blog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
blog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Eylül 2020 Çarşamba

Waiting My Sister


The whole family is gathered waiting for her. We have been waiting for her for days, months and years without getting tired, and we are waiting for her by growing our hopes for her to come. My mother opens the door, we are all together because of father’s seventieth birtday party. All family are here, brother, sister, their children, aunt, cousins, uncle. Only one person is missing, my sister. We didn’t see for ages. She never came any meeting or called us. We don’t know where she is or what is she doing but we have a hope about she came and joining us one day. My mum says she’ll come this time, we talked two days ago and she said i’ll come here this time and her voice sounded so precise. She missed us so much. We are passing to the dinner table. Mum prepared the dishes, all of them are fathers favorites. cold appetizer, hot appetizer, meat, fish, pasta are all on table. She’s putting meat on my plate and i said i don’t eat meat i’ve been vegan for ages but she doesn’t accept this and looks at my face with a blank expression, she doesn't care what I say. She continues to distribute the food to other plates. Life flows, everyone is eating with joy, pretending to be happy. When the meal is over we quietly move to the next room. Mum is start to talking about her.
“She was such a beautiful child when she was a kid that when we walked down the street, people stopped us and loved her. Under her beauty lived a lonely stubborn girl. As a child, she did not like anyone, she would retreat to her room when someone came home, and she would not come out no matter what. Once time her auntie came an tried to kiss her but she started to scream and didn’t talked us for days.
My mother keeps telling stories about my sister. The same stories that I have listened to thousands of times, and now memorize every word of my mother, using the same words, in the same order after dinner at every meeting. I pretend to listen and look out the window. The house in front of us was demolished and no construction has yet begun in its place. For now, that area seems to belong to children. They are chasing the ball. I quietly watch the games. I want to join with them, freely chasing ball on the streets, but this is a futile request, I have to stay here and wait for my sister, listening to the same stories at family gatherings.
“This time she would definitely come, ”says my mother. She finished her story. ”She promised, she said I don't want to miss my father's birthday. Maybe she's out of business or someone has stopped her from coming at the last minute. She's been working very hard these days.” My mother's eyes are moist, I realize she avoids eye contact with us, especially me. Whenever i look at her she turns her eyes the other way.
"Let's cut cake then," she says enthusiastically. We cut cake and eat quietly without talking. After that, everyone is leaved at home. Another time, my mother says, don't worry, she will definitely come. She was very upset that she did not come. Maybe we are too crowded to avoid confrontation. If promised, she will come for sure. She kisses us all one by one. They stay alone with my father. They continue to live with our ghosts in that house where our childhood passed.

Once I caught my mother alone. I asked about that night. “Mother, isn't it difficult for you to continue living in that house. What happened that night, why did my sister run away? " Instead of answering, she quietly looks away for a while. After her eyes get wet, she said in a low voice, “Why would it be difficult, dear, you all have memories in this house. “Then it gets up and goes. I'm trying to test my memory, I can't remember how hard I try. Why was my sister gone? "My life, I want to live as I want", I just remember this from that night. And the slamming of the door. We've been waiting since that day. How many springs have passed, how many winters we have had, how many New Year's, how many birthdays have passed.

I wake up with the ringing of the phone in the morning. She says she came yesterday, a holiday joy in her voice. She missed all of us very much, she could not come out of business at the last minute, she apologized a lot, she will definitely come to meet next time. She specifically asked you, she missed you so much, she wanted to see you next time. She said kiss for me. I was going to go to the market, you know, Sunday is set up on Tuesdays, I gave up going at the last minute and I saw your sister at the door. Good thing I didn't go or I wouldn't be able to see it. Your father is also very happy to come. She said let's be together next time. I'm trying to share my mother's joy, but I can't be in vain.
I know I have an older sister away, I am hearing from my mother. It's as if our life has stopped and we have nothing left to do but wait for it. I want her to come, and I am happy that she is the only survivor of the family that surrounds me like this poison ivy. I can't get mad at her. I'm not sure I want him to come anymore. I'm tired of waiting. I get dressed and go to work, walking the usual way, the only thought in my mind is will the next meeting come?


7 Temmuz 2020 Salı

Eski Fotoğraflar


              Hale yatağın hemen yanı başındaki çekmecelerden başladı işe. Çıldırmışçasına en üstten en alta doğru giderek içlerinde ne varsa hepsini döktü yere. Bu kadar eşyayı tekrardan kimin toplayacağını düşünmeden atarken sadece fotoğrafları yatağın üstüne doğru fırlattı. Odanın ortasında dağ gibi büyüyen eşyalara aldırış etmeden gardıroba geçti. En üst raftaki fotoğrafların olduğu kutuyu çıkardı yatağa doğru attı. Karton kutunun kapağı fırlatmanın hızıyla birlikte cama doğru fırlarken yerlerinde duramayan birkaç fotoğraf da gün yüzüne çıkmıştı bile. Özellikle bunca yıldır özenle saklanmasına rağmen unutulmuş, kenarları kıvrılmış çok eskilere ait anılar barındıran ikisi kadının dikkatini çekmeyi başardı. Yavaşça yatağın kenarına oturarak her ikisini de eline aldı. İlkinde gencecik hali karşıladı onu. On beşinci yaş gününe ait bir resim. Çarpık dişleri henüz düzeltilmemiş, saçlar simsiyah, kaşlara el değmemiş, teni ise güneş kreminin henüz icat edilmediğini kanıtlarcasına kararmış. Yüzünde hüzünlü bir gülümseme. Babası tarafından terk edilmiş genç kızın bastıramadığı hüznü. Daha fazla bakmak istemiyordu eski haline. Çok zaman geçmişti üzerinden. Babasına olan kızgınlığı bile zamana yenik düşmüştü. Hangi kin sonsuza kadar güdülebilirdi ki eninde sonunda bitmesi gerekiyordu. 

Elindeki ikinci fotoğrafa geçti. Üniversite mezuniyeti. Sırtında cübbe, avukat olmuş. Gururlu. Kendini bekleyen hayattan bihaber. Kozasından çıkmaya korkan ürkek bir kelebek o zamanlar. Saçlar tam olarak sararmasa da rengi açılmış, kaşlar dönemin modasına uygun olarak incecik. Off diye sesli nefes verdi elindekileri fırlatıp atarken. Eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yağardı. Off hemen ananem gibi konuşma, bit pazarıymış falan filan, ne var sanki senin ondan farkın var mı şu haline bak yapayalnız eski fotoğraflar içinde ne arıyorsun bu saatte, çekmeceleri boşaltmak işe yaradı mı, giden sevgilini geri getirdi mi, onunla çekilmiş fotoğraflarını yanlış yerde aramıyor musun sence, hepsi telefonundadır kesin tek tuşla sil at, bu kadar kolay, peki bunları o kadar kolay değil mi geçmişten kurtulmak.
              Tutmaya çalıştığı iki damla gözyaşı yanaklarından aşağı doğru süzülürken telefonu açtı ve fotoğraflara bakmaya başladı. Çoğunluğu Serkan oluşturuyordu. Tatilde, evde, arabada, plajda, yatakta, yanak yanağa, el ele çekilmiş farklı açılardan binlerce poz. Nerde o eskinin otuz altılık pozları nerde şimdininkiler diye sayıkladı.


17 Mart 2020 Salı

Sanki


Sanki içine aniden bir his gelir ya durup dururken öyle bir şeydi bu. Salonda oturmuş kahve içiyordu, sütsüz, şekersiz her zamanki gibi. Pencerenin dışlında bir hayat vardı, insanlar koşturuyor, kuşlar uçuyordu. Göç mevsimi yaklaştı havalar soğuyor, siz de terk edin bizi güzel olan ne varsa gitsin. Kalalım burda tek başımıza diye söylendi. Bir an gözlerini kapattı gökyüzündeki kuşlar gibi özgür olmayı diledi, başını alıp gitmeyi, bambaşka bir zamanda bambaşka bir yerde sıfırdan başlamayı diledi. Ne olduysa işte o anda oldu. İç içe geçmiş binlerce anın toplamı o an. Telefon çaldığında hala gözleri kapalıydı, uçmayı hayal ediyordu, sonsuzluğa doğru kanat çırpmayı. Hayırdır diyerek telefona koştu.
“Hacer Hanım’la görüşecektim.”
“Buyrun benim. Siz kimsiniz.”
“Ben Özel Salı Hastanesinden arıyorum efendim. Serdar Güzelyurt’un yakını mısınız acaba?”
“Evet eşim olur kendisi. Ne oldu iyi mi?”
“Nasıl söylenir bilmiyorum.”
“Direk söyleyin ne söyleyecekseniz. Dolandırmadan.”
“Sabaha karşı hastanemize getirmişler. Geldiğinde bilinci kapalıydı. Acilde ilk müdahalesi yapıldı.”
“Ne olmuş, kaza mı geçirmiş, şimdi nasıl?”
“Bilmiyorum efendim. Kaza bulgusuna rastlamadık, bilinci yerinde değildi geldiğinde ama sabah kendine geldi. Şeyy. Sorun şu ki kendisi hiçbir şey hatırlamıyor.”
“Nasıl.”
“Buraya gelebilirseniz detayları görüşebiliriz.”
“Tamam.”
Hacer telefonu kapattıktan bir süre sonra elinde telefon camdan bakmaya devam etti. Kocası hiçbir şey hatırlamıyordu demek. Ne olmuştu acaba, gece eve gelmediğini hatırladı birden. Ondan önceki gece de gelmemişti. Alışmıştı bu duruma nicedir sorgulamıyordu artık nerde olduğunu. Sehpada duran düğün fotoğraflarına kaydı gözü. Bunu toplamayı unutmuştu demek, gözünden kaçmış demek. Stüdyoda çekilmiş arka fonda yanan bir şömine var. O koltukta oturmuş, yüzünde koca bir gülümseme, Serdar arkasında ayakta, eli karısının omzunda. Eller birleşmiş, suratlar mutlu. Klasik düğün fotoğrafı, gülen yüzler. Peki ya sonra. Güzel bir düğün, pahalı son moda gelinlik, pırlanta takılar mutlu bir evlilik için yeterli miydi? Tek kişilik yalnızlıkla baş edemezken bunca sene iki kişilik yalnızlıkla nasıl başa çıkmıştı. Yavaşça sehpaya doğru yürüdü ve çerçeveyi eline alarak içinden fotoğrafı çıkardı. Tek hamlede paramparça yaptı. Tek bir damla gözyaşı bile akmadı. Yatak odasına gitti, dolaptan valizi çıkardı ve eşyalarını yerleştirdi itinayla. İşi bitince son kez baktı odaya ve yürüdü. Yirmi yıl önce tek bir valizle geldiği bu evden yirmi yıl sonra yine tek bir valizle ayrılıyordu. Kapının dışında durdu, derin bir nefes aldı. Üzerinden geçen kuş sürüsüne baktı. Kuşlar uçuyordu, yüzünü gülümseme kapladı uzun bir süre sonra. Arabasına bindi. Özgürlüğe doğru sürdü direksiyonu. Nasılsa hatırlamıyordu olanları, tekrar hatırlamanın anlamı yok diye geçirdi içinden kuşlarla birlikte yol alırken.

3 Mart 2020 Salı

Evlilik


              Ayşe geçen gece yaşadıklarının kötü bir rüya olmasını dileyerek uyandı. Yavaşça gözlerini açtı, korkarak sol elini havaya kaldırarak göz hizasına getirdi ve birden gözlerine açtı. İşte oradaydı, tam karşısında. Nasıl da parlıyordu, göz alıcıydı doğrusu. Hayal kırıklığıyla elini rastgele yatağa doğru bıraktı. “Nasıl da evet dedim inanamıyorum. Ama hepsi Burcu cadolozunun yüzünden bir de en iyi arkadaşım olacak güya. Kalabalığın içinde punduna getirdi onun sayesinde evlenme teklifini. Benim müdürüm. Eren’in müdürü, ailelerimiz, arkadaşlarımız herkes ordaydı. Nasıl hayır diyebilirdim ki. Ah Burcu seni bir yakalarsam. Hepsi senin suçun. Aileler de girdi işin içine. Off şimdi ben nasıl söyleyeceğim istemediğimi.” Söylenerek yataktan çıktı çıkmasına ama yatağa yatıp kaybolmak istiyordu. Telefonun çalmasıyla hayallerinden sıyrılarak gerçek dünyaya döndü.
              “Aşkım günaydın. Yatakta mısın, uykucu seni. Nasıl da severmiş benim aşkım uykuyu. Canım benim dün gece hiç uyuyamadım heyecandan. Sen de durumlar nasıl. Çok işimiz var bugün. Ben müdürle konuştum bugün erken çıkacağız tamam mı? Bir an önce başlamamız lazım düğün hazırlıklarına. Şimdi ilk önce gelinlikçilere gitmemiz lazım. Şöyle bol dantelli, uzun kuyruklu, kabarık, kat kat olsun diyorum ben. İşleme de olsun tabii. Daha kına gecesi var. Şimdi düğünlerde iki üç tane gelinlik değiştirmek moda. O da balık modeli olsun senin vücuduna tam gider. Saçını da topuz yaparız. Güzel yüzün ortaya çıkar.”
               “Eren.” Diyerek birkaç kez araya girmeye çalışsa da başarılı olamadı. Adam iki dakikada tüm gelinlik modellerini, mağazalarını saymıştı bile. Zor da olsa ondan kurtularak telefonu kapattı. Hızlıca hazırlanarak işe doğru yola koyuldu.
              İşe gittiğinde kimseye görünmeden özellikle de Eren’e görünmemeye çalışarak direk masasına gitti ve kafasını bilgisayara gömerek çalışmaya başladı. Ama çalışması pek mümkün olmadı. Telefon çalıyordu. Ekranda onun adını görünce yüzünü buruşturdu.
              “Benim müstakbel nişanlım nasılmış bakalım.”
              “Ölüyorum.”
              “Heyecandan tabi di mi. Ben de hiç uyuyamadım heyecandan aşkım benim. “
              “Aşkım demesek artık. Hiç hoşlanmıyorum biliyorsun. ”
              “Tamam aşkım. Ne diyeyim ne diyeyim.”
              “Eren benim seninle ciddi bir şey konuşmam lazım. Öğlen müsait misin buluşalım mı?”
              “Ne konuşacaksın aşkım şimdi söyle.              Yoksa hamile misin, baba mı oluyorum. Allah biliyordum işte biliyordum. Dün gece o yüzden o kadar durgundun demek. Aşkım benim ya inşallah kız olur inşallah. Senin gibi güzel olsun. Off hemen bu haberi herkese vermem lazım. Baba oluyorum, baba oluyorum. Bundan daha güzel haber olmaz. “
              “Eren, Eren dinle beni Eren.” Ne kadar uğraşsa da sesini duyuramadı. Of ben ne yapacağım şimdi ahh diye sinirle fırlattı telefonu. Kafasını öne eğmiş düşünürken yukarıdan gelen seslerle irkildi.
              “Oo Ayşe bu güzel haberi neden bizden saklıyorsun. Hem düğün hem bebek yakında desene, kızım sen var ya çok fenasın, bir de arkadaş olacaz, bizden bile sakladın inanmıyorum sana, neyse hayırlı olsun, bak bebek kız olursa adını ancak Burcu koyarsanız seni affederim yoksa hayatta affetmem, kızım ben senin en iyi arkadaşın değil miyim benden bile sakladın yuh.”
              Kafasını yavaşça kaldırdı, tüm ekip arkadaşları tepesine dikilmiş hem haberi kendilerinden gizlediği için kızıyor hem de tebrik ediyordu. Of Eren of diye bağırmak istedi ama iyi insan bu kendisinden önce aşkım diyen sesini yankılandı kulaklarında.
              “Aşkım”
              “Eren, ne işin var burda.”
              “Sen beni dünyanın en mutlu insanı yaptın, ben de sana sürpriz yapmaya geldim. İyi yapmamış mıyım? Bunlar senin için.    “Elindeki kırmızı gülleri uzatırken Ayşe içinden çığlıklar atarak çiçekleri kafasına geçirmemek için zor tuttu kendini.
              “Kırmızı gülden nefret ettiğimi biliyorsun.”
              “Aşkım benim nasıl da güzel. Canın tatlı, tuzlu, ekşi hangisini çekiyor. Hadi söyle gidip hemen alayım. Sen söyle yeter ki ben hemen yetiştiririm aşkıma. “Tüm ekip başlarına toplanmış meraklı gözlerle onları izlerken müdürleri geldi yanına. Onları tebrik edip işine geri dönmesiyle herkes masasına dönüp çalışmaya kaldığı yerden devam etti. Ayşe evlenmek istemediğini açıklayamadığı gibi bir de hamilelik meselesi çıkmıştı durduk yerde. Öğlene doğru tekrar telefonu çaldı.
              “Aşkım.”
              “Ne var Eren. Hani bana aşkım demeyecektin.”
              “Pardon aşkım. Canın ne çekiyor söyle. Hadi seni yemeğe götüreyim. Bizim ekip, sizin ekip hep birlikte kutlama yemeğine çıkalım ne dersin. Arkadaşlar o kadar istediler ayıp olmasın şimdi. Güzel günümüzde yanımızda olmak istiyorlar işte. Ben birazdan geliyorum merak etme zaten hep birlikte olacağız.”
              Yemek boyu Eren anlattı da anlattı. Gelecek planlarında, çocuklarının doğum şeklinden, gideceği okuldan, hafta sonları hangi aktiviteye gideceğine kadar hepsine karar vermişti. Düğün planları da hazırdı. Düğünün olacağı mekânı tutmuştu bile. Günü çok önceden almış, davetiyeleri baskıya vermişti.  Oturacakları ev belliydi zaten, kocaman evi vardı. “Hem annemlerin alt katı annem bakar bebeğimize ne güzel bakıcı derdi de yok. Çok şanslısın valla. Hemen ikinciyi de yaparız. Sonra ara vermeden üçüncü. Beraber büyüsünler.” O anlattı Ayşe şişti adam bir türlü susmak bilmiyordu. Ellerinin titremeye başladığını sol gözünün seyirdiğini hissediyordu. Midesinden boğazına doğru öfke dalgası büyüyerek yukarı doğru çıkıyordu. Herkes sakince yemeğini yerken Eren anlatmaya devam ediyordu. “Kız olacak benim bebişim adı da Muazzez olacak tıpkı babaannesi gibi.” Bu sözler bardağı taşıran son damla olmuştu. Elindeki su dolu bardağı karşısında oturan nişanlısına doğru fırlatırken bağırmaya başladı.
              “Yeter. Yeter artık. Bir sus adam bir sus Allah aşkına bir sus. Yeter.”
              “Aşkım.”
              “Aşkım deme bana. Sabahtan beri seninle konuşmaya çalışıyorum. Beni dinlemiyorsun ki. Bır bır bır ancak konuşuyorsun. Sus bir adam sus. Ben hamile değilim ayrıca seninle evlenmek de istemiyorum anladım mı beni. İstemiyorum seni. Çık git hayatımdan çık git. Sana katlanamıyorum, senden tiksiniyorum anladın mı beni. Beni dinlemiyorsun bile. Ortalığı velveleye verdin.”
              “Aşkım otur sen sinirlenme bebeğe zarar gelmesin aman.”
              “Hala bebek diyor ya hala bebek diyor. Bebek falan yok. Sen uydurdun bebek diye hamile değilim ben. Al bu yüzüğü sana katlanabilen birine verirsin ama o kişi ben değilim.” Yüzüğü sertçe parmağından çıkararak Eren’e doğru fırlattı.
              “Heyecandan bunların hepsi heyecandan. Şimdi hamile ya o heyecanlı tabi. Normal. Çok normal. Hepsi üst üste geldi. Düzelir ama. “ diyerek Ayşe’nin peşinden aşkım diyerek koşmaya başladı.

             


28 Ocak 2020 Salı

Son An


              Gökdelenin çatısından aşağı doğru bakarken üzerinde bulunduğu son anlarda ne hissetmesi gerektiğini bilemiyordu. Üzülmeli miydi yoksa nihayet bunu yapabilecek cesareti kendinde bulabildiği için sevinmeli miydi kararsızdı. Kafasını kaldırdı gökyüzüne baktı. Gri, koyu kapkaranlık bir gökyüzü vardı. İçi bulandı. Tam o anda kendi gibi acaba kaç kişi daha canına kıymak için beklemekteydi. Bir an o insanları düşündü, onları oraya getirecek nedenleri. Bir insan neden kendi canına kıymak isterdi, hangi nedenler onu buna iterdi. Yetersizlik derdi karısı kuşkusuz. Yetersizsin sen işte, her zaman yetersiz oldun. Evlendiğimizde de böyleydin hala böylesin. Annesi ne derdi peki. Biricik oğlunun burda gökdelenin tepesinde son nefesini vermek için beklediğini bilse? Üzülürdü kuşkusuz sonuçta ana yüreği dayanamaz, hele kendi anası asla dayanamaz biricik oğlunun üzülmesine. Ama işte o amalar getirmemiş miydi bunu oraya. Paşam benim aslan parçamlarıyla büyütülen bu koca insan yavrusu hayata, gerçek hayattaki kurtların arasına karışınca görmüştü aslına korkak bir kediden farkı olmadığını. Her an annesinin o bildik, tanıdık kokusuna sığınmak istemişti. Göğüslerine kafasını yaslayıp hep yaptığı gibi orada avunmak. Ama hayat zordu, annesi yoktu yanında, tek başına mücadele etmesi gerekiyordu önüne çıkan çakallarla, kurtlarla.
              Düşüncelerinden gelen telefonla sıyrıldı. Pantolonun cebinden çıkardı göz ucuyla baktı arayana. Patronuydu. Sıkıntıyla üfledi. Son anda, hayatının son anında sesini duyması gereken kişi o mu olmalıydı? Açıp açmama konusunda karasızdı. Çok değil beş dakika sonra tüm bunları geride bırakıp gidecekti. Öyleyse ne gerek vardı telefonu açmanın. Açmadı. Telefon susmadı bir daha aradı ısrarla. Açana kadar bundan kurtuluş yok anlaşılan diye düşündü açayım da kurtulayım.
              “Sezai nerdesin oğlum. Senden istediğim raporları da hazırlamışsınız.”
              “Hazırladım Mehmet Bey. Dün gece mail attım.”
              “Tamam şimdi gördüm. Nerdesin sen.”
              “Ben biraz hastayım, yatıyorum, bugün gelemeyeceğim.”
              “İyi.” Diyerek kapatmıştı telefonu çalışanın nesi olduğunu sormadan. İyi bari bunu da atlattık en azından benim arkamdan üzülüp ağlamayacak biri diye fısıldadı telefonu gökdelenin çatısından aşağı doğru atarken. Kuş gibi hafifledi birden. Ben de böyle düşeceğim kuş gibi, telefon nasıl düştüyse öyle. Aşağı baktı. İnsanlar yollarda bir o yana bir bu yana savruluyordu. Hayat bildiğin gibiydi. O almasa da akmaya devam edecek. İnsanlar üzülecek, kırılacak, yorulacak ama yine de yollarına devam edecekti kuşkusuz.
              “Bıktım artık bu hayattan bıktım. Gidecek yerim yok, hayatta kimsem yok. Ne yapacağım bilmiyorum.” O ses de nerden geliyor. Sezai kimin konuştuğunu anlamak için etrafına baktı. Tam yanındaki duvarda beyaz elbise giymiş kırmızı saçlı bir kadından geliyordu ses. Üzerine çıktığı duvardan atlayarak indi ve kadına doğru yürümeye başladı.
              “Sen de kimsin böyle?”
              “Dur atlama.”
              “Yaklaşma yoksa atlarım”
              “Ben Sezai. Şurdan atlamak için geldim. Beraber atlayalım istersen.”
              “Komik mi?”
              “Değil evet” Öyle demesine rağmen kadının ilgisini çekmeyi başarmıştı Sezai. Kadın da duvardan atlayarak indi ve Sezai ile yere çömelerek oturdular. Sessizliği ilk kadın bozdu.
              “Sen, sen neden atlayacaktın.”
              “Bilmem, sıkıldım hayattan.”
              “Ne demek sıkıldım. İnsan sıkıldı diye canına kıymaya kalkışır mı hiç.”
              “Ya sen.”
              “Gidecek yerim yok, işim, hayatım. Hepsi üst üste geldi.”
              “Hep öyle olur zaten.”
              “Bana gel istersen.”
              “Komiksin.” İkili bir süre hiç konuşmadan oturdular. Sanki kafalarında ikisi de ayrı ayrı ne yapacağını bundan sonra ne olacağını tartıyor gibiydi. Karar vermek de kolay olmamıştı ama uygulamak daha zordu sanki.
              “Bir kahve içmeye ne dersin?” Sezai aralarındaki sessizliği bozdu.
              “Kahve mi?”
              “Evet neden olmasın”
              “Hadi gidelim.”
              “Hem konuşuruz.”
              “Konuşuruz.”
              İkisi birden aşağı, insanların arasına doğru yürürken hafiften bir yağmur başlamıştı. Kadının elinden tuttu, tam düşecekken son anda yardım etti. Onun masmavi gözlerinde ufacık bir umut ışığı yakaladı. Hayatı yaşamaya değer kılan en ufak bir umut ışığı. Kadın kalktı, gülümsedi. Beraber hayata karıştılar.



26 Mart 2019 Salı

Kaçış

İlk taşı kim attı, kim kurdu ilk kırıcı cümleyi, kim hesap vermeden çaldı bahçedeki tüm erikleri, kim vazgeçti ilk kurduğu çocukluk hayallerinden, kim ilk telefonu eline aldı da aramaktan vazgeçti, bu uzun mesafeleri kim koydu aramıza bilmiyorum. Bu soruların cevaplarının hiçbirini bilmiyorum. Sorular, sorular, bitip tükenmeyen, arsız sorular. Anlaşılan kaf dağına kaçsam da bu sorulardan kaçış yok. Aramızda olanlar artık bir oyuna dönüşmüştü. Aldım verdim ben seni yendim oyunu. Çocukken oynadığımız oyunlar kadar masum olmayan, sonunda illa ki birimizin canının yandığı oyunlar.çocukken böyle oyunlar oynardık yaz boyu, birbirimizi iterdik her oyunun sonunda. Kovalamacalar kavgayla biterdi. Babam da bıkmıştı bu kavgalardan artık en sonunda sizi ayıracam artık, biriniz dedenizin yanına gidecek bir ay biriniz burda kalacak, sonra değiştireceksiniz yerlerinizi diye tehditler savuruyordu. Biz de çaresiz ilk başta bu uyarılara kulak asarak sessizliğimizi koruduk sonra ise en ufak bir olayadan tartışma çıkarmaya devam ederdik. Benim kazağımı niye giydin, benim elbisem nerede, ayakkabılarım çamur içinde, o küpeleri sevgilim almıştı takamazsın falan filan. Babam o yazdan sonra bizi tehdit emedi bir daha, çünkü evden gitmişti. Bir sabah aniden kalktı ve eşyalarını toplayarak kayıplara karıştı. Annem bunun geçici olduğunu, genelde orta yaş üstü erkeklerde görülen bir sendrom olduğunu ve eninde sonunda geri geleceğini düşünüyordu ama annemin dediği gibi olmadı. Babam yerine boşanma kağıtları geldi eve. Ayrıca oturduğumuz evden çıkmamız gerektiği, artık bize para vermek istemediği yazıyordu kağıtlarda. Belki yazmıyordu ben uydurdum onları, babam hiç söylemedi bunları avukatlar aracılığıyla duyduk olanları.

Evi terk ettik, anılarımızı, çocukluğumuzu o evde bırakarak şehrin ücra bir semtinde iki odalı bir ev tuttuk. Selin’le anneme destek olmaya çalışıyorduk elimizden geldiğince. Annem tekrar çalışmaya başladı ama memnun değildi halinde. Anlıyorduk, gece on ikiden sonra tekrar külkedisine dönen sindirella gibiydi. Derken hayatımıza o girdi. Annemin olanca zayıflığını sırtalayacak, onu ayağa kaldıracak bir kahraman. Ya da biz öyle görüyorduk. Kahraman kısa sürede evimize yerleşti ve şehre gelen her yabancının yaptığı gibi olayları başlattı. Selin duramadı evde. Her zamanki gibi dikbaşlı, bildiğini okuyan Selin aldı başını gitti bir gün. Ben kaldım, terk edemedim annemi, yapamadım, içim el vermedi onu bu izbe yerde bir başına bırakmaya. Kaldım da ne oldu sadece izledim, annem yavaş yavaş bildiğim, tanıdığım kadın olmaktan çıkarken ben sadece oturdum çaresiz gözlerle onu izledim. Annem adı altında tüm kanı emilmiş sadece posası kalmış bu kadın bir gün kalan son damla gücüyle beni evden kovmasaydı eğer hala o evde yaşamaya devam ediyordum muhtemelen. Ama artık yuvadan atılan her yavru kuş gibi benim de kendi kanatlarımla uçma vaktim gelmişti. Gelmişti gelmesine de bu nasıl olacaktı. Bunca yıl, bunca yıl dediğim tam tamına otuz yıl boyunca bir şekilde annesine annelik yapmak zorunda kalmış, evden dışarı adımını atmamış bu insan bozuntusu nasıl olacaktı da kendi ayakları üzerinde durmayı başaracaktı. Selin’i aradım bir süreliğine kendi hayatımı kurana kadar beni misafir edip edemeyeceğini sordum. Sadece kısa bir süre dedi. Kısa bir süre insan hayatında toplam kaç yıla tekabül eder bileniniz var mı? Ben bilmiyorum ama Selin biliyordu. Sadece bir ay sonra beni kapı dışarı etti. Artık iş bulmuştum, kiramı ödeyebilirdim, ona yük oluyormuşum.

Hayat planlar kurarken başımıza gelenlerse eğer benim en başında çocukken planlarım neydi acaba. Düşünüyorum, düşünüyorum ama bulamıyorum bir türlü. Selin’in vardı hep planları ve gördüğüm kadarıyla hepsini başarmış. Bense sadece durmuşum, takvim yaprakları bir bir eksilirken benim kaderim hep aynı kalmış. Oysa demirbaş zannederdim kendimi bir zamanlar, annemin vazgeçemediği demirbaşı, biricik kızı. Ama vazgeçti, hem de o kadar kolay olduki bu vazgeçiş, canımı acımasına bile fırsatım olmadı.

Şimdi üzerinden onca zaman geçtikten sonra Selin’le aramızda çok kötü olaylar yaşandı, kötü sözler, hakaretler, kırılmalar, suçlamalar, küsmeler. Ben onu kaçmakla suçladım en çok o da beni salak olmakla. Ben de kaçsaymışım, o tımarhanede aklı olan bir saniye bile kalmazmış, ben nasıl dayanmışım bunca sene. Haklıydı belki, gidememin, kalmanın acısını ondan çıkardım yıllar sonra, akrebin en sonunda zehrini kendine akıtması gibi ben de onca yıl içimde birikmiş zehri en yakınım olan kardeşime akıttım. Belki ölmedi ama ağır yaralandı. Tekrar iyi olur muyuz bilmem. Hem zaten iyi olmak nedir ki bilmiyorum. Ben hiç iyi olmadım ki.





12 Mart 2019 Salı

Gerçek Nedir?


Hakikat neydi, nerde gerçek bitiyordu nerde yalan başlıyordu Aslı artık bilmiyordu. Unutmuştu yalansız geçen günlerini. Yalan söylemek daha doğrusu kendi deyimiyle gerçeği saklamak onun vücudunun herhangi bir uzvu gibi olmuştu. Nasıl midemiz biz onun farkında olmasak da her yediğimizi kötü de olsa iyi de olsa ayırt etmeden öğütüyorsa onun beyni de kolaylıkla yeni bir yalan üretiveriyordu. Düşünmeden, aniden oluyordu, karşıdaki kişi o kadar inanıyordu ki Aslı’nın doğruyu söylediğine, şüphelenmek akıllarına bile gelmiyordu. İç sıkıntısından kurtulmak ister gibi derin bir nefes aldı. O kadar derin nefes almıştı ki ciğerlerinin temiz havadan patlayacağını düşündü. Öğlen yemeği için ofisin hemen yakınındaki parka gelmişti. Bugün hiç iştahı yoktu. Yemek yerine sadece kahve almıştı yakınlardan. Kahveden bir yudum aldı, burnuna kahve kokusu yerine karton kutunun kokusu geldi. Efe’ye ne zaman bu kokuyu söylese, saçmalıyorsun nasıl burun varsa sende artık, tazı gibisin mübarek koku falan yok, sen uyduruyorsun derdi. Aklına Efe’yle yaptıkları son kavga geldi. Tadı kaçtı, kaç gün oldu hala aramamıştı. Kahveyi içmekten vazgeçti önce ama üşümüştü, kokuya aldırmadan bir daha denedi. Sıcacık kahve boğazından midesine doğru akarken bari tadı güzel olsaydı diye düşündü. Karton kutuyu iki eliyle birlikte sararak üşüyen ellerini ısıtmaya çalıştı. Parkta etrafına bakındı, köpek gezdiren pembe montlu kadın haricinde hiç kimse yoktu. Kim çıksın bu soğukta, aklı olan evde kalır diye söylendi.
“Gerçek nedir sence?” Aslı bir anda duyduğu soru karşısında irkildi. Kimin konuştuğunu anlamak için etrafına bakındı ama kimseyi göremedi.
“Boşuna bakma etrafına göremezsin, sadece düşün şimdilik ben anlarım, ağzını kıpırdatma. Ancak zamanı gelince beni görebilirsin.” Diye devam etti. Aslı hem şaşırmış hem de korkmuştu. Kalkıp gitmeyi düşündü, tekrar etrafına bakındı yardım isteyebileceği kimse var mıdır diye ama sadece biraz önce gördüğü pembe montlu kadın vardı, o da köpeğin peşinden baya uzaklaşmıştı. İçinden bir ses oturması gerektiğini söylüyordu, kıpırdamadan oturmaya devam etti.
“Gerçek nedir Aslı?”diye sordu tekrar. “Benim kim olduğum önemli değil” Aslı sesin ne düşündüğünü okumasına şaşırmıştı. Düşüncelerini kontrol etmeliydi.
“Senin gerçeğin ne, sen kimsin?”
“Bana sıfatlarını sayma, gerçek özün ne, seni sen yapan en önemli etken, onu söyle bana”
“Ben iş bağlarım, her işi çözerim” diye düşündü Aslı.
“Nasıl?”
“Herkesin bir fiyatı vardır?”
“Senin fiyatın ne?”
“Benim fiyatım yok” kızmıştı Aslı.
“Tamam kızma, verdiğin cevaplar yanlış. Biraz düşün bakalım, tekrar görüşeceğiz nasılsa” bunları dedikten sonra ses gözden kayboldu. Aslı’nın canı sıkılmıştı, kimdi bu ses daha önce hiç sormadığı soruları sormuş, kafasını karıştırmıştı. İyice üşüdüğünü fark etti ve hızlı hızlı yürüyerek ofise gitti.
Masasına geçti, bilgisayarını açtı, ofis sıcacıktı ama hala içi üşüyordu. Yarın vereceği teklifin dosyasını açtı ve dünkü toplantıda karar vermedikleri birkaç detay üzerinde çalışmaya başladı. Ekranda sayılar gidip gelirken her zamanki gibi şirket çıkarları doğrultusunda sayılarla fark edilmeyecek şekilde oynama yaptı. Aslında değişiklik ilk bakışta anlaşılmasa da uzun vadede yaptığı bu değişiklik sayesinde şirkete oldukça para kazandırıyordu. Bu sayede zaten kariyer basamaklarını ikişer üçer tırmanmıştı kısa sürede.
“Aslıcım hazırladın mı teklifi?”
“Erman Bey bitirmek üzereyim. Her şey planlandığı gibi mi?”
“Daha iyi hatta.”
“Güzel, ne zaman biter. Adamlarla toplantıya girmeden son kez göz atmak istiyorum. Bu arada seninle konuşmak istediğim bir konu var. Biliyorsun Adnan Bey bu ay sonunda ayrılıyor, onun yerine müdürlük görevi için senin adını önermeyi düşünüyorum ne dersin, yapabilir misin sence?”
“Tabii ki Erman Bey, her göreve hazırım.”
“Aferin kızım. Hadi sen işine dön. Yine konuşuruz.” Aslı heyecanlanmıştı. İçindeki neşeyi saklamadan işinin başına döndü.
“O kadar heyecanlanma bence.” Duyduğu ses karşısında Aslı’nın gülümsemesi yüzünde dondu. Konuşan öğlenki sesti, demek gerçekmiş diye düşünmüş.
“Beni hayal mi zannettin, en azından sayıların kadar gerçeğim.”
“Git başımdan, ne istiyorsun benden?”
“Gerçeği istiyorum” dedi ve kayboldu. Aslı ise ellerinin titremesine aldırmadan klavyenin tuşlarına daha sert basarak çalışmaya devam etti.
Bir ay boyunca Aslı bir daha o sesi hiç duymadı, duymadığı için de aynı şekilde çalışmaya devam etti. Bu arada hazırladığı teklif sayesinde şirket çok büyük bir karla girdiği ihaleyi aldı, Adnan Bey emekli oldu, onun yerine Aslı müdürlük görevine getirildi. İşler yoğun bir şekilde akarken Aslı bu işi neden yaptığını sorgulamadan aynı yoğunlukla çalışmaya devam etti. Onun müdürlüğünü kutlamak için yemek organize edildi. Yemeğin olacağı gün işten erken çıktı, artık müdür olduğuna göre kimseden izin almasında da gerek yoktu. Kuaföre gitti, saçını, makyajını yaptırdı ve giyinmek için evine gitti. Bu gece için siyah, kolsuz, göğüs dekolteli, vücuduna oturan kısa bir elbise seçmişti. Küçük siyah elbise hayat kurtarır dedi aynada kendisine bakınca. Son günlerde biraz kilo alsa da hala çok güzeldi. Kıvrımlı vücudu giydiği elbiseyle daha çok belli oluyordu. Topuz yaptırdığı saçlarıyla açılan boynuna Efe’nin doğum gününde aldığı zümrüt kolyeyi taktı. Aynada kendine son kez baktı, hazırdı.
“Aynaya bakınca kendini tanıyabiliyor musun?” Aslı duyduğu ses karşısında irkildi. Bu gecemi mahvetmene izin vermeyeceğim, defol git başımdan diye bağırdı.
“Konuşmana gerek yok, ben düşüncelerini okuyabiliyorum.”dedi ses sakince.
“Defol git” diye bağırdı. “Ne istiyorsun benden?”
“Sadece soruma cevap vermeni? Gerçek nedir Aslı.”
“Gerçek neye inanıyorsak odur”
“Bu dediğine inanmamı beklemiyorsun herhalde. Ben senin gerçeğini soruyorum. Gerçek Aslı kimdir.” Sesin pes etmeye niyeti yoktu.
“Gerçek gerçektir. Onun gerçek olduğunu hissedersin bir şekilde”
“Peki yalan, bugüne kadar söylediğin yalanlar.”
“Ben yalancı değilim, yalan söylemedim kimseye bugüne kadar.”
“Gerçekleri söylememek yalan değil midir?”
“Ben saklıyorum sadece ama onun görünmemesi gerçekten var olmadığını göstermez. Bilgi saklamak, yalan değildir. Yalan olmayan olayları olmuş gibi söylemektir. Ben şirket çıkarları doğrultusunda sadece bazı gerçekleri saklıyorum. Yaptığıma yalan diyemezsiniz.”
“Bakıyorum yaptığının kılıfını hazırlamışsın, bu sayede müdür oldun zaten değil mi? Gerçekleri saklayarak ama unutma hiçbir gerçek sonsuza kadar gizli kalamaz. Şimdi kazandığını düşünebilirsin ama foyan çıkacak meydana. O zaman ne yapacaksın?”
“Git başımdan. Ben yanlış yapmadım. “
“Aynaya bak, gözlerinin içine. Gerçek orda saklı işte.” Ses birdenbire kayboldu, tıpkı güneşi görünce sisin dağılması gibi.
Aslı’nın kendini toparlaması zaman aldı ama bu gece onun gecesiydi. Zaferini kutlamalıydı ne olursa olsun. Ayakkabılarını giydi ve yemeğin yapılacağı yere gitti. Gece boyu ekibiyle birlikte yemek yedi, dans etti, eğlendi, zaferini kutladı, sesi ve ona söylediklerini dikkate almadan.

Şirket Aslı’nın hazırladığı veriler doğrultusu da projeyi yürütüyordu. İşler neredeyse plana uygun, kusursuz bir şekilde ilerliyordu her zamanki gibi. Ama bir sabah Aslı uyandı ve işe gelmedi, aradılar ama bir türlü ulaşamadılar. O güne kadar bir kere bile izin almayan Aslı’nın işe gelmemesi herkesi çok şaşırtmıştı. Ertesi gün de gelmedi, bir sonraki gün de. Tam bir hafta geçti üzerinden ve Aslı tekrar işe geldiğinde farklıydı. Neredeydin diye sorduklarında sadece hastaydım diyebildi. Oysa gerçeğin peşine düşmüştü. Kendi gerçeğinin peşine.

6 Şubat 2019 Çarşamba

Çöp

                                            ÇÖP

Çöp dolu beynim tıpkı annemin evi gibi. Hiçbir eşyasını atamaz o kullanılsın veya kullanılmasın hepsini saklar mutlaka zamanı gelir bir gün der ben kızınca. Kızıyorum bu duruma evine gidiyorum dolaplar dolusu eşya, ne yapacaksın bu kadar eşyayı at rahatla diyorum ama kızım bunlar lazım olur bir gün, elaleme mi gidip isteyeyim lazım olunca, ellalalem ne der sonra. Elalem elalem elalem bıktım artık bu laftan. Hiç farkettiniz mi birden fazla tekrarlayınca kelime anlamını yitirip saçmalalaşıyor. Deneyin bak çok komik. Komik olan diğer bir konu da annemin bu saklama tutkusu, ev yoğurt kabı dolu. Bense hemen atarım onları hiç saklamam. Onları saklamakla mı uğraşacağım. Ben unutamam o yüzden beynim çöp gibi. Unutmak aslında rahatlatıcıdır, unutursun biter gider artık o olayın, anının senin için bir anlamı kalmaz. Ama hatırlamak azap doludur, her seferinde aynı olayı tekrardan yaşarsın, o duygular seni esir eder ilk günkü gibi. Arkadaşlarım bana fil hafızalı der bu özelliğim yüzünden. Mesela ilkokulda öğretmeninin giydiği takım elbiseyi, içine giydiği gömleği, kravatı hala hatırlıyorum ne lazımsa bana bu bilgi. Belli aralıklarla giydiği takım elbiseyi değiştirirdi, yeni takım elbisesini giydiği ilk gün çok garip gelirdi bana sanki alıştığım, sevdiğim öğretmenin gitmiş yerine yeni bir öğretmen gelmiş gibi olurdu. Ama bir süre sonra alışırdım hem insan nelere alışmıyor ki.

Kadın son cümlesini yazdıktan sonra bir süre durdu, gözlerini kapattı düşüncelere daldı. Aklına ilkokulda annesinin diktiği kırmızı kloş etek geldi. Ne kadar severdi o eteği, özellikle de o etekle kendi etrafında dönmeyi, eteğin uçları o döndünce dalgalanır tıpkı bir semazen gibi hareket ederdi. Şimdi bu anı hatırlayınca gülümsedi. Ah çocukluk, ne masumduk o zamanlar diye hüzünlendi. “Merve hanım bir dakika gelebilir misiniz?” Daldığı düşüncelerden bir anda sıyrılarak masasından kalktı. Eteği biraz sıkıyordu belini tam kapatamamıştı sabah giyinirken, öğlen yemeğinden sonra iyice şişen karnıyla patlayacak gibi duruyordu. Çağıran altında yeni işe başlayan Gizem’di. Bu kızı kendi gençliğine çok benzetiyordu. Aynı hırs, aynı çalışma azmi onda da mevcuttu. Ama kız aynı zamanda kendisinin olmadığı kadar uyanıktı. Nesil farkı diye düşünüyordu bu durum için. Yeni nesil farklı, onları bizim eski usul, alışılmış yöntemlerle çalıştıramayız, yeni yöntemler geliştirmemiz lazım demişti geçen ay yapılan son yönetim toplantısında. Toplantı için gittikleri ultra lüks otelin havuzunda güneşlenirken insan kaynakları direktörüyle bu konu üzerine düşünmüşlerdi. Adam bu yıl içinde emekli olmayı planlıyordu ve yerine geçmesi muhtemel adaylardan biri de Merve’ydi. Ben bu neslin sabah dokuz akşam beş işlerinde uzun süreli çalışmak istediklerini düşünmüyorum. Daha farklılar bizden, biz ev alalım, birikim yapalım, geleceğimizi kurtaralım derdindeyken onlar yeni yerler görelim, heyecan yaşayalım, keşfedelim, deneyim kazanalım derdindeler. O yüzden sürekli iş değiştiriyorlar oysa biz öyle değildik biz de çalıştığın kuruma bağlılık ön plandaydı, bir şirkette işe başladın mı ordan emekli olacağın gözüyle bakardın. Şimdikiler ise emekliliği düşünmüyorlar gibi. Onlardan verim alabilmek için yeni taktikler geliştirmemiz gerektiğini düşünüyorum demişti. Adam ise değişikliğe sıcak bakmıyordu. Alışacaklar, burası kurumsal bir yapı, belirli kuralları var, onlar farklı bir nesil diye yıllardır uygulanıp verimliliği kanıtlanmış kuralları yıkamam efendim, bir zahmet onlar uyum sağlasın o kurallara, beğenmeyen gider bu kadar basit. Etrafta bu kadar işsiz varken kimsenin kaprisini çekemem kusura bakmasınlar, işlerine geliyorsa diyerek Merve’nin fikrine karşı çıkmıştı. Merve adamı içten içe eski kafalı bulsa da nasıl olsa gidecek diye üstelemedi. Onun koltuğuna oturmaya en yakın aday olarak bu aşamada sivrilik yapmanın alemi yoktu.

Gizem’in yanına gittiğinde ona hazırlaması için vermiş olduğu raporu bitirdiğini gördü. “Haydi laptopunu al da masama gel detaylara birlikte bakalım.” Diyerek masasına yöneldi. Gizem de elinde laptop onu takip etti. İkisi tüm dikkatlerini önlerindeki açık excel dosyasına vererek çalışmaya başladılar. Gelecek ay yapılacak verimlilik toplantısı için hazırlık yapıyorlardı. Kriz başlar başlamaz toplu işçi çıkaran ilk şirketlerden biri olmuşlardı ve bu durum insanların tepkisini çekmişti. Şimdi az eleman ile verimliklerini arttırdıklarına üst yönetime ispat etmeleri gerekiyordu. Merve her zaman rakamlar yalan söylemez derdi. Bir çok bölümde gereksiz yere işe alınmış ve ne işe yaradığı belirsiz bir  sürü eleman vardı, aslında biz sadece onları çıkardık, göreceksiniz fazlalıklardan kurtulunca verimimiz de arttı böylece. Önemli olan çok işçi çalıştırmak değil varolandam tam kapasite yararlanıyor olmak, gerçek verimlilik budur. Sunum için hazırlanan metinde bunlar yazıyordu. İkili çalışırken telefon çaldı. Merve kısa bir süre sonra konuştuktan sonra mailine gelen videoyu tıkladı sinirle.

“Evet sayın seyirciler şu an yanımda geçen hafta x şirketinde çalışırken kalp krizi geçirerek hayatını kaybeden M.K.’nın acılı babası var. Konuyla ilgili ne söylemek istersiniz?”
“Biliyorsunuz bu firmada kriz sonrası toplu işçi çıkarımı oldu. Keşke kızımı da çıkarsalardı en azından hayatta olurdu. Eleman azaltılınca verimlilik adı altında kalanların üstüne daha çok iş yükü bindirmeye başladılar. Yaklaşık on iki saate varan çalışma süreleri oluyordu. Söyleyin bana kim bu kadar çalışmaya ve sürekli artan stres yüküne dayanabilir. Kurumsal şirketler günümüzün modern kölelik yuvalarıdır. Bugün ben kızımı kaybettim ama başka anne babaların canı yanmasın diye sonuna kadar hakkımı aramaya devam edeceğim.”

Videonun devamında şirketin genel müdürlük binasının önünde protesto için bekleyen kalabalığın görüntüsü vardı. Ellerinde pankartlar sessizce bekliyorlardı. Merve daha fazla izlemeye dayanamadı ve videoyu kapattı. Gelen maili tekrar okudu. Buna açıklayacak cevabın yoksa burda yerin yok yazıyordu büyük harflerle. Ekrandan gözlerini alamadan donup kaldı.

18 Ekim 2018 Perşembe

Geçip Giden Zaman

              Daha ne kadar canım acıyabilirdi ki. Zaten günlerdir dipteyim. Dipte en dipte en ufak bir ışık hüzmesinin bile giremediği zifiri karanlıkta tek başımayım. Çıkamadım çıkmak da istemedim aslında. Aşk ne kadar büyük olursa acısı da o kadar büyük olur derlerdi de inanmazdım başıma gelene kadar. Hiç olmaz denen başıma geldi de öğrendim. Aşk nedir bilmezdim vuruldum, yanmak ne demekmiş bilmezdim yandım, acıdan nefessiz kalıp ölmek isteyip ölememek ne demekmiş anladım. Anladım da dinmedi acım kalmadı takatim.

                  Geçer diyor daha önce sevenler, unuturmuşum zamanla, zaman herşeyin ilacıymış. Ama ben unutmak istemiyorum, tek bir hatırayı bile hatırlamak istiyorum. Aşığın yüzü en büyük hediye değil mi maşuka. Neden unutayım o zaman, nedir bu unutma çabası. Ben hatırlamak ve bu acının içinde kavrulup yok olmak istiyorum. Çare aramıyorum derdime, biliyorum çaresini. Acın çok taze oynama, kanatıp durma diyorlar bırak kabuk bağlasın. Böylesi daha iyiymiş. Ama ben oynuyorum, kanatıyorum, bilerek daha çok acıtıyorum. İstiyorum ki daha çok acısın daha çok kanasın onunla dolu her bir hücrem acıtan yok olana kadar kavrulsun belki bir parça huzur bulur ruhum. 


                   Kaç gün oldu saymadım günleri. Her gün bir diğerinin aynı zaten. Sabah kalak acı bir kahve iç, giyin, işe gel, çalış, eve git, yat. Yat ama uyuma hatta gözlerini bile kırpma. Kırpma gözlerini ki gitmesin sevgilinin hayali gözlerinin önünden. Unutma yüzünü aldığın her nefes boyunca hatırla. Zaman geçiyor gecenin karanlığında hıçkırıklarım saatin tik taklarına karışıyor. Başka ses yok nefes yok sadece ben varım bir de acım. Gerçekten böyle bir acı zamanla geçer mi? İnanamıyorum. Peki geçse bile ben aynı insan olarak kalır mıyım yoksa değişir miyim? Çocuk gibisin insan sürekli seni koruyup kollamak ihtiyacı hissediyor demişti bana bir seferinde. Vapurdaydık ben martılara simit atıp eğleniyordum. Neden öyle dediğini anlamamış gülmüştüm o da bana bakıp gülmüştü. O an dünya gülmüştü sanki. İki çay söylemiştik esen rüzgara inat içimizi ısıtmıştık elele. Buz gibi olmuştu elleri, kış boyunca hiç ısınmazdı. Elleri benim için ulaşılmaz bir dağ gibiydi, hep soğuk, hep güçlü biraz da zorba. O eller korumuştu beni yıllarca, fırtınalarıma göğüs germişti, ne zaman ayaz kesse koynumda hayata dönmüştü. Bu kış kim ısıtacak ellerini. Giderken ona ördüğüm kazağı almamış. Daha birçok hatırayı da bana bırakmış sanki hava almaya gitmiş de geri gelecekmiş gibi. Ama biliyorum bu gidişin dönüşü yok. Sabah olmak üzere. Birazdan insanlar uyanacak, hayat başlayacak. Sıcacık evlerinde birbirlerini günaydın diyerek öpecekler, kahvaltı yapacaklar gülerek. Çocuklar okula, büyükler işe gidecek. Yanımdan akıp gidecek insanlar hiçbiri ne kadar yaralı olduğumu fark etmeden geçip gidecekler. Ben hayatta herşey yolundaymış gibi yapıp çalışacağım, kahve içip müdürün yeni arabasıyla ilgili dedikodu yapacağım, belki yapılan esprilere güleceğim, yemek yiyeceğim, eve geleceğim sonra akşam olunca. Anahtarı deliğe sokacağım ve evin yalnızlığı yüzüme çarpıcak tokat gibi. Eve attığım ilk adımla birlikte yükleneceğim acımı gece boyu sessizlikte ta ki gün doğumuna kadar. Kaç gün doğumu geçer bilmeden bu acının üstünden.