20 Haziran 2017 Salı

Yollar

          Herkesin hayatta yürüdüğü yol farklıdır. Baktığın yerden başkasının yoluna imrenme onun yolunda ne engebeler, ne yokuşlar, ne zorluklar var bilmiyorsun. Bilmediğin şeyler için peşin hüküm verme. Sen sadece kendi yoluna bak, başkasıyla kendini kıyaslama. 

          Yolun sonunda nereye vardığın önemli değildir çoğu zaman önemli olan yoldan keyif almaktır. Zorluklar olacak evet yürüdüğün yolda bazen çıkmaz yollara sapacaksın bazen de adım atamayacak kadar yorgun olacaksın bazen de yolunu kaybedip savrulacaksın o zaman kaldır kafanı gökyüzüne bak en parlak yıldız ışık olsun sana. 

          Pusulan her daim kalbin olsun. Sana yoldan çık diyorsa dinle onu. Yoldan çıkmak cesaret ister ama iyidir. Unutma kahramanlar her zaman yoldan çıkmıştır. Yoldan çıkmadan macera yaşayamazsın.    İnsanın en zor yolcuğu özüne yaptığı yolculuktur. Aynada kendinle yüzleşip gördüklerini kabul edip en sonunda varlığına şükran duymaktan geçer. 

          Yol üstünde duraklamayı unutma. Hayatın anlamı yaşadığın anlarda gizlidir ve o anları farkedebilmen için yavaşlaman gerekir. 

          Yoluna büyük görkemli ağaçlar çıkarsa sarıl onlara kocaman kucakla. Aç kalbini dinle sana söylediklerini sessizce. En büyük öğretmen olur insana bazen bir ağaç. Yıllardır her zorlukta her kışta nasıl ayakta kaldığını her bahar nasıl yeniden çiçeklendiğini anlatsın sana. Yasla başını Usul usul kovuğunda dinlen. 

          Akan suya saygı duy asla kirletme. Kana kana iç ihtiyacın olanını dindir susuzluğunu. Suyun yaşam döngüsünü farket. Yolun su gibi olsun aksın gitsin. Yolun sonunda ulaştıkların sihir olsun koy cebine bundan sonraki hayatında sana yol göstersin.

19 Haziran 2017 Pazartesi

Güzellik

         Güzellik dediğimiz şey nedir gerçekten? Güzel diye kime denir, çirkin diye kime denir? Uzun süredir body positive üzerine sosyal medyada
paylaşımlar görüyordum ve ben de bu konu hakkında birşeyler yazmak istedim.

         Medya aslında tüm güzellik anlayışımızı değiştiriyor. Belli kalıpta, belli ölçülerdeki kadınları güzel diye nitelerken bu ölçütlere uymayan ya da uymak istemeyen kadınları çirkin diye yaftalıyor. Medyanın dayattığı güzellik anlayışına göre uzun bacaklı, büyük göğüslü, kalın kaşlı, uzun saçlı, kalın dudaklı, anoreksik kadar zayıf (o zayıflığa o kadar büyük ğöğüslü nasıl olunacaksa) olmak zorundasın. Bunlara sahip olarak doğduysan çok şanslısın geç kenara ama yok bunlar sende yoksa ya depresyona gir otur ya da ameliyat masasına yat sen de diğerlerine benze. Kendine ait hiçbir güzeliğin, ayrıcalığın kalmasın yeter ki sürüye uy. Biliyorsun her zaman sürüden ayrılanı kurt kapar.

          Kim kardashian'ın devasa poposuna hangimiz güzel diyebiliriz. Ama güzellik sektörü onun etrafında dönüyor sanki. Spor salonlarında kadınlar onun gibi popoya sahip olmak için saatlerce ter döküp başardıklarında öncesi sonrası fotoğraflarıyla sosyal medyadı her açıdan çekilmiş popo fotoğraflarıyla dolduruyorlar. Aynı dudak, aynı göğüs, aynı kaş, aynı makyajı yapan birbirini kopyası tek amacı sosyal medyada daha fazla like almak, daha çok takipçi toplamak olan küçük Kim Kardashian'larla dolu.

