evlilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
evlilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Haziran 2020 Pazartesi

Düğün Hazırlıkları


              Esra sabah yataktan baş ağrısı ile uyandığında saat sekizi biraz geçiyordu. Yataktan hiç çıkmasam biraz daha uyusam diye geçirdi içinden ama yapması gereken işleri düşününce yatmanın şu an için iyi bir fikir olmadığına kanaat getirdi. Usulca kalktı yataktan, hemen başucunda bekleyen pembe pelüş terliklerini geçirdi ayaklarına. Terliklerin yumuşaklığı halihazırdaki uyuşuk bedenini daha da gevşetti. Yatağa oturur halde uzun uzun esnedi. Kahve içmeden uyanamayacağım galiba diyerek vücudunu yataktan zorlukla ayırarak mutfağa yöneldi. Dolabın kapağını açarak kahve paketlerini yokladı, içlerinde en sert olanı ayırarak kahve makinasına iki ölçek koydu ve kahveyi demlemeye bırakacağı esnada çalan telefonun sesiyle yerinden sıçrayarak sese doğru yöneldi.


              “Esra”
              “Efendim aşkım.”
              “Neredesin”
              “Evdeyim daha yeni kalktım ne oldu?”
              “Ne demek ne oldu. Bugün bir sürü işimiz yok mu benim tatlı sevgilim hepsini unuttun mu yoksa. Perde bakacağız, koltuk takımı, gelinlik, damatlık bir sürü üş. Ha bu arada akşam annem yemeğe bekliyor.” Öf diye geçirdi içinden yüzünde ekşi bir ifadeyle itiraz etmeye çalıştı ama nafile sevgilisi durmak bilmiyordu.
              “Annem dedi ki biz çok gençmişiz orası doğru ben henüz kırk bile olmadım daha otuz dokuzum. İyi mobilyadan anlamazmışız hele perdeden falan bizim işimiz değilmiş onlar. En iyisi bunu büyüklere bırakmak gerekirmiş. Bugün annemde bizimle gelecek. Hem gelinlik için de yardımcı olur. “
              “Ne demek annem bizimle gelecek Harun. Biz çocuk muyuz? Koskoca insanların.” Kahveden yayılan iştah açıcı koku yavaşça tüm odaya yayılırken zihni çoktan sevgilisinden, annesinden uçup bambaşka diyarlara doğru uçuşmuştu. İki sene önceki Bodrum tatilini hatırladı. Daha bir aylık sevgiliyken beraber gitmişlerdi. Baş başa kumsalda el ele yürüyüp denizde yüzmüşlerdi. Ben kahve insanı değilim demişti her sabah kahve içmeden uyanamayan Esra’nın aksine sabah kahvaltı için indikleri otelin açık büfesinde omletin üstüne peynir onun üstüne domates salatalık üstüne üç çeşit reçelle tabağını doldurmaya çalışıp diğer yandan da aşkım sen de şu börekleri al tabağına derken. O ise adamın tabağına tiksintiyle bakarak direk kahve almak için yanından uzaklaşmıştı. İki yıl boyunca yaptıkları tek tatil oydu zaten.
              “Aşkım orda mısın?”
              “Buradayım ne oldu?”
              “Annem gelsin mi evet demek mi bu uzun bekleyiş. Yazık kadına sonuçta biricik oğlu evlenecek. Hem sen de çok yoruldun bırak bize yardım etsin.” Kahve olmuştur diye düşündü sevgilisinin sesini duymak istemiyordu şu an. Ama kıpırdayamadı. Salonun camına başını yasladığı yerden sokakta amaçsızca koşturan insanları seyretmeye koyuldu. Balayına gidecek paramız yok, sonuçta evleniyoruz, yeni mobilyalar, beyaz eşya, yemek takımı, gelinlik hem gelinlik kaç para sen biliyor musun? İstersen giymeyeyim gelinlik. Yok aşkım öyle demek istemedim. İstedin işte. Bıktım senin bu pintiliğinden. Ben pinti değilim tutumluyum. Hem annem var, ona bakmak zorundayım. Beynindeki ses susmak bilmiyordu.
              “Aşkım son bir şey daha var?”
              “Ne var Harun?” sesi tahmininden daha yüksek çıkmıştı.
              “Annem diyor ki gelinlik için masraf yapmayın. Esra kızım benim gelinliğimi giyiversin. Kaç yıllık terziyim ben tam onun üzerine göre ayarlarım. Bir gece için boşa masraf ateş pahası gelinlikler. Ne dersin aşkım bu akşam nasılsa yemeğe geleceksin denersin üzerinde. Hadi ama uykucu hadi kalk bir sürü işimiz var daha.”
              “Yeter Harun kapat. Yeter. Kahve içmek istiyorum. Susmanı istiyorum. Annenin gelinliğini istemiyorum. Annenin her işimize burnunu sokmasını istemiyorum. Ben gelmiyorum bugün sen git annenle hallet tüm işleri.”
              “Aşkım saçmalama. Senin kafan düzgün çalışmıyor tabi onca heyecandan hadi git bir kahve iç kendine gel.” Esra daha fazla dinlemek istemiyordu bu genç irisi görünümlü ana kuzusunu. Tek kelime etmeden telefonu kapattığında adam hala konuşmaya devam ediyordu. Parmağındaki ucuz nişan yüzüğüne baktı, baktıkça gözünde teneke parçası kadar değersizleşti. Sol elinin parmaklarıyla yüzüğü kendi etrafında döndür ve çıkardı. Camı açtı. Soğuk hava yüzüne çarpınca içi titredi bir an. Avucundaki yüzüğü beşinci kattan aşağı bıraktığında tek istediği derin bir nefes almaktı. Oh şimdi gidip kahvemi içebilirim dedi mutfağa doğru yürürken çalan telefonun sesini duymuyordu bile.

12 Mart 2020 Perşembe

Sona Geldik


Aysel derin bir nefes aldı. Hakim son kararı açıklamak üzere herkesin ayağa kalkmasını istemişti. Biraz önce oturduğu sandalyeyi ayağıyla yavaşça iterek ayağa kalktı, sırtını dikleştirerek hakimi dinlemeye başladı. Kulakları uğulduyordu. Nihayet bitmişti, boşanmışlardı galiba ya da o öyle anlamıştı. Hemen sevinemedi, sanki zaman durdu o an, dünya dönmeyi bıraktı, küçük bir boşluk açıldı ayaklarının dibinde giderek büyüyen. Ayakkabılarına takıldı gözleri. Kırmızı, yüksek topuklu, rugan ayakkabılar. Çocukluğundan beri hep kırmızı ayakkabıları olsun istemişti ama annesi hep engellemişti onu nedense. “Cici kızlar kırmızı ayakkabı giymez, sen akıllı, uslu bir hanımefendisin” der her seferinde aynı tarz, gösterisiz, sade siyah ayakkabılarla çıkarlardı mağazadan. Büyüdü evlendi ama içindeki kırmızı ayakkabı sevdası bir türlü bitmedi. Bu sefer de karşısına eş engeli çıktı. “Kırmızı olmaz çok seksi, çok gösterişli, ben yanımda seksi bir kadın istemiyorum” diyerek konuyu bir çırpıda kapatmıştı.

Şimdi hepsi bitmişken o küçücük adliye salonunda kırmızı ayakkabılarına bakarken zihni de boş durmuyor, avını arayan sinsi bir yılan gibi geçmiş anıları tarıyordu. Balayının son gününe gitti. Kaldıkları lüks otelde son gecelerinin olması sebebiyle bunu kutlamak istemişi. Geceye özel getirdiği siyah göğüs dekolteli mini elbisesinin altına kırmızı yüksek topuklu rugan ayakkabılarını giyerek özenle hazırlanmıştı geceye. Saçlarını topuz yapmış, kırmızı rujunu sürmeyi ihmal etmemişti. Özenle hazırlanıp övgüleri toplamayı beklerken kendisini böyle gören Erkan anında delirerek bağırmaya başlamıştı. “Sen beni katil mi edeceksin kadın, hiç mi akıl yok sende. Bu kılık kıyafet ne, nasıl giyinmek bu. Ben sana demedim mi evlenirken ben seksi, gösterişli bir kadın istemiyorum diye. Beni çıldırtmak için mi yapıyorsun tüm bunları.” Kızarana, sesi çıkmayana kadar bağırmış ve çarpıp kapıyı gitmişti. O ise ne yapacağını bilemez halde tek başına odada beklemişti ama gelmemişti kocası o gece. Nereye gitmişti, ne yapmıştı bilmiyordu. Aslında o gün bitirmeliydim, hepsinin başladığı ilk gün devam etmemeliydim bu düşünce yıllardır içini kemirip duruyordu.

Yıllar geçti evliliklerinde, bazı günler mutlu, bazı günler mutsuz, bazısı iyi, bazısı kötü. Aysel zamanla idare etmeyi öğrenmişti kocasını. Tüm kadınlar öğrenirdi zaten. İyi bir evlilik yürütmenin ilk koşulu idare etmekti. “İdare ediver kızım. Erkek kısmı gözü dışarda olur, onu eve bağlayacak olan sensin. Soğutma adamı” Annesine ne zaman dert yansa söyledikleri bu oluyordu. İçinde bir yerlerde bu evliliğin yanlış gittiğini düşünse de her zaman hislerini bastırmayı, işaretlerin peşine düşmeyi bırakalı çok olmuştu. Evliliklerinin ikinci yılına gitti, belki de bu günün tohumları o zaman atılmıştı. Erkan’ın işleri iyi gitmiyordu bir de üstüne ortağına bol miktarda borç para vermiş ve geri alamamıştı. Nakit sıkıntısı vardı ve bu durumdan en çok etkilenen de ne yazık ki evlilikleri olmuştu. Aysel kardeşinin düğünü için hediye altın alırken biraz kuyumcunun ısrarı biraz da kolyenin cazibesine dayanamayarak ortasında kocaman zümrüt, kenarında küçük elmaslar bulunan bir kolye küpe takımı almıştı kendine. Eve gelince itinayla kadife kaplı kutusundan çıkararak takmış ve aynada kendini seyretmişti bir süre. Akşam kocası işten gelince ona göstermiş ve asıl kıyamet kopmuştu. “Sen beni delirtecek misin kadın, kaç para bu, sen bilmiyor musun ben ne sıkıntıdayım. Para bulamıyorum mal almak için sen kalkmış bir dünya parayı kolyeye küpeye yatırıyorsun. Ne kadar laf anlamaz aptalmışsın sen.” Diye bas bas bağırmıştı. Aysel tek kelime bile etmeden sabah olunca ilk iş takıları geri götürerek parasını almıştı. Akşam parayı kocasına geri vermesi bile aralarındaki soğukluğun geçmesine engel olamamıştı.

Belki de en zoru kendinden vazgeçmekti bir evlilikte. Bunu ancak uzun evlilik yürütenler anlardı. Aman tadımız kaçmasın, düzenimiz bozulmasın diyerek söylenen yalanları görmezden gelmek, karşı tarafın söylediklerinin altında başka anlamlar aramak, yok canım aslında öyle demek istememiştir diyerek kendini yatıştırmak, annesinin deyimiyle kan kusup kızılcık şerbeti içtim demek, sorunları göz ardı etmek hep kadınların yaptığı hareketlerdi. Aysel de bunların hepsini yapmıştı. Başından beri sorunları görmezden gelmiş, kendini mutlu bir evliliği olduğuna inandırmıştı. Ama her masalın sonunda prenses mutlaka uyanmak, gerçeklerle yüzleşmek zorundadır. Aysel de bir gün canının tak ettiği noktaya gelmişti.

Erkan iş gezisinden yeni dönmüştü. Evliliklerinin onuncu yıl dönümünü kutlayamamışlardı bu yüzden. Dönüşte Aysel’i arayarak bugün erken geleyim akşam yemeğe çıkarız demişti. Aysel hazırlanmış, beklemeye başlamıştı gelmesini ama Erkan gelmedi. Hatta o gece hiç gelmedi. Sabah olduğunda telefonla da ulaşamadı. Ancak akşama doğru telefon etti Erkan aniden işi çıktığını, telefonun şarjının bittiğini ve bu akşam da gelemeyeceğini söyledi. Alışmıştı iş gezilerine, o yüzden aldırış etmedi ama içine bir kurt düşmüştü bir kere. Hayatında ilk defa kocasının dolabını karıştırdı. İş seyahatine giderken giydiği takım elbisesinin ceplerini karıştırırken eline sert bir cisim geldi. Eline cebine soktu, bir adet telefon. Açıp açmamak konusunda tereddüt etse de açmaya karar verdi. Ekranda gördüğü fotoğraf yetmişti zaten gerçekleri anlamasına. Erkan yanında uzun sarı saçlarıyla, memeleri giydiği bluzdan fırlayıp Aysel’i boğacakmış gibi duran bir kadının elini beline dolamış kameraya poz veriyorlardı. Kocasının kucağında ise üç dört yaşlarında küçük bir kız çocuğu gülüyordu. Bu mutluluk tablosu içinde kadının ayakkabılarına takıldı gözü kırmızı, yüksek topuklu, rugan ayakkabılar. İşte o an gitmeye karar vermişti Aysel.

Avukatının kolundan tutmasıyla kendine geldi. “Özgürsün artık, istediğini yapabilirsin, tebrikler.” Dedi ellerini uzatarak. El sıkıştılar ve Aysel kırmızı ayakkabılarının üstünde hiç olmadığı kadar güçlü bir şekilde yeni hayatına doğru ilk adımlarını attı.

6 Mart 2020 Cuma

Sevgili Jane


Sevgili Jane,
Dün gece bebek hiç uyumadı. Bebeğin bir adı yok mu dediğini duyar gibiyim. Evet var. Alice koyduk adını hani şu ünlü kitap var ya çocukken okumayı çok severdik hatırladın mı? Alice in Wonderland. Bebeklerin dünyaya alışmak için kırk günleri varmış, tabi annelerin de yeni hayatlarına ama sanki ne ben bebeğe ne de bebek bana alışamayacak gibi geliyor. Daha doğalı on gün olmasına rağmen şimdiden eski hayatımı özlüyorum. Böyle hissettiğim için kızıyorum kendime, öfkeleniyorum ama yine de sevemiyorum bebeği. Bak şimdi yine başladı ağlamaya. Of daha on dakika olmamıştı uyuyalı.

Sevgili Jane,
Dün Arthur’la kavga ettik. Pazar günü annemler gelecek dedim evde olmayacakmış beyefendi. Tahmin et nereye gidecekmiş. Çocuklarla balığa. Ah şu çocuklar yok mu koskoca adam üstelik baba hala tutturmuş çocuklar da çocuklar. Görsen hepsi kazık kadar. Tabi gezsin hakkıdır, çok yoruluyor çünkü ya ben tüm gün bebekleyim. Üstümde kusmuklu pijamayı ne zaman değiştirdiğimi bile hatırlamıyorum. Kadın olduğumu bile unuttum. Sahi bir zamanlar giyinip, süslenip gezen bir Kate vardı di mi şimdi nerde o. Ben hiçbir yerde bulamıyorum. Bebek uyandı. On beş dakika uyudu bu sefer. Her gün beş dakika uzasa uyuma süresi kaç yaşına gelince sekiz saat kesintisiz uyur?

Sevgili Jane,
Annemler gelmekten vazgeçti. Babam son anda rahatsızlanmış güya tansiyonu çıkmış. İnanmadım tabi hep bunlar bahane. Torununuz sizin o be torununuz. Daha görmeye bile gelmediler. Neymiş efendim gelmek istiyorlarmış aslında ama çok uzakta oturuyormuşuz. Yakın olsaymışız gelebilirlermiş. Yok ya bin trene gel hepi topu beş saatlik yol. Torunun için katlanıver o kadar yola. Yok ama ben biliyorum gelmezler. Hep böylelerdi zaten. Görürsün bak çocuk büyüsün kimseye ihtiyaçları kalmasın o zaman gelirler. Şimdi iş çok tabii kaçmaları normal. Gelmesinler zaten ihtiyacım yok onlara. Ben sadece uyumak istiyorum artık. Şuraya kıvrılıp uyusam.

Sevgili Jane,
Bugün doğumdan bir ay sonra ilk defa dışarı çıktık bebekle. Evet hala bebek Alice demeye alışamadım ya da kızım demeye. Bana ait hissetmiyorum henüz galiba o yüzden bebek deyince daha çok yabancı gibi geliyor sanki bana ait değilmiş gibi ama bana ait. Dün ilk def a güldü. Kısacık bir an içimde ona karşı garip bir sevgi hissettim. Onu sevebilirmişim gibi, kucağıma aldım kokladım. Çok güzel kokuyordu. Çok kısacık bir an. Dışarıyı çok sevdi bu arada. Korkuyordum açıkçası küçücük bebekle gezmeye ama sakindi gün boyu. Ben de dışarda olmayı özlemişim. Şimdi beşiğinde mışıl mışıl uyuyor umarım çabuk uyanmaz. Bir kadeh şarap aldım kendime, ayaklarımı uzatıp keyif yapmayı planlıyorum sanırım bunu hak ettim.

Sevgili Jane,
Dün gece Arthur eve gelmedi. Evlendiğimizden beri ilk defa oluyor bu durum. İş seyahatiymiş güya ama ben inanmadım nedense. Doğumdan sonra iyice tuhaflaştı. İş seyahatleri, mesailer, arkadaşlarla buluşmalar sanki sürekli eve gelmemek için bahane arıyor gibi. Çocuk sahibi olmayı en çok o istemişti halbuki. Bu konuda ısrarcıydı şimdi ne oldu anlamadım. Çok yoruluyorum ne zaman ağzımı açsam susturuyor direk, neymiş tüm gün zaten dışarıda çalışıyormuş bir de benim dırdırımı çekemezmiş beyefendi. Ben tüm gün meme, uyku, çiş, bok ekseninde dolanıyorum ama. Kimseye şikâyet etmeye hakkım yokmuş gibi sana yazdığım mektuplar da olmasan hepten delireceğim. Senin gerçekten var olmadığını bilsem de birilerinin beni dinleyip anladığını hissetmek bana iyi geliyor.
Sevgili Jane,
Sana uzun zamandır yazamadım farkındayım çünkü kendimde yazacak gücü bulamadım. Doğumdan hemen önce işten çıkarılmıştım. Sözleşmemde işe girdiğin bir yıl boyunca hamile kalmamam gerektiğiyle ilgili bir madde varmış. Biliyordum ama uygulayacakları aklıma gelmemişti açıkçası. Doğum iznine giderken bir daha gelme dediler. Tabi bunu Arthur’a söyleyemedim. Aslında söylemek istedim ama bir türlü fırsatım olmadı. Benimle ne zamandır doğru dürüst konuşmuyor biliyorsun. Ya evde olmuyor ya da çok geç geliyor. Neyse dün işten çıkarıldığımı söyleyince kıyamet koptu. Ben ne kadar sorumsuz bir insanmışım, dünya yansa umurumda olmazmış, bunu nasıl saklamışım, acil iş bulmam lazımmış, borçlar, faturalar falan filan. Bağırdı, bağırdı, bağırdı. Bebek ağladı. Ben ne yapacağımı şaşırdım. Sonra kapıyı çektim çıktı. Bense kaldım. Nereye gideyim. Keşke gidecek, sığınacak bir yerim olsa.

Sevgili Jane,
Sana son yazdığım mektuptan sonra işler daha da karıştı. Bir aydır Arthur eve gelmiyordu. Arıyorum açmıyor bir türlü. Dün artık defalarca aradım. Bebeğe bez almak için param yok düşün. Ne dese beğenirsin çalış al bana ne. Ne demek sana ne. Sen istemedin mi bu çocuğu, peşimde dolanmadın mı aylarca. İlla çocuk yapalım, illa çocuk yapalım, ben baba olmak istiyorum diye. Şimdi sanki çocuğu başkasında yapmışım gibi bu tavırlar da neyin nesi. Yarın için iş görüşmesi ayarladım. Maaşı biraz düşük ama olsun. Umarım işi alırım.

Sevgili Jane,
İş bulamadım, bulamıyorum. Bulamadıkça deliriyorum. Her yere başvuruyorum artık maaş takıntım da yok. Ne iş olsa yaparım modundayım. Her gittiğim görüşmede bebeğe kim bakacak diye soruyorlar. Onlara düştü tasası. Size ne, gerçekten size ne. Bebeğe kimin bakacağı benim problemim. Bakıcılar çok pahalı, kreş için çok küçük daha. Ne yapacağımı inan bilmiyorum.

Sevgili Jane,
Dün çok kötü bir olay oldu. Arthur ne zamandır eve gelmiyordu biliyorsun, dün Alice ile dışarı çıkmıştık. Her zaman gittiğimiz parka gitmiş salıncakta sallıyordum onu o da bana gülücükler atmakla meşguldü. Birden Arthur’un arabasını gördüm gibi geldi. Bilirsin o arabasına çok düşkündür. Daha geçen gün siyah mat kaplama yaptırdı. Yaşadığımız yerde tek onda varmış bu boya diye övünüp duruyordu. Araba tam karşımızda durdu, bekledi bir süre. Sonra sarışın bir kadın geldi, bindi arabaya. Ben de uzaktan izledim onları ama Alice’i salıncaktan indir, pusete bindir derken çoktan uzaklaşıp gözden kayboldular. Kuruntu yaptığımı düşünebilirsin belki de haklısın ama o saatte orda ne işi vardı, o sarışın kadın kimdi. Bunları öğrenmeden içim rahat etmeyecek.
Sevgili Jane,
Arthur eve gelmiyor artık. Sevgilisinin yanına taşındı. Hislerimde haklıymışım. Geçen gördüğüm sarışın kadının evine gitti. Bir süredir birliktelermiş ne kadar olduğunu bilmiyorum, söylemedi. Çok üzgünüm, çok sinirliyim. Ne yapacağımı bilmiyorum. Hala iş bulamadım. Doğum kilolarımı hala veremediğim gibi emzirirken on kilo daha almışım. Ondan mı başkasını buldu acaba?

Sevgili Jane,
Dün sabah ilk defa huzurlu uyanmıştım. Alice nihayet gece boyu deliksiz uyumuştu. Şaka gibi di mi bunu duymak ama gerçek. Uykuları düzene girdi sonunda. O oyuncaklarıyla oyalanırken ben de kahvemi yudumlayıp gazete okuyordum. Derken kapı çaldı. Postacı. Şaşırdım açıkçası kapıda postacı görmeyeli uzun zaman olmuş. Evrak getirmiş, imzalamam gerekiyormuş. İmzaladım, merakla açtım. Bir de ne göreyim boşanma ilamı. Boşanmak davası açmış bana. İnanabiliyor musun boşanmak istiyormuş. Bunu bana söylemeyi değil kapıya mahkeme emri göndererek bildirmeyi uygun görmüş. Ne yapacağımı bilmiyorum.

Sevgili Jane,
Nihayet iş buldum. Markette kasiyerim. Ayaklarımın üstünde durabileceğim nihayet. Boşanma davamıza az kaldı. Bu ayın sonunda. Ben Arthur’u azcık tanıyorsam bana nafaka vermez, çocuk için bile vereceği şüpheli. Neyse artık çalışıyorum. İş yerine yakın bir kreş buldum, çalışma saatlerini de ona göre ayarladım. Umarım altından kalkabilirim. Bu arada evi boşaltmam gerekiyor. Yapılacak işler listesinin altında boğulmak üzereyim.

Sevgili Jane,
Sana bunu nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Geçen gün Arthur eve geldi. İşten yeni girmiştim ve yemek hazırlıyordum. Kapıyı açar açmaz üstüme yürüyüp bağırmaya başladı.  Yaşadığımız eve yerleşeceklermiş bu yüzden bir an önce evi boşaltmam gerekiyormuş. Kızgın bir boğa gibiydi hani şu arenada kırmızı görünce çıldıranlardan. Ben de ona doğru saldıran kırmızı örtü oluyorum galiba. Ağzımı açmasam, ondan uzak olsam da onu sinirlendirmek için varlığım yeterli. Evi terk etmezsem beni polis zoruyla dışarı attıracakmış. Ev bulmam lazım ama nasıl bu maaşla düzgün bir ev nasıl bulabilirim bilmiyorum.

Sevgili jane,
Sana en son ev aradığımdan bahsetmiştim ya şimdi sana güzel haberi veriyorum aradığım evi nihayet buldum hem de tahmin ettiğimden çok daha ucuza. Biraz küçük ama olsun Alice ile ikimize yeter de artar bile. Bir oda, bir salon, ikimiz aynı odada yatarız olur biter. Oh be nihayet hayatım yoluna giriyor sanki. Üstümdeki kara bulutlar hiç dağılmayacak sanmıştım.

Sevgili Jane,
Uzun zamandır sana yazıyorum biliyorsun. Bugün Arthur’la boşandık. Beklediğimden çok daha kolay oldu. On yıllık ilişki, altı yıllık evliliğin bitmesi beş dakika bile sürmedi. Meğer ne kolaymış birini hayatından çıkarmak, öncesinde yapılan kavgaları, dökülen gözyaşlarını, hakaretleri, duvara atılan yumrukları saymazsak tabi. Hepsi sanki uzun zaman öncesine aitmiş gibi ya da hiç yaşanmamış gibi. Oysa hepsi yaşandı ve kalbimdeki kırıklar hareket ettikçe hala acıtmaya devam ediyor. Keşke dövse demiştim bir arkadaşıma bir keresinde ilişkinin başlarıydı bilirsin kim kime üstünlük kuracak, kimin sözü geçecek zamanları, attığı dayağın izleri bedenimden silinir gider ama ruhumdaki morlukların, yaraların izleri nasıl gider. Hala gitmedi. İyileşirim zamanla belki. Yeni bir hayat var önümde. Her satırını baştan yazacağım bir hayat. Korkuyorum ama heyecanlıyım da. Alice uyuyor yatağında.  Ben de gidiyorum yanına ona sarılmaya. Şimdilik hoşça kal.






3 Mart 2020 Salı

Evlilik


              Ayşe geçen gece yaşadıklarının kötü bir rüya olmasını dileyerek uyandı. Yavaşça gözlerini açtı, korkarak sol elini havaya kaldırarak göz hizasına getirdi ve birden gözlerine açtı. İşte oradaydı, tam karşısında. Nasıl da parlıyordu, göz alıcıydı doğrusu. Hayal kırıklığıyla elini rastgele yatağa doğru bıraktı. “Nasıl da evet dedim inanamıyorum. Ama hepsi Burcu cadolozunun yüzünden bir de en iyi arkadaşım olacak güya. Kalabalığın içinde punduna getirdi onun sayesinde evlenme teklifini. Benim müdürüm. Eren’in müdürü, ailelerimiz, arkadaşlarımız herkes ordaydı. Nasıl hayır diyebilirdim ki. Ah Burcu seni bir yakalarsam. Hepsi senin suçun. Aileler de girdi işin içine. Off şimdi ben nasıl söyleyeceğim istemediğimi.” Söylenerek yataktan çıktı çıkmasına ama yatağa yatıp kaybolmak istiyordu. Telefonun çalmasıyla hayallerinden sıyrılarak gerçek dünyaya döndü.
              “Aşkım günaydın. Yatakta mısın, uykucu seni. Nasıl da severmiş benim aşkım uykuyu. Canım benim dün gece hiç uyuyamadım heyecandan. Sen de durumlar nasıl. Çok işimiz var bugün. Ben müdürle konuştum bugün erken çıkacağız tamam mı? Bir an önce başlamamız lazım düğün hazırlıklarına. Şimdi ilk önce gelinlikçilere gitmemiz lazım. Şöyle bol dantelli, uzun kuyruklu, kabarık, kat kat olsun diyorum ben. İşleme de olsun tabii. Daha kına gecesi var. Şimdi düğünlerde iki üç tane gelinlik değiştirmek moda. O da balık modeli olsun senin vücuduna tam gider. Saçını da topuz yaparız. Güzel yüzün ortaya çıkar.”
               “Eren.” Diyerek birkaç kez araya girmeye çalışsa da başarılı olamadı. Adam iki dakikada tüm gelinlik modellerini, mağazalarını saymıştı bile. Zor da olsa ondan kurtularak telefonu kapattı. Hızlıca hazırlanarak işe doğru yola koyuldu.
              İşe gittiğinde kimseye görünmeden özellikle de Eren’e görünmemeye çalışarak direk masasına gitti ve kafasını bilgisayara gömerek çalışmaya başladı. Ama çalışması pek mümkün olmadı. Telefon çalıyordu. Ekranda onun adını görünce yüzünü buruşturdu.
              “Benim müstakbel nişanlım nasılmış bakalım.”
              “Ölüyorum.”
              “Heyecandan tabi di mi. Ben de hiç uyuyamadım heyecandan aşkım benim. “
              “Aşkım demesek artık. Hiç hoşlanmıyorum biliyorsun. ”
              “Tamam aşkım. Ne diyeyim ne diyeyim.”
              “Eren benim seninle ciddi bir şey konuşmam lazım. Öğlen müsait misin buluşalım mı?”
              “Ne konuşacaksın aşkım şimdi söyle.              Yoksa hamile misin, baba mı oluyorum. Allah biliyordum işte biliyordum. Dün gece o yüzden o kadar durgundun demek. Aşkım benim ya inşallah kız olur inşallah. Senin gibi güzel olsun. Off hemen bu haberi herkese vermem lazım. Baba oluyorum, baba oluyorum. Bundan daha güzel haber olmaz. “
              “Eren, Eren dinle beni Eren.” Ne kadar uğraşsa da sesini duyuramadı. Of ben ne yapacağım şimdi ahh diye sinirle fırlattı telefonu. Kafasını öne eğmiş düşünürken yukarıdan gelen seslerle irkildi.
              “Oo Ayşe bu güzel haberi neden bizden saklıyorsun. Hem düğün hem bebek yakında desene, kızım sen var ya çok fenasın, bir de arkadaş olacaz, bizden bile sakladın inanmıyorum sana, neyse hayırlı olsun, bak bebek kız olursa adını ancak Burcu koyarsanız seni affederim yoksa hayatta affetmem, kızım ben senin en iyi arkadaşın değil miyim benden bile sakladın yuh.”
              Kafasını yavaşça kaldırdı, tüm ekip arkadaşları tepesine dikilmiş hem haberi kendilerinden gizlediği için kızıyor hem de tebrik ediyordu. Of Eren of diye bağırmak istedi ama iyi insan bu kendisinden önce aşkım diyen sesini yankılandı kulaklarında.
              “Aşkım”
              “Eren, ne işin var burda.”
              “Sen beni dünyanın en mutlu insanı yaptın, ben de sana sürpriz yapmaya geldim. İyi yapmamış mıyım? Bunlar senin için.    “Elindeki kırmızı gülleri uzatırken Ayşe içinden çığlıklar atarak çiçekleri kafasına geçirmemek için zor tuttu kendini.
              “Kırmızı gülden nefret ettiğimi biliyorsun.”
              “Aşkım benim nasıl da güzel. Canın tatlı, tuzlu, ekşi hangisini çekiyor. Hadi söyle gidip hemen alayım. Sen söyle yeter ki ben hemen yetiştiririm aşkıma. “Tüm ekip başlarına toplanmış meraklı gözlerle onları izlerken müdürleri geldi yanına. Onları tebrik edip işine geri dönmesiyle herkes masasına dönüp çalışmaya kaldığı yerden devam etti. Ayşe evlenmek istemediğini açıklayamadığı gibi bir de hamilelik meselesi çıkmıştı durduk yerde. Öğlene doğru tekrar telefonu çaldı.
              “Aşkım.”
              “Ne var Eren. Hani bana aşkım demeyecektin.”
              “Pardon aşkım. Canın ne çekiyor söyle. Hadi seni yemeğe götüreyim. Bizim ekip, sizin ekip hep birlikte kutlama yemeğine çıkalım ne dersin. Arkadaşlar o kadar istediler ayıp olmasın şimdi. Güzel günümüzde yanımızda olmak istiyorlar işte. Ben birazdan geliyorum merak etme zaten hep birlikte olacağız.”
              Yemek boyu Eren anlattı da anlattı. Gelecek planlarında, çocuklarının doğum şeklinden, gideceği okuldan, hafta sonları hangi aktiviteye gideceğine kadar hepsine karar vermişti. Düğün planları da hazırdı. Düğünün olacağı mekânı tutmuştu bile. Günü çok önceden almış, davetiyeleri baskıya vermişti.  Oturacakları ev belliydi zaten, kocaman evi vardı. “Hem annemlerin alt katı annem bakar bebeğimize ne güzel bakıcı derdi de yok. Çok şanslısın valla. Hemen ikinciyi de yaparız. Sonra ara vermeden üçüncü. Beraber büyüsünler.” O anlattı Ayşe şişti adam bir türlü susmak bilmiyordu. Ellerinin titremeye başladığını sol gözünün seyirdiğini hissediyordu. Midesinden boğazına doğru öfke dalgası büyüyerek yukarı doğru çıkıyordu. Herkes sakince yemeğini yerken Eren anlatmaya devam ediyordu. “Kız olacak benim bebişim adı da Muazzez olacak tıpkı babaannesi gibi.” Bu sözler bardağı taşıran son damla olmuştu. Elindeki su dolu bardağı karşısında oturan nişanlısına doğru fırlatırken bağırmaya başladı.
              “Yeter. Yeter artık. Bir sus adam bir sus Allah aşkına bir sus. Yeter.”
              “Aşkım.”
              “Aşkım deme bana. Sabahtan beri seninle konuşmaya çalışıyorum. Beni dinlemiyorsun ki. Bır bır bır ancak konuşuyorsun. Sus bir adam sus. Ben hamile değilim ayrıca seninle evlenmek de istemiyorum anladım mı beni. İstemiyorum seni. Çık git hayatımdan çık git. Sana katlanamıyorum, senden tiksiniyorum anladın mı beni. Beni dinlemiyorsun bile. Ortalığı velveleye verdin.”
              “Aşkım otur sen sinirlenme bebeğe zarar gelmesin aman.”
              “Hala bebek diyor ya hala bebek diyor. Bebek falan yok. Sen uydurdun bebek diye hamile değilim ben. Al bu yüzüğü sana katlanabilen birine verirsin ama o kişi ben değilim.” Yüzüğü sertçe parmağından çıkararak Eren’e doğru fırlattı.
              “Heyecandan bunların hepsi heyecandan. Şimdi hamile ya o heyecanlı tabi. Normal. Çok normal. Hepsi üst üste geldi. Düzelir ama. “ diyerek Ayşe’nin peşinden aşkım diyerek koşmaya başladı.

             


8 Nisan 2019 Pazartesi

Üç Kişilik Evlilik

Bir türlü büyümek istemeyen çocuklarla onları memeden kesemeyen annelerin ülkesiydi burası. Burda doğan çocuk hiçbir zaman büyümez annesinin memesinden ayrılamazdı. Ama gün gelir herkes bir noktada büyümek zorunda kalır. Onur’da böyleydi işte kırk beş yaşında kocaman bir insan yavrusuydu benim gözümde. On yıllık birliktelik sonrası nihayet üç yıl önce evlenebilmiştik. İlk kavgamızı hiç unutamıyorum aradan önce geçen zamana rağmen.

“Aşkım kahvaltı hazır hadi gel”
Beş karış suratla kahvaltıya oturup “yumurtamaların neden soymadın”demişti. 
“Senin ellerin yok mu hayır dün gece gayet iyi çalışıyordu, ne oldu bir anda işlevini mi kaybetti?”
“Annem hep soyardı ama, hem kahvaltı da ballı sütüm eksik. Ben süt içmeden kahvaltı yapamam mümkün değil”
“Nesin sen bebek mi, kaç yaşındasın allesen?”
“Ama annem”
“Başlatma lan annene”
“Annem hakkında böyle konuşamazsın Hale, kendine gelmeni rica ediyorum.” 
“Ben gayet kendimdeyim canım kendinde olmayan sensin bana göre”

Oflayarak yumurtası soymuştu. Beceriksiz elleriyle tutmuş, uzun bir süre nerden başlayacağını bilemeden bakmıştı yumurtaya. Onun bu halini görünce beni deli gibi bir gülme almıştı. Kendimi durduramıyordum. Neye bu kadar gülmüştüm o gün, ağlamamak için bu kadar abartmıştım gülmeyi her zamanki gibi galiba. O da bana katılmıştı gülerek kahvaltı yapmıştık. Dünyanın en güzel gülümsemesi ondaydı. Nasıl dayanabilirdim ki böyle gülen bir adama? 

Anasına gitmiştik o akşam, bundan sonraki bir çok akşam gibi yemek yemiş, çay içmiş, birlikte televizyon izlemiştik. Gece boyu anne oğul el ele tutuşmuş, annesi o gece onlarda kalmamız için ısrar etmişti. Onur ise neredeyse ağlayacaktı kalmadığımız için. Giderken yol boyu tartışmıştık.

“Kadını ne kadar üzdün farkında mısın? Ne var kalsaydık sanki? Yarın kahvaltıdan sonra gelirdik. Şimdi pazar kahvaltısını yalnız mı yapacağım ben?”
“Allah’ım sen bana sabır ver. Delirdin mi adam sen, evlendik biz farkında mısın?”
“Evlendiysek evlendik ne değişti yani, istedin attık imzayı. Annem o benim. Seninle evlendim diye bırakayım mı, üstümdeki emeklerini yok mu sayayım.”
Ne desem boştu bu lafların üstüne, ne yapsam boş. Hani bir an gelir ve tüm emeklerinizin boş olduğunu düşündüğünüz bir an gelir, tamamen kendinizi boşlukta hissettiğiniz o an. Ne geri gitmek, ne ileri gitmek istediğiniz sadece durmanız gereken o onlarda. Öyle bir an yaşamıştım işte. Tüm hücrelerimle acı çekerken kanayan yarama aldırış etmeden yürümeye devam etmiştim. 

Sustum zamanla, susmaya alıştım. Değiştim belki de umursamamayı öğrendim, görmemeyi, duymamayı aynı zamanda. İki kişilik yalnızlığımızla üç kişilik evlilik yürütmeye çalışıyorduk. İte kaka bugünlere geldik. Ama ben yoruldum ve sabah kahvaltısını  hazırladım, evi temizledim, makinada yıkanmış çamaşırlar vardı onları serdim, iki gün yetecek yemek yaptım ve çantamı alarak evden çıktım bir daha gelmemek üzere. Kırk gün oldu annesi öleli. Ona yeteri kadar zaman tanıdım bence büyümesi, iyileşmesi için. O
ise tüm çabalarımı görmezden geldi. 

“Annem öldü, ben artık yaşayamam onsuz”
“Aşkım gel buraya”
“Nasıl yapacam ben şimdi, nasıl devam edecem onsuz”
Ne yaptıysam kendine getiremedim bir türlü. Adam kendini odaya, yatağa mahkum etti. Ağzından tek kelime laf çıkmaz oldu, annem annem bütün gün bu şekilde ağladı durdu. Yas tutmasına, acısını sonuna kadar yaşamasına izin verdim. Belki bu acı onu büyütecekti nihayet, koca bebek annesinden ayrıldığında nihayet gerçek dünyaya adım atacaktı ama olmadı. Benimki sonu baştan beli bir savaştı. Yenilgiyi baştan kabullenmeliydim belki o zaman hayatım daha kolay olurdu. 
“Sen annem değilsin, hiçbir zaman da onun gibi olamazsın. Kimse beni onun kadar sevemez” dedi bir sabah. Ondan duyduğum son sözler oldu bu. Koca bebeğin büyümesini, kendi kanatlarıyla uçmasını beklemekten sıkılmıştım. Şimdi son kez bakıyorum yaşadığımız eve içinde yaşayan bu insan yavrusu nasıl büyüyecek hiç bilmiyorum. 

4 Mart 2019 Pazartesi

Son Kalan Ağaç Gibi

                   Aslı sabah kahvesini almak için işine yakın olan en sevdiği kahvecinde için sıraya girdi. Bugün diğer günlere göre gözle görülür derecede kalabalıktı kafe. İçeriye şöyle bir göz gezdirdi. Çoğunluk gençlerden oluşuyordu, ellerinde son model telefonlar kimi canlı yayın yapıyor, kimisi ise kahvenin değişik açılardan fotoğrafını çekmekle meşguldü. Sıra kendisine geldiğinde her zamanki barista yerine uzun sakallı başka bir genci gördü kasada. Camekanın arkasına hızlıca göz gezdirdi, o esnada başka müşterinin ısmarladığı tostları ısıtmakla meşgul olan Efe’yle göz göze geldi.
“Her zamankinden mi Aslı hanım” dedi. Aslı kafasını evet anlamında sallayarak kahvesini hazırlamakta olan Efe’nin önüne geldi.
“Bugün çok kalabalıksınız. Gerçi sizin için iyidir bu ama şaşırdım açıkçası”
“Evet Aslı hanım, dün gazetenin ekinde bizim kahvecinin haberi çıktı. İstanbul’un en iyi on üçüncü dalga kahvecisinin içinde yer almışız. Onun etkisiyle insanlar bizim keşfetti. Birkaç tane de instagram bloggeri gelip story atınca işler iyice arttı.”
“Vay be hayırlı olsun o zaman. Ama ne bileyim böyle küçükken daha iyiydi sanki. Şimdi herkes keşfetti. Şehirdeki taza kanın kokusunu alan vampirler gibi üşüşürler ta ki tüm kanı emip sizi tüketene kadar. Sonra sıradanlaştığınız gerekçesiyle uzaklaşıp taze yer arayışına girerler. Hep böyle olmuştur bu. Neyse devir böyle. Ne demişler musluk akarken küpünü doldurmaya bakacaksın.”
Efe sessizce Aslı’yı dinlerken bir yandan da müşterilerin siparişlerini yetiştirmeye çalışıyordu. “Kahveniz hazır Aslı hanım”
“Sağol Efecim, bu çikolatalar yeni mi, çok güzel görünüyor”
“Evet Aslı hanım yeni getirdik, daha doğrusu deneme amaçlı atölyemizde yaptık, vegan, ham kakaolu, sütsüz, şekersiz.”
“Ha ha o ne ya öyle, ne var içinde peki. Siz de mi şu sağlıklı yaşam modasına uydunuz?
“Napalım biliyorsunuz şimdi bu moda. İster misiniz? Tadına bakın gerçekten çok lezzetli.”
“Yok Efecim sağol, rejimdeyim. Belki başka zaman. Hadi ben seni tutmayayım, yoğunsun sen, kolay gelsin.”
“Sağolun Aslı hanım. İyi günler”
Aslı kahvesini alarak boş masa var mı diye bakındı ama tüm masalar doluydu. Saate baktı, en iyisi masamda içerim diyerek ofise doğru yürüdü. O esnada köpek gezdirmeye çıkmış ellili yaşlarında tamamen pembe giyinmiş bir kadın Aslı’ya çarptı ve tüm kahve üstüne döküldü.
“Çok özür dilerim, minnoşum beni bu tarafa doğru çekince sizin geldiğinizi görmedim. Sıcak mıydı kahve, üstünüz de mahvolmuş, yanmadınız ya, çok özür dilerim tekrardan” kadın nefes almadan panikle arka arkaya sıraladı cümleleri. Kadının paniği karşısında şaşıran Aslı,
“Yok önemli değil, bilerek çarpmadınız ya, kaza işte oluyor”
“Tüh, kahvenizi de içemediniz. Gelin size yenisini alayım”
Aslı gerek yok dese de kadın aldırış etmeden kafeye doğru yola çıkmıştı bile. Çaresiz Aslı’da kadını takip etmeye başladı. Biraz önceki kalabalık biraz olsun dağılmış, sakinleşmişti içerisi. Sıra beklemeden kahvelerini aldılar.
“Çok teşekkür ederim hiç gerek yoktu.”
“Olur mu canım, asıl ben tekrar özür dilerim, kıyafetinizi mahvettim.”
“Zararı yok, ofisimde yedek gömleğim var, değiştiririm gidince”
“Bu arada tanışmayı unuttuk ben Derya , beş dakikanız var mı beraber içsek kahvemizi?” Kadının bakışları karşısında Aslı hayır diyemedi ve beraber cam kenarındaki boş masaya yöneldiler. Sessizliği Derya bozdu.
“Buraya yakın mı çalışıyorsunuz?”
“Evet, hemen yolun karşısında ofisim.”
“Sizi işinizden alıkoymuyorum ya”
“Yok, merak etmeyin sabahtan halletmem gereken acil bir işim yok.”
“Ben de Pazar günü gazetenin ekinde görünce merak ettim. O kadar övmüşlerdi ki kalkıp onca yolu geldim. Bakalım değecek mi?” Kahvesinden bir yudum aldıktan sonra devam etti. “Güzelmiş ama diğerlerinden ayırt edilecek kadar farklılığı yok gibi geldi bana. Ne bileyim kahve işte, değişik aletlerle demleyince daha güzel olmuyor, daha farklı orası kesin ama ne bileyim belki ben çok eski kafalıyım. “ ikisi sessizce kahvelerini yudumladılar bir süre. Dışarda göz alıcı bir bahar güneşi vardı ama hava hala soğuktu. Kafeye müşteriler gelmeye devam ediyordu. Sessizliği caddeye gelen kocaman bir aracın sesi kesti. İkisi de dikkatle izlemeye başladılar. Sarı vince benzeyen araç kafenin tam karşısına park etti ve araçtan iki adam ellerinde testerelerle inip caddedeki yegane ağacı kesmeye başladılar. İki kadın şok içinde birbirlerine baktılar.

“Son kalan ağacımızdı o bizim” Konuşan Aslı’ydı gözleri yaşlı. Adamlar göz açıp kapayana kadar ağacı kesmiş, araca yüklemiş, gitmişlerdi bile.

“Baksana etrafına bu ağaç buraya ait değildi zaten, gitmesi iyi bile oldu”
Aslı kadına cevap veremedi, verecek kelime bulamadı.
“Biliyorum kızgınsın, ben de kızgınım. Önce ağaçlarımız için geldiler ses çıkarmadık, sonra hayvanlarımıza zarar vermeye başladılar, ses çıkarmadık, sıra bize gelecek. Baksana etrafına iki adam gün ortasında koca ağacı söküp götürdü, ki senin ruhu duymadı bile. Kafalarını o bağımlı oldukları telefonlarından kaldırıp bakmadılar bile neler oluyor diye. Herkes elindeki kahvenin fotoğrafını çekmekle meşgul, kimsenin kahvenin tadını umursadığı yok. Burda ağaç olsa ne olur olmasa ne olur. Şimdi sorsak insanlara burda ağaç mı vardı diye söyler çoğunluğu. Fark etmemiştir bile ağacı.”
Derya doğru söylüyordu. Aslı inanıyordu buna tüm kalbiyle ama yine de bu canının acımasına engel değildi.
“Biliyorum kızgınsın, kızma, devir böyle. Alışmaktan başka çaremiz yok. Hayat artık sadece bir instagram karesinden ibaret. Kaç takipçin var, daha çok beğen, yetmiyorsa takipçi satın al, en  güzel fotoyu sen çek, gün içinde kaç kişi beğenmiş takip et. İnsanları doyur sürekli, aç bırakma. Hayatının en özel anlarını aç, tüm ayrıntıları paylaş. Kusura bakma sözüm sana değil ama bugünün gençlerini anlayamıyorum.”

Aslı kafasını salladı. “Dünya değişiyor, biz de değişiyoruz. Kaçamayız bundan ama yine de bu umursamazlık canımı yakıyor. Tüm gün camları açılmayan kocaman binaların içinde çalışıp şu içtiğimiz kahveye dünya para verince kendimizi özel zannediyoruz. Baksana sabahtan beri gelenlere eskiden çok severdim burayı, küçücük, sıcacık bir yerdi. Güzel müzikler çalardı, kahvesi güzeldi. Şimdi herkes o fotoğrafın peşinde buraya geliyor. Yakında burası da sıradanlaşacak. Kalabalık kendine yeni bir fotoğraf karesi bulacak ve onun peşinden gidecek.”

“Ben biraz önce otuz yıllık evliliğimi sonlandırdım. Size çarptığımda kafam meşguldü.”
Aslı bu aniden gelen itiraf karşısında şaşırmıştı. Konu nasıl buraya gelmişti anlamamıştı. Ne diyeceğini bilemez halde bir süre önündeki boş karton bardakla oynadı.
“Kusura bakmayın ne diyeceğimi bilemiyorum, çok üzüldüm”
“Üzülmeyin her evlilik bir gün biter, her eşya eskir, her kıyafetin modası geçer, her yeni mekan zamanla sıradanlaşır. İşler böyle işler her zaman. Biz de yıprandık zamanla. Zamana karşı koyamadık, kimse koyamaz. Onun esiriyiz sadece. Bizi ne tarafa savurursa o tarafa gidiyoruz. Bugün ilk defa kendimi özgür hissetim aynı zamanda yalnız. İkisinin aynı anda olmasına şaşırdım sonra. Bilmiyorum bundan sonraki hayatım nasıl olacak, dile kolay otuz yıllık bir rutini geride bıraktım. Yeni hayatıma alışmam zaman alacak. Neyse ki minnoşum  var, yalnız sayılmam.” Köpek o esnada dışarda güneşin altında miskin miskin yatıyordu.
Aslı boğazını temizleyerek zor da olsa konuşmaya başladı. “Ben de iki yıl önce boşandım. Çok zor anlıyorum sizi.”
“Yüzük hala parmağında. “
“Evet çıkaramadım.”

Aynı ortak paydada buluşmuş iki kadın bir süre sessizce oturdu. Aslı tekrar konuşmaya başladığında Derya kendi düşüncelerine dalmıştı. “Dayak yüzünden boşandık, insanın çok sevdiği insandan şiddet görmesi kadar feci bir olay yok. Dünyada en çok güvendiğim insanın bir anda en çok korktuğum insan haline gelmesi çok şaşırtıcı. Dediğiniz gibi her şey değişiyor bu hayatta. Toparlanmam zaman aldı, hala da tam anlamıyla toparlandığım söylenemez.”
“Ah canım” dedi Derya şefkatle Aslı’nın elini tutarken. İki kadın gülümsediler birbirlerine, konuşmadan anlaştılar.

Aslı ofise doğru yürürken hiç tanımadığı bir kadından aldığı gücü düşünüyordu. Bir saat öncesine kadar birbirlerini tanımayan iki kadın en derin sırlarını açmışlardı birbirlerine. Hayat ne tuhaf dedi alyansını parmağından çıkarırken. Bir süre baktı ve karşıdaki yola fırlattı alyansı, ondan geriye parmağında bıraktığı iz kalmıştı.