gittiği yerde mutlu muydu hiç bilmiyordu.  Şimdi annesinin burda olmasını çok isterdi. 

           Annesini düşününce hep gözleri doluyordu. Gözlerini ellerini tersiyle sildi ve hazırlanmaya başladı. Bu gece için iki tane elbise seçeneği vardı. Günler öncesinden düşünmeye başlamıştı. Osman çok süslenme diye uyarmasına rağmen süslenmek istiyordu. Aynanın karşısına geçti elbiseleri eline aldı siyah mı yoksa altın rengi parıltılı mı. Biraz düşündükten sonra siyahı seçti sadeydi ama biraz kısaydı Osman bu gece için birşey demez umarım diye düşündü ama yine de giydi.  Makyajını yaptı beline kadar inen siyah saçlarını itinayla taradı. Kapının ziliyle kendine geldi. Gelen Osman olmalıydı.

            Gelen Osman’dı. Onu görünce “off ben sana demedim mi bu kadar süslenme diye bu ne kılık” diye söylendi. Üç günlük sakal yırtık kot ve alelade bir gömlekle gelmişti. Onun bu kadar özenmesine karşılık bu kadar özensiz gelmesine, tavırlarına kalbi kırılsa da ses etmedi. Çantasını alıp çıktılar. Osman’dan buram buram alkol kokusu yayılıyordu. Bu saatte içecek ne var sanki diye düşündüyse de sustu. Dolmuşa bindiler bir saat boyunca hiç konuşmadılar Selin daha önce şehrin bu kadar dışına hiç çıkmamıştı. Mahalleler şekil değiştiriyor, yıkık dökük sıvası dökülmüş harabe gibi evler, öfkeli, umudu kalmamış, yaşamadan yaşlanmış insanlar dolmuş canımdan misafir oluyordu. Karanlık ve Osman’ın sessizliği onu korkutuyordu. Bu derin sessizliği bozmaması gerektiğini bilecek kadar büyümüştü. Son durağa geldiklerinde dolmuş şöförünün pis bakışlarına aldırmadan indiler.


             Biraz yürümemiz gerekecek o topuklularla yürüyebilir misin diye sordu Osman. Sesinde utanç, kaygı, pişmanlık, korku karışımı vardı. Selin yola devam etmeyip geri dönmeyi düşündü o an ama yapamadı içinden bir ses eve dönmen için bir sebep yok diyordu. Çamurlu yollarda, karanlıkta bata çıka Osman önde Selin arkada ilerlediler.  Selin çok yorulmuştu. Nihayet gelmişlerdi galiba. Çıkmaz bir sokağa girdiler sokakta boyalı yek bir ev bile yoktu. Tek katlı yemyeşil boyası soyulmuş altından pembe boyası çıkmış bir evin önünde durdular. Paslanmış bahçe kapısını itti Osman gacur gucur sesler çıkararak kapı açıldı. Bahçenin her yerinde kullanılmamış eşyalar sarkıyordu. Bahçeden çok bir çöplüğe benziyordu. Osman kapıyı çaldı biraz bekledikten sonra yaşlı bir kadın açtı kapıyı, kat kat giyinmişti. Birşeyler söylemek için ağzını açtığında kadının üst dişlerinin olmadığını gördü Selin. Koca bir deliğe benziyordu kadının ağzı ve Selin o delikten kaybolmaktan korktu. Kadın ağzını açmış anlamsız kelimeler söylüyordu Selin Osman’ a baktı ama gözlerinde sadece öfke gördü. Dipsiz bir öfke.

31 Aralık 2017 Pazar

Yeni Yıl

Yeni yıla çok da umutlar bağlamamak lazım aslında. Neticede sadece bir takvim günü değişiyor. Mantıken 31 Aralık ile 1 Ocak arasında bir fark yok. Farkı yaratan bizi algımız. Sanki yeni yıla girince tüm hayatımız değişecek, çok zengin olacağız, kilolarımızı vereceğiz, tüm isteklerimiz gerçek olacak gibi anlamlar yüklüyoruz. Oysaki 2 Ocak gibi tüm pırıltılar sökülüyor, makyajlarımız siliniyor, eski sıradan hayatlarımıza geri dönüyoruz. Tüm bunlara rağmen eski yıla bir göz atma yeni yıl için hedefler koyma açısından güzel zamanlar.

2017 benim için birçok anlamda çok zorlu bir yıl oldu. 10 yıldır beni esir eden işimi bıraktım, ülke değiştirdim, yarım yamalak bildiğim dille kendime yeni bir hayat kurmaya çalıştım, 35 yaşına girdim. Birçok şeye sıfırdan başladım, doğru bildiklerimin yanlış olduğunu öğrendim, hayatta en büyük önceliğimin kendim olduğunu öğrendim. Cesaret etmenin, korkuna rağmen yola devam etmenin yollarını araştırdım. Sen değiştirmek istersen hayatın seni değişmeye zorladığını gördüm. Ama en önemli öğrentim kendim olunca çok güzel olduğumdu. Bazen dik yamaçlara tırmandım, bazen uçurumdan düştüm, kanadım, ağladım, güldüm ve yeni bir yıl başlarken en büyük tememnim çıktığım keşif yolculuğunda kendim olabilmek ve yola kendim olarak devam edebilmek. Tek ihtiyacım sağlık, huzur, aşk, tutku, cesaret, masallar, ilerlemek. Eh para da olsa fena olmaz 😉

19 Ağustos 2017 Cumartesi

Kayıp Giden Zaman

          Arzu eve geldiğinde gece yarısını çoktan geçmişti. Tüm şehir karanlığa gömülmüş derin bir uykunun içindeydi.  Bu saatleri özellikle çok severdi kapıyı açmadan bir an bekledi gözlerini kapattı sessizliği kaybolmasından korkar gibi uzun uzun içine çekti. Apartmana girince topuklu ayakkabılarını çıkardı parmak uçlarında merdivenleri çıktı. Anahtarı delikten geçirirken olabildiğince az ses çıkarmaya gayret etti. Bu saatte Ayşe teyzenin soru bombardımanı ile uğraşmaya hiç niyeti yoktu doğrusu. Bu saatte yalnız başına yapmıştı, yakışıklı sevgilisi neredeydi, kiminle beraberdi, içki mi içmişti, o elbise çok kısa değil miydi? Off kendi kendini Ayşe teyzenin sorularıyla bunaltmıştı. Ben de ona benzemeye başladım galiba diye düşünerek kapıyı açtı. Işığı yakmadan dosdoğru yatak odasına geçti. Sokak lambaları odayı önünü görecek kadar aydınlatıyordu. 


          Yatak odasının ışığını açtı yatağın yanı başında duran boy aynasında kendi şöyle bir baktı. Dağılmış saçlarına, akmış makyajına, tüm yorgunluğuna rağmen hala çok güzel görünüyordu. Kıyafetini son kez süzdü baştan aşağı. Sevgilisi bu gece için özel almıştı. Birlikte kutlama yapacaklardı. Hı tam kutlama oldu herşeyi mahvettim ama başka türlü yapamazdım diye düşündü. Siyah elbiseyi tek hamlede çıkardı üzerinden elbisenin vücudundan kayıp gitmesini izledi. Ayağıyla odanın öteki ucuna fırlattı elbiseyi gözüm seni bir daha görmesin der gibiydi. Çamaşırlarıyla kalmıştı aynanın karşısında son zamanlarda çıkan göbeğine baktı oflayarak elledi. Daha bu sabah sevgilisi öpüp okşamıştı ikisini. Ama o zaman anlamıştı bu sadece hayallerinde olabilecek bir mutluluktu. Sevgilisinin gözlerine bakınca çok korktu ve o an kararını verdi. Bu çocuğu doğuramazdı, anne olmak için hazır değildi. Sütyenin kopçası takılmıştı ve açılmak bilmiyordu. Tüm sinirini kopçadan çıkarırcasına bağırmaya başladı lanet olası diye. Bağırırken birdenbire aynanın önüne çökerek var gücüyle ağlamaya başladı. Hangisi için daha çok ağladığını bilmiyordu. Yalnızlığına mı, yeni sonlandırdığı hamileliğine mi, asla doğmayacak çocuğuna mı, elinden kayıp giden zamana mı bilmiyordu. 


          Toparlanması zaman aldı. Nihayet ağlaması bitip kendine geldiğinde pijamalarını giyip salona geçti. Şehrin ışıklarını seyretmeye başladı. Nasıl da güzelsin böyle neden bu kadar canımı acıtmana rağmen senden bir türlü kopamıyorum diye söylendi. Bir süre sessizlikte dışarıyı izledi içini çekerek. Saate baktı üç olmuştu. Artık geç olmuş yarın iş var yatsam iyi olacak diye düşünerek yatmaya gitti. Yorganı kaldırdığında gördükleri karşısında ne yapacağını bilemedi. Minik bebek ayakkabıları ve yanına iliştirilmiş küçük bir not kağıdı duruyordu. Notu eline aldı miniğimizin ilk ayakkabıları sizi çok seviyorum birlikte mükemmel bir aile olacağız yazıyordu. 

18 Ağustos 2017 Cuma

Özlemek

          Papatya gibisin beyaz ve ince eziliyor ruhum seni görünce. Ayşe bir yandan toz alıyor bir yandan da bu şarkıyı mırıldanıyordu. İşe o kadar dalmıştı ki telefonun çaldığını duymadı bile. Vitrindeki süsleri tek tek indirdi nazikçe kırılmasınlar diye. Öpüşen bebekleri eline aldı o kadar tatlılardı ki onlara her baktığında gülümsemeden edemiyordu. Camlı bölmenin tozunu aldı. İtinayla önce dantel örtüyü serdi güzelce sonra tek tek dizdi süsleri uzaktan baktı beğenmedi tekrar yerlerini değiştirdi. Vitrinin güzel olduğuna kanaat getirince eserine uzun uzun baktı. İşi bitince saatlerce temizlik yapmaktan yorulan belini doğrulttu. Şimdi güzel bir türk kahvesi iyi gider diye düşünerek mutfağın yolunu tuttu. 


          İki ölçü kahve koydu fincana suyunu ilave ederek kısık ateşte güzelce pişirdi. Kahveyi şekersiz içmeye alışmıştı ama çayı illa tek şekerli seviyordu. Ortalığı mis gibi bir kahve kokusu sardı. Yanına dün yaptığı kurabiyeden iki tane koydu balkona çıktı. Kahveyi masaya koydu sardunyalarını hanimiş benim güzellerim diyerek okşadı. Çiçeklere değen parmak uçlarını kokladı kokuyu içine çekti. Oturdu kahvesinden bir yudum aldı. Oh iyi yoruldum bugün koptu bacacıklarım diye gerindi. 


         Masada duran torunun fotoğrafını aldı eline uzun uzun sevdi onu. Özlemi dayanılmaz boyuttaydı. İnsan birini hiç görmeden, hiç koklamadan, hiç sarılmadan da bu kadar sevebiliyormuş demek ki güzel kuzum benim diye okşadı fotoğraftaki güzel kızın buklelerini. Torununu doğduğundan beri sadece iki kez görmüştü. İlkini doğduğunda hastanede ikincisi ise ilk doğumgününde. O fotoğrafta işte o güne aitti. Kızı anne düzgün giyin beni utandırma demişti. O güne özel alışverişe çıkmış tezgahtar kızdan yardım istemişti. Siyah pantolon ve beyaz ipek bluz almıştı. Ayaklarını acıtacağını bilerek topuklu ayakkabılarını giymiş hafif de makyaj yapmıştı. Torununa hediye olarak kendi ördüğü kazağı ve kızının çocukken en sevdiği oyuncak olan ayısını götürmüştü. Kızı hep oyuncak ayıyla uyurdu. Ah eski günler diye hüzünlendi. Kaderde özlemek de varmış demek ki. Buğulanan gözlerini sildi uzaklara baktı ağlamamak için. 


        O esnada telefonun sesini duydu. Salondaki telefona yetişemedi arayan kızıydı. Hayırdır diye düşündü. Tekrar aradı ilk çalmada açıldı telefon. Anne çok üzgünüm diye ağlıyordu kızı anne beni affet. Ayşe ilk başta ne olduğunu anlayamadı. 

           - Handan iyi misin yavrum Gamze'ye bişey mi oldu?  

            Kız ağlamaktan konuşamıyordu. 

           - Handan iyi misin kızım.

           Telefonun diğer ucundan sadce hıçkırık sesi duyuluyordu. Zar zor affet beni anne dedi ve telefon sessizliğe gömüldü. Ayşe tekrar ulaşmaya çalışsa da başaramadı ne o gün ne de sonrasında. Elinde telefon uzaklara bakakaldı. 

11 Ağustos 2017 Cuma

Çaresizlik

          Annemin annesi oldum sonunda. Sanki o küçük bir bebek ve ben ona sürekli ne yapması ne yapmaması gerektiğini söylüyorum. Bütün anne kız ilişkileri mi şekil değiştirir zamanla yoksa bizimki mi bozuldu anlamadım. Tek bildiğim artık bu durum çok canımı sıkmaya başladı. Bana annelik yapmadığı gibi ben ona annelik yapıyorum. 

 

          Geçen gece çok fazla içmiş kendini kaybetmiş bardan hiç tanımadığı bir adam onun telefonundan beni aradı gece saat üçtü. Hemen koşarak gittik Serdar'la. Bizimki ayakta duramıyor körkütük sarhoş. Hayatımda hiç bu kadar utanmamıştım onu böyle görmekten. Zorla arabaya bindirdik yol boyunca konuştukça konuştu sürekli babamı kötüledi. Bitmedi babamla derdi yıllardır. Bunları tek nefeste söyledikten sonra sustu Esra.


          Babanla annen evli mi diye sordu Salih.


         Esra uzandığı koltuktan hafifçe doğrularak cevap verdi. Hayır evli değiller boşanalı yıllar oldu. 


           Ne zaman boşandılar? Sen kaç yaşındaydın boşandıklarında?

           Esra o günlere dönmek istemiyordu. Cevap vermeden uzun süre bekledi. Konuşmak için cesareti topladı boğazını temizledi 18 yaşındaydım ben boşandıklarında 17 yıl oldu dedi.

            Neden boşandılar sen nasıl etkilendin? Boşanmadan önce nasıl bir ilişkileri vardı?

            Bunları konuşmak zorunda mıyız?

            Evet konuşmak zorundayız.

            Konuşmasak.

            Emin misin konuşmak istemediğine.

            Evet. 

            Neden konuşmak istemiyorsun ne oldu seni bu kadar etkileyen? 

            Esra yine sessizliğe gömülmüştü. Salih'i bu durum sıkmaya başlamıştı artık. Her hafta terapiye gelmesine rağmen hala bir arpa boyu bile yol alamamışlardı. Konu her defasında babasına geliyor ama Esra tek kelime bile etmiyordu babası hakkında. Annesiyle boşandıklarını bile bu hafta yeni öğrenmişti. Duvardaki saate baktı seansın bitmesine beş dakika kalmıştı. Daha fazla zorlamanın alemi yoktu bir sonraki seansta bu konu hakkında daha çok zorlamalıydı. 

             5 dakikamız kaldı Esra söyleyecek başka şeyin yoksa bitirebiliriz dedi. 

          Genç kadın kımıldamadan uzaklara bakıyordu. Salih masasını toplayıp bir sonraki hastasının notlarını incelemeye başlamıştı bile.

         Esra ayağa kalktı hepsi benim suçum dedi ve arkasına bile bakmadan çekip gitti. Salih arkasından bakakalmıştı. 

            Esra anlatamazdı biliyordu kimseye anlatamazdı. O kadar pişmandı ki buraya geldiğine. Anlatamayacağını bile bile gelmişti yine de. Ne ummuştu ki? Kim yardım edebilirdi ona hiçkimse. Sokağa çıktığında temiz hava yüzüne çarptı. Derin derin nefes aldı. Gözyaşlarını elinin tersiyle sildi.  Elinin titremesini durduramıyordu. En yakın bara girdi ve kendine bir içki ısmarladı.


          

17 Temmuz 2017 Pazartesi

Ayşe'nin Hikayesi

          Sabahın ilk ışıkları vururken uyandı Ayşe. Yıllardır hep erken kalkmaya alışan bünyesi istese de sabahları uyuyamıyordu. Anneannesi o daha küçücük bir kızken hep üstüne güneşi doğurtmayacaksın erken kal erken kalkan yol alır derdi. Nedense yaşlı kadının birçok söylediği şeyi uygulamasa da bu sözünü kulağına küpe yapmış ve vazgeçemediği alışkanlığı olmuştu. Yataktan daha herkes uyurken kalkar upuzun saçlarını uzun uzun tarar, gözkalemini çeker, rujunu sürer, itinayla giyinir güne öyle başlardı. Her gün bu kadar süslenmesi ilk evlendiği yıllarda kocasının garibine gitmişti. Bütün gün evde oturuyorsun hanım ne diye süsleniyorsun böyle dese de zamanla alışmış ses çıkarmamaya başlamıştı. Günlük ritüelini her sabah sürdürdü ne hamileyken ne de lohusayken bile vazgeçmedi. 


          Yataktan kalkınca ilk iş perdelerini açtı havaya baktı şöyle. Pırıl pırıl bir güneş insanın için ısıtıyordu. Gülümsedi güneşi görünce pencereyi açtı sabahın o taze, ferah biraz da nemli kokusu odayı doldurdu. İçene çekti tadını çıkardı sabahın. Sabah ritüelini tamamlayıp mutfağa geçti, kahvaltıyı hazırlamaya başladı. Oğlunun en sevdiği pankeklerden yaptı, kızı için yumurta haşladı, eşine omlet yaptı. Patatesleri kızarttı, çayı demledi. Hepsini salondaki masaya taşıdı bir güzel hazırladı sofrayı bahçesinden mis kokulu pembe güllerden koymayı da ihmal etmedi. Sıra ev ahalisini kaldırmaya gelmişti.


            Oğlu çok zor kalktığı için ilk onu kaldırmaya gitti. Kapısına vurdu oğlum Alim hadi kalk sana en sevdiğim pankeklerden yaptım diye seslendi. Sonra kızının odasına geçti kapı hafif aralıktı içeri girmeden seslendi kızım Filiz hadi kalk ancak hazırlanırlanırsın. Sonra eşine seslendi hadi kalk bey çaylar soğumasın. 


           Herkese seslendikten sonra mutfağa gidip çayları doldurmaya başladı. Büfeden herkesin en sevdiği bardağı aldı. Eşi için ince belli bardak çay demli olacak iki şekerli. Oğlu için büyük cam çay bardağı şekersiz. Kızının en sevdiği kupasını aldı üstünde hiç tanımadığı admların fotoğrafı vardı kim bunlar diye sorduğunda anne boşver onlar sana göre değil demişti kızı. Ailede bir tek babaları şekerli içiyordu Ayşe şekersiz içme konusunda ısrar  etse de bir çay keyfim var ona da karışma diyordu her seferinde. Çocuklar babalarının çay keyfiyle dalga geçmeye bayılırlardı. Şeker atmasalar bile çayı uzun uzun karılştırır rengini görmek için bardağı uzatıp bakarlar, içtikten sonra oh çekerlerdi. Babaları ise ne zaman büyüdünüz de benimle dalga geçmeye başladınız keratalar daha dün küçücüktünüz diye tatlı sert azarlardı çocukları. Ayşe aman bey üstüne gitme çocukların derdi hemen. Tamam tamam çocuklarına da birşey söyletmezmiş diye karısının yanağını okşardı usulca. Onların bu hali çocukların çok hoşuna gider kıs kıs gülerlerdi. 


          Ayşe çocuklardan ses gelmeyince tekrar seslendi. Haydi çocuklar geç kalacaksınız. Sonra tekrar seslendi hala ses yoktu. Çocukların odalarına gitti kızının kapısı hafif aralıktı zaten usulca itti kapıyı kızım geç kalacaksın diye söylenmeye başladı. Kızın yatağı hiç bozulmamış gibi duruyordu. Yatağa yaklaştı kimsenin yatmadığını gördü. Dehşete kapıldı birden kızı yoktu. Sabah erlen çıksa duyardı kesin nereye gitmişti. Oğlum kardeşin yok diye bağırark oğlunun odasına koştu kapıyı açtı. Onun yatağı da öylece duruyordu. Dehşet içinde kocasına doğru koştu öyle ya belki onun çocukların yokluğuyla ilgili bir açıklaması olabilirdi. Odaya geldiğinde kocasının da olmadığını gördü. Hepsi birden nereye gitmişti. Salona gitti kahvaltı sofrasına baktı. Hiç birşey ellenmemiş sofra hazırladığı gibi duruyordu. Kadın sandalyeye çöktü ve ağlamaya başladı. Bir yandan hıçkıra hıçkıra ağlıyor diğer yandan nerdesiniz diye bağırıyordu. Kendini o kadar kaptırmıştı ki ağlamaya kapının açıldığını duymadı bile. 


           Ağlama seslerini duyan Filiz koşarak yanına geldi. Anne noldu neden ağlıyorsun diye sordu. Ayşe hıçkırıklar arasında ne kocam var ne çocuklarım nereye gittiler biliyor musun diye sordu. Filiz anne ben kızın Filizim dese de kadın hayır sen benim kızım değilsin Filiz değilsin o yok burda bak en sevdiği kalvaltıyı hazırladım ama yok nerde biliyor musun diye bağırıyordu. Filiz anne kendine gel babam bizi terk etti, abim de geçen sene öldü bir tek ben kaldım dedi belki bininci defa bıkkınlıkla. Filiz'in bu sözleri yaşlı kadını dehşete düşürmeye yetmişti. Hayır sen benim kızım değilsin yalan söylüyorsun benim oğlum ölmüş olamaz diye ağlıyordu şimdi. Anne ilaçlarını yine mi almadın kaç defa söyledim sana bunları düzenli içmezsen faydası olmaz diye söylenerek banyoya ilaçlara bakmaya gitti. Tam tahmin ettiği gibi annesi bir tane bile ilaç içmemişti. Off anne off napcaz seninle böyle.


          Kadına ilaçlarını getirdi sakinleştirip ilaçlarını içirerek yatağına yatırdı. Kadın hala benim oğlum ölmüş olamaz nerede o söyleyin gelsin en sevdiği pankekten yapsın çağırır mısın diye söyleniyordu. Filiz annesini yatırdıktan sonra salona geldi sofrayı toplamaya başladı annesi tıpkı eski mutlu günlerdeki gibi harikalar yaratmıştı. Eline çok sevdiği kupasını aldı içindeki çay buz gibi olmuştu. Birden ağlamaya başladı kendini durduramıyordu artık. Anne nerdesin diye ağlıyordu şimdi. Anne nereye gittin.