          Güzellik ne zamandan beri bu kadar basit kalıplara, sadece dış görünüşe indirgendi. Ben mesela işe girene kadar göğüslerimin küçüklüğü beni rahatsız etmiyordu. Ama o kadar çok kişi söyleyince ben de takıntı oldu bir süre. Fiziğimizle ilgili yapılan eleştiriler bazen değil aslında çoğunlukla gerçeği yansıtmıyor.  Evet benim küçük göğüslerim var bunları büyütmek istemiyorum. Saçlarımı bile boyatmazken vücudumda yabancı madde istemiyorum. Aynı şekilde gözlerim için de çok laf yedim. Gözün çok küçük ve çukur, kaşların çok kalın ve gözlerine çok yakın kaşlarını inceltmelisin. Noldu bakın son birkaç yıldır kalın kaş çok moda ve bütün kadınlar kaşlarını kalınlatmanın derdine düştü.

          Zaman içinde vücudumla ilgili yapılan eleştirilere kulak tıkamayı öğrendim ve artık duymuyorum bile. Ama bunların ergenlik çağındaki genç  kızları nasıl etkilediğini düşünün. Kalıplara uymayan bir güzelliği var ama dışlanmış hissediyor. Hayatı boyunca kendini olduğu gibi kabul edip sevene kadar hep eziklik hissedecek. Yaralarını tamir etmesi belki yıllar alacak. O yüzden gerçek güzellik ne şaçta, ne memede, ne popoda asıl güzellik merhametli, şefkatli iyi bir insan olabilmekte. Onun içinde evet bu benim bedenim ben bu bedende mutluyum, onu olduğu gibi kabul ediyorum ve seviyorum diyebilmekte. Herkesle aynı olmak yerine kendi farklılıklarını bulup onu zenginleştirmekte. Gerçek güzellik içten gelirse güzel.O yüzden tıkayın kulaklarınızı kendininiz sevmeye bakın o zaman hayat güzelleşecek.

17 Haziran 2017 Cumartesi

Prenses

Bir varmış bir yokmuş. Güzeller güzeli bir prenses varmış ama çok mutsuzmuş. Çünkü ellerinde yaralar varmış. Babası kızının durumuna çok üzülüyor dünyanın dört bir yanından çareler arıyormuş.  Kız her seferinde umutlanıyor ama çabalar sonuç vermeyince daha da umutsuzluğa kapılıyormuş. Kız kimle tanışsa ilk önce ellerine bakıyor bazen de dalga geçiyorlarmış. Zamanla kızın elindeki yaralar tüm vücudunu sarmış. Kız artık utancından dışarı bile çıkmak istemiyormuş. Artık bu duruma daha fazla katlanamayan kız cebine taşları doldurup nehir kenarına inmiş. Nehire doğru eğilmiş derin bir nefes almış gözyaşları karışmış nehire. O sırada nehir dalgalanmış bir suret belirmiş. Kızın bu güzellik karşısında dili tutulmuş. 


       -Nice zaman sonra sen kimsin diyebilmiş. 

      -Ben senim demiş suret. Nasıl olur demiş kız ben bu kadar değilim ki.

     - At cebindeki taşları gel yanıma sana göstereyim. Kız hepsini atmış tek tek sonra nehire girmiş. Soğuktan biraz ürperse de devam etmiş. Kendini bana bırak gözlerini kapat demiş suret. Kız denilenleri yapmış. Tüy gibi hafiflemiş nehirle birlikte yüzüyormuş. Daha önce hiç hissetmediği bir huzur hissetmiş. 


      -Daha önce neredeydin demiş kız.               Ben hep burdaydım sen yeni gördün demiş suret. Sessizlik içinde yüzmüşler. Hadi artık gitme vaktin geldi demiş suret. Kız hiç gitmek istemiyorum demiş. Gitmek zorundasın demiş suret. Kız istemeden de olsa çıkmış nehirden. 


         Ben hep senin yanındayım demiş suret hiç korkma. Kız o günden sonra hiç korkmamış, vücudundaki yaralardan hiç utanmadan insanların arasına karışmış, istediğini giymiş. Kendini olduğu gibi kabul edince insanlar da onu öyle kabul etmiş. Zaman içinde kızın yaraları iyileşmiş. 

17 Mayıs 2017 Çarşamba

Ateş ve Kül

          Esra kapının tak tak sesleriyle birlikte yatağından sıçrayarak uyandı. Bu sesler kalbinden mi geliyordu yoksa kapıdan mı anlayamadı ilk önce. Koşarak kapıya gitti. Kapıda son derece yakışıklı bir erkek elinde şimdiye kadar gördüğü en güzel orkideleri tutuyordu. Yüzündeki gülümseme biraz önceki kapıyı çalışındaki sertlikle çelişiyordu. Karşısında Esra'yı görünce adam şaşırdı ve yüzündeki gülümseme bir anda soldu.

          - Çok özür dilerim bu saatte uyandırdığım için. Kız arkadaşıma süpriz yapmak için gelmiştim. Burası 27 numaralı oda değil mi? Bana burda kaldığını söylemişlerdi.
          - Bir karışıklık olmuş galiba. Emin misiniz 27 numara olduğuna. Ben dün gece geldim diye bir şeyler geveledi ağzında. Gözünü çiçeklerden alamıyordu.
          Esra'nın çiçeklere bakışı adamın gözünden kaçmamıştı. Sonunda alın bu çiçekler sizin olsun dedi.
          - Alamam.
          - Alın lütfen ısrar ediyorum.
          - Ama sevgilinize yapacağınız süpriz.
          - Almazını rica ediyorum dedi adam. Ben ona çok çiçek aldım. Bu seferki sizin olsun. Hem sizin en sevdiğiniz çiçek orkide değil mi zaten.
          Esra adamın en sevdiği çiçeği bilmesine şaşırmıştı ama boşvererek çiçeği aldı. Hem çiçeği almazsa adamın gideceği yoktu kapıdan.
          - Ama sevgiliniz ne düşünecek çiçeği bana verdiğiniz öğrenirse çok üzülür.
          - Ziyanı yok diye gürledi adam. Esra adamın sesi karşısında bir adım geri attı. Kapıyı kapatmam lazım diye düşünerek hamle yaptı. Adam kapıyı sertçe tuttu ve sevgilim beni burda bu otelde bu odada aldattı. Geçen sefer kaçtı ama bu sefer kaçamayacak diye bağırmaya başladı. 
           Esra beklenmedik bu çıkış karşısında dehşete kapılmıştı. Tam kaçmaya hazırlanıyordu ki adam onu sıkıca tuttu ve az önce muhtemelen çiçeklerin arkasına sakladığı silahı Esra'ya doğrulttu ve silahı çekti. 

          Esra çığlıklar içinde uyandı. Uzun zamandır gördüğü kabuslar burda da peşini bırakmamıştı demek. Biraz sakinleşince gerçekten kapının çaldığını duydu. Korka korka gitti kapıyı açtı. Kapıda sevimli bir erkek elinde orkide ona kocaman gülümsüyordu. Hayır bu şaka olmalı kapıyı kapat kaç Esra hemen diye düşündü ama adam o kadar güzel gülümsüyordu ki yapamadı.

          Adam Esra'nın bembeyaz suratını görünce korkmayın size otelimiz konuklarımıza hediyesi olan bu güzel çiçeği takdim etmeye geldim. Sizi korkutmak gibi bir amacım yoktu özür dilerim. Dün gece siz çok geç gelince veremedik o yüzden sabah getirdim. Hazır olduğunuzda sizi lobide bekliyorum beraber kahvaltı yaparız sonra da sizi şehirde gezdiririm. Bugünkü rehberiniz benim dedi yüzünde aynı gülümsemeyle.

          Adam çiçekleri Esra'  nın eline tutuşturup gitmişti. Herşey o kadar hızlı  olmuştu ki Esra adama hayır deme fırsatını bulamamıştı. Mecburen hazırlanmak için odaya döndü.

          Kendisine boy aynasında şöyle bir baktı. Yüzündeki bu şapsal gülümseme de neyin nesiydi. Saçları dağılmış, pijamasının düğmeleri yanlış iliklenmiş, ayağında tek çorabı yok, gözleri ağlamaktan davul gibi olmuş bu halimle adamın karşısına çıkmış olamam diye düşündü. Hemen banyoya koştu ve özenle hazırlanmaya başladı. Bir yanı temkinli ol Esra adamın kim olduğunu bilmiyorsun bile derken diğer yanı aman nolcak canım biraz eğlenmekten diyordu. Kapıdan çıkmadan son kez aynada kendine baktı. Biraz önce gördüğü kadınla alakası yoktu. İşte şimdi oldu diye aynadaki suretine göz kırptı. 

          Adam tam söz verdiği gibi lobide onu bekliyordu. Buyrun bu taraftan diye kahvaltı salonunu gösterdi. Esra sadece kahve alarak masaya oturdu. Kahvesinden bir yudum almasıyla yüzünü buruşturması bir oldu. 

          - Çok sert geldi galiba diye güldü adam ben birazsüt getireyim.
          cevabını beklemeden adam süt almak için masadan kalktı Esra adamın şefkati karşısında sarsıldığını hissediyordu. Ağlama Esra sakın adamın karşısında ağlama diye tekrarlıyordu sürekli.  

          Adam sütle birlikte iki dilim çikolatalı kekle geri dönmüştü. Keklerimiz çok güzeldir asla bir dilim yetmez diyerek tabağı Esra'nın önüne koydu. Kekten gelen buram buram çikolata kokusu çok iştah açıcıydı. İlk dilimi bir çırpıda bitiren Esra'nın yüzü gülmeye başlamıştı.
             - Çikolata her zaman aşk acısının bir numaralı ilacı olmuştur dedi adam gözlerini Esra'dan bir dakika bile ayırmadan. 
          -  Nerden biliyorsunuz aşk acısı çektiğimi.
          -  Benim uzmanlığım bu. Saklamanıza gerek yok. Hem burası kırık kalpler ülkesi buraya insanlar kırık kalplerini tamir etmeye gelirler adından anlaşlacağı üzere. Yaralarını tamir edince giderler ta ki bir sonraki kırılmaya kadar.
          - Her seferinde mi buraya gelirler. 
          - Hayır yani evet. Kafanız karıştı biliyorum. İlkler her zaman çok acıtır ve tamiri zaman alır. Yara kabuk bağlar önce ama insanlar genelde kabukları zamanından önce koparıp tekrar tekrar kanattıkları için yaraları çabuk iyileşmez. O yüzden ilk yarayı tamir etmek zaman alır zordur hemen iyileşmez. Sonrakilerde işimiz daha kolay hem insanlar zamanla bu yaraların kabuklarını kanatmamayı öğrenirler hem de yaralarını kendileri iyileştirmeyi. O yüzden bir süre sonra bize ihtiyaçları kalmaz. Ama biz ihtiyaçları olduğu süre boyunca yanlarında oluruz. 
          - Daha önce böyle bir yer olduğunu hiç bilmiyordum. 
          - Yaralanana kadar kimse bilmez. Aslında herkesin yolu bir şekilde burdan geçer. Ama kimse burayı başkasına anlatmaz. O yüzden burayı gizli tutmayı başarıyoruz. 
          Esra adamla konuşurken ikinci dilim keki de bitirmişti. Kekin tadı damağında kalmıştı. 
          - Zamanla geçecek diyorsunuz öyleyse bu acı.
          - Merak etmeyin bizim işimiz bu. 
          - Emin misiniz. 
         - Yüzde yüz garanti verebilirim size. 

          Esra artık gözyaşlarına hakim olamıyordu. Nerdeydi, bu adamlar kimdi kafası iyice karışmıştı. Hem kalbini yakan bu acı geçsin istiyordu hem de acının içinde yana yana kül olmak. İyileşmek istiyor muydu. İşte bundan emin değildi.

          

15 Mayıs 2017 Pazartesi

Çöl

          Günler geçer, aylar geçer, bir bakmışsın yıllar geçer ve sen hiç birşey yapmadan öylece oturmuşsun. Hayat akıp gitmiş önünde sen sadece seyirci olmuşsun. Bu gidişe dur diyememişsin. İnsanlar girmiş hayatına. Bazılarını hiç istememişsin, sevmemişsin ama git diyememişsin. Bazılarını ise çok sevmişsin hem de delicesine ne kadar sevebilirsen işte o kadar sevmişsin. Gitmek istediklerinde dur gitme kal diyememişsin. Öylece bakmışsın arkalarından, lal olmuşsun, ağzını açıp tek kelime edememişsin.   Zaman geçmiş söylemediğin sözler taş olmuş birikmiş gelmiş kalbine oturmuş. Yer kalmamış kalbinde. Ağırlığınca yük taşımışsın sırtında yükünü hafifleten olmamış. 

          Karanlık gecede şehrin arka sokaklarında kendini kaybetmişsin hiç bulamamacasına. Ben kimim, nerdeyim, yolum nerden geçiyor hiç umursamamışsın bile. Öylece kaptırmışsın kendini akıntıya var gücünle savrulmuşsun. Girdaba kaptırmışsın kendini çaba bile harcamamışsın ondan kaçmak için. Sular durulunca fırlatıp atmış seni bir kenara. Boş bir balon gibi süzülmüşsün semada nereye konacağını bilemeden. Bir ağaç kovuğunsa konaklamış, uyuduğun en huzurlu uykuyu uyumuşsun. Ama uzun sürmemiş kurtlar gelmiş düşmüş peşine uykunun en derin, en tatlı yerinde. Nefes nefese koşmuşsun var gücünle.  Sesler kesildiğinde kendini çölün ortasında bulmuşsun. Avazın çıktığı kadar bağırmışsın ama duyan olmamış. Çölün ortasında yapayalnız kalmışsın günler geceler boyu. Bu benim çölüm, benim kuraklığım deyip sahiplenmişsin bir damla suya hasretken. 

          Tam umudunu yitirmişken bir ses kalbine bak demiş sana. Bu çölü, bu kuraklığı, bu susuzluğu sen yarattın. Bak kalbine ne görüyorsun, ne var orda taştan başka. Onları bırakmazsan burda kuruyup kalacaksın. Bak burda hayat yok, burda su yok. Burda umut yok. Bırak kalbindeki yükleri çöl rüzgarlarıyla uçsun gitsin. Bırakamam demişsin çok korkuyorum. Onlar benim hayatım bırakamam. Onlar yüzünden burdasın diye kızmış sana. Daha da çok korkmuşsun. Korktuğunu görünce sakinleşmiş biliyorum onları bırakmak çok zor ama beraber deneyelim istersen demiş. İlk taşı ben atayım devamını sen getir. Tamam demişsin istemeden de olsa bu gece uyuyalım sabah başlarız. O gece hiç uyumamışsın korkudan, kaçacak delik aramışsın ama çöl nereye kaçabilirsin ki kaçamamışsın. Sabah olunca haızr mısın demiş sana. Korkuyorum demişsin. Tutmuş elllerini kapa gözlerini demiş. Kulağına fısıldamış korkma umut varsa hayat da vardır. İçin ferahlamış birden. Bırakmışsın kalbindeki taşları tek tek. Bazıları çok kolay gitmiş, bazılarıyla çok zor vedalaşmışsın. Son taşı bıraktığında büyük bir fırtına kopmuş, delicesine bir rüzgar esmeye başlamış. Ardından gök boşalırcasına yağmur yağmış. Günlerce sürmüş yağmur. 

          Yağmur dinince aç gözlerini korkma geçti demiş. Mis gibi toprak kokusunu içine çekmişsin. Gözlerine inanamamışsın, yemyeşil bir bahçenin içinde bulmuşsun kendini. Pırıl pırıl gökyüzü, kuşlar senin için şarkı söylüyormuş. Burası neresi demişsin benim çölüm nereye gitti. Çöl de senin bu bahçe de demiş. Seçimini yaptın ve şimdi burdasın. Şimdi git ve keyfini çıkar bu güzel bahçenin. Gülerek bakmışsın gökkuşağına. Teşekkür etmişsin hayata.

14 Mayıs 2017 Pazar

Anneler Günü

             İşte bir anneler günü daha geldi çattı. Yaklaşık son iki haftadır yoğun bir anneler günü bombardımanına maruz kalmaktayız. Bu günü istesek de unutmamız mümkün değil zaten. Vahşi kapitalizm her özel günün suyunu çıkardığı gibi bunun da suyunu çıkarmayı becerdi. Annenize bu güzel günde ütü alın onu mutlu edin. Annenize pırlanta alın bayılacak.  Bütün anneler çiçektir en iyisi çiçek alın. Annenizin ayakları en iyisine layık ona en iyi aykkabıyı alın. En iyi anne benim annem, hayır en fedakar anne benim, hayyata olmaz benim annem çok cefakar. Offf yetmedi mi bu tantana.

           Evet annelerimizi çok seviyoruz, onlar bizim başımızın tacı kabul ediyorum. Ne yapsak haklarını ödeyemeyiz. Ama bu gün bu kadar reklrmlarla ayaklar altına alınmak, basitleştirilmek zorunda mı? Sevgiyi göstermenin tek yolu ona ütü vs. almak mı? 

          Annesini çok küçük yaşta kaybetmiş bir insan düşünün veya annesi tarafından terkedilmiş bir insan. Bu gün onlar için nasıl geçiyordur hiç düşündünüz mü? istediği halde anne olamamış bu uğurda herşeyini vermeye hazır bir insan olsaydınız bu gün ne hissederdiniz? Peki biricik evladınızı toprağa vermiş olsaydınız bu özel günde haliniz nasıl olurdu? Bunları hiç düşünen yok tabi. Peki annesiyle küs olanlar, annesi tarafından hiç sevilmemiş olanlar onları ne yapacağız? Siz bu gün üç kuruş fazla kazanacaksınız diye bu insanların duygularıyla oynamak zorunda mısınız?  Kendi isteğiyle anne olmak istemeyen kadınlar var bir de anneliğin bu kadar kutsallaştırılıp bu kadınlara yapılan toplumsal baskı nedir?

          Bir kadın ne zaman anne olur? Evladı ilk rahmine düştüğünde mi yoksa onu ilk kucağa aldığı gün mü? Bunun herkes için netbir cevabı yok. Ben açık söylemek gerekirse ilk oğlumu kucağıma aldığımda hissettim.  Yaklaşık üç yıllık anneliğimde öğrendiğim bir şey varsa o da her kadının annelik duygusu doğursun veya doğurmasın içinde olduğu. Bugün sosyal medyaya baktığımızda hep super mom lar. Mükemmel güzellikteki cici çocuklarıyla boy boy pozları mevcut. Çocuklar hiç şımarmıyor, hiç kriz geçirmirmiyor, hiç ağlamıyor nedense. Hiç bir anne de ne hikmetse yorulmuyor, halinden şikayet etmiyor. Hep ful makyaj, 32 diş ortada aşkı, canım cicimli pozlar. Oysaki annelik uzun bir yolculuk. Güzel günler olduğu gibi kötü ve yorucu günler de mevcut. Onun kokusunda dünyaları bulduğun günler olduğu gibi sinir krizi geçirdiğin günler de var. Hiçbirimiz mükemmel olmadığımız halde bu mükemmel anne pozları neden. Elimizden gelenin en iyisi yapsak yeter.

          Kadın emektir, kadın şefkattir, kadın sevgidir. Anne olsun olmasın  içinde sevgi, aşk barındıran tüm kadınların günü kutlu olsun.

24 Şubat 2017 Cuma

Kırık Kalpler Ülkesi

                Esra ayaklarını yere indirdikten sonra oturduğu koltukta bir sağa bir sola doğru gerindi. Aralıksız on saat boyunca yazı yazan kolu uyuşmuştu, ellerini salladı, parmaklarını kapatıp açtı. Vücudunun biraz olsa esnediğinden emin olduktan sonra önünde duran şarap şişesine uzandı. Kalan birkaç yudum şarabı kadehine doldurup tek yudumda içti. Saatine baktı varmalarına artık çok az kalmıştı. Güneşliği açtı ama içeriye bir anda dolan güneş gözlerini kamaştırınca açmasıyla kapatması bir oldu. Gözlerini kapattı, önünde kendisini bekleyen geleceği ve koşarak kaçtığı geçmişini düşündü. O kadar ani vermişti ki buraya gelmeye kendisi bile şaşırmıştı bu hız karşısında. Ona tek bir mesajla haber vermişti.
-          Ben Japonya’ya gidiyorum.
-          Ok.
Gelen mesaj sadece buydu. Ok. Küçücük, anlamsız bir kısaltma. Beş yıllık fırtınalı bir ilişki tek bir mesajla bitmişti. Ondan bu kadar kolay vazgeçmesi Esra’nın egosunu yıpratmıştı. İsterdi ki her zaman yaptığı gibi bağırsın, çağısın, kavga etsinler, gitme diye yalvarsın ama hiçbirini yapmamıştı. Aramamıştı bile sadece ok bu kadar kolay vazgeçmişti. Havaalanında bile gözleri onu aramıştı son ana kadar ama o gelmemişti. Hoş gelse Esra ne yapardı emin değildi. Koşarak kollarına mı atlardı yoksa inadına uçağa binip gider miydi emin olamıyordu. Aşk söz konusu olunca kendine söz geçirebileceğine inanmıyordu.
-          Hanımefendi koltuğunuzu kaldırıp, emniyet kemerinizi takar mısınız lütfen, inişe geçiyoruz.

Hostesin sesiyle kendine geldi. Ne amaçla buraya gelmişti bilmiyordu, tek istediği kaçmaktı sadece. Şimdi kaçmayı başardığına göre içindeki sıkıntı da neyin nesiydi. Ne bekliyordu bu uzak doğu ülkesinden de bu kadar uzaklara gelmişti. Aşk mı asla istemiyordu, kariyer mi zaten kariyeri yolundaydı, gizem mi uzak doğuda bu sadece Murakami kitaplarında olurdu gerçek hayat son derece sıkıcı ve tekdüzeydi, hayatı boyunca maceradan hiç hoşlanmadığına göre buraya neden gelmişti. Bunları düşününce içini hiç olmadığı kadar bir umutsuzluk kapladı.

Pasaport kuyruğunun uzunluğu gözünü korkutmuştu. O kadar yoğundu ki bir an önce otele gidip, sıcak bir duş sonrası çekeceği uykunun hayalinin kuruyordu. Of bu sırada nerden çıktı şimdi diye söylenerek hızlı gittiğini düşündüğü bir sırayı gözüne kestirerek en arkaya geçerek beklemeye başladı. Sıra hiç akmıyor gibi geldi ona. Ne kadar zaman geçtiğini görmek için duvardaki saate baktı. Gözlerine inanamadığı için döndü bir daha baktı. Bir gariplik vardı saatte ama ne olduğunu ilk bakışta anlayamamıştı. Saat alışıldık saatlerin tersi yönünde dönüyordu ve çok hızlıydı. Yorgunluktan hayal görmeye başladım herhalde diye düşünerek beklemeye devam etti. Sıra kendisine geldiğinde sanki yıllardır buradaymış gibi hissetti. Duvardaki saate baktı hala ters yönde aynı hızla dönmeye devam ediyordu.

Pasaporttaki görevli dünyanın en yakışıklı adamı olabilirdi Esra gözlerini adamdan alamıyordu.
-          Kırık kalpler ülkesine hoş geldiniz. Yolunuz buraya düştüğüne göre kalbiniz çok fena kırılmış olmalı. Olsun sorun değil düzeltiriz, eskisinden bile iyi olacaksınız merak etmeyin bizim işimiz bu diyerek çikolata dolu kâseyi Esra’ ya uzattı.

Esra adamın ne dediğinin tek kelimesini bile anlamamıştı. Ama kendisine uzatılan çikolatayı aldı ve ağzına atmasıyla yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. O esnada arka planda çalan müziği fark etti. Buika’dan Volver çalışıyordu. Bu şarkıdan o kadar etkileniyordu ki ne zaman duysa ağlıyordu. İşte yine aynısı olmuştu önce damla damla akan gözyaşları kısa zamanda yerini hıçkırıklara bıraktı. Yakışıklı pasaport memuru oturduğu yerden çıkarak Esra’ya sarıldı. Esra durumunun garipliğini fark ettiğinde ağlaması durmuş, biraz olsun sakinleşmişti. Dilini bile bilmediği yabancı bir ülkede görevli memurun kollarında Buika’nın yanık sesi eşliğinde hıçkırarak ağlamıştı. Şu an kendini çok daha iyi hissediyordu. Memur yerine geçmiş Esra’nın pasaportuna giriş damgasını basmış yüzünde gülümsemeyle ona bakıyordu.

-          Kırık kalpler ülkesine tekrar hoş geldiniz. Buyurun diyerek pasaportu uzattı. Esra pasaportu teşekkür ederek aldı ve yaşadıkları gerçek mi diye incelemeye başladı. Gerçekten kırık kalpler ülkesi damgası vurulmuştu. Rüya mı görüyorum keşke yol boyunca o kadar çok şarap içmeseydim diye düşünerek taksi bulmak için havaalanından çıktı.

Bakalım karşısına bu ülkede daha ne gizemler çıkacaktı çok merak ediyordu. Taksiye bindiğine kendini bir anda maceranın ortasında bulan Murakami kahramanları gibi hissetti. Her şey çok güzel olacak diye düşünüyordu taksinin arka koltuğunda uykuya dalmadan önce.






26 Ocak 2017 Perşembe

Karanlıkta Tek Başına

                Hale sıkıntıyla oturduğu yerden kalktı, ağır adımlarla cama doğru yürüdü, başını cama yasladı.  Karnını okşadı usul usul. İçindeki minik hareketlenmeye başlamıştı son birkaç haftadır, hiç durmuyordu. Saate baktı gece yarısını çoktan geçmişti. Akrep ve yelkovanın tık tık sesleri geceyi bölüyordu. Gözü kulağı kapıdaydı, tam o anda kapı açıldı ve Taner gülerek Hale’nin yanına gelerek yanağına bir öpücük kondurdu. Taner’den gelen yoğun içkiyle karışık ter kokusu midesini bulandırmıştı. Öğürmemek için kendini zor tuttu. Taner’i elinin tersiyle iterek bağırmaya başladı.
-          Neredesin bu saate kadar. Saatin kaç olduğundan haberin var mı? Leş gibi içmişsin bir de. Şu haline bak ayakta zor duruyorsun. Sende hiç sorumluluk yok mu be adam yakında baba olacaksın. Ya bana bir şey olsa acilen hastaneye gitmemiz gerekse hiç düşünmüyorsun bunları.
Hale artık gözyaşlarına daha fazla engel olamıyordu. Çocukluğundan beri en sinir olduğu huyu buydu. Her an her şeye ağlayabilirdi. Sulu gözlü lakabının hakkını sonuna kadar veriyordu. İşte yine aynısı olmuştu. Tutamamıştı kendini daha konuşmaya başlamadan ağlamaya başlamıştı. Biraz daha güçlü olamıyorsun hemen koyuveriyorsun diye içten kızdı kendine.
-          Tamam, aşkım sakin ol merak etme şimdi ben buradayım. Hem sen iyisin hem de bebeğimiz iyi diyerek Hale’yi sakinleştirmeye çalıştı Taner. Ama Hale’nin sakinleşmeye niyeti yoktu. Freni patlamış kamyon gibi son hızla Taner’in üstüne geliyordu vereceği zararı düşünmeden
-          Her gece arkadaşlarınla geziyorsun, içiyorsun, öğlene kadar içiyorsun, doğru düzgün işin yok. Çocuğumuz doğunca ben de çalışamayacağım bir süre. Nasıl geçineceğimizi düşünüyorsun, bu çocuğa nasıl bakacağız. Sen daha kendine bakamıyorsun. Hale artık hıçkırmaya başlamıştı.
-          Sakin ol aşkım. Ahmet’in teklif ettiği yeni işi düşün.  Çok cazip bir iş, hem maaşı çok yüksek. Sen evet desen hemen gider yarın başlarım. O zaman tüm sorunlarımız çözülür inan bana.
-          Bunu düşünmüyor muyum sanıyorsun. Her gün düşünüyorum ama olmaz. Ahmet karanlık bir tip. Korkuyorum başına kötü bir şey gelmesinden, seni kandırmasından.  Doğru düzgün işler yapmıyor? Düzgün bir iş bulmak bu kadar mı zor?
-          Aşkım, bir tanısan Ahmet’i sen de seversin inan bana. Daha tanımadan yargılıyorsun, peşin hüküm veriyorsun. Biraz birlikte vakit geçirsek bence fikrin değişir. Ne dersin güzelim yarın yemeğe çağırayım mı? Birlikte otururuz işin detaylarını konuşuruz hem senin için rahatlamış olur. Hem bu işe çok ihtiyacımız var sen de biliyorsun.

Hale ağlamaktan cevap veremedi sadece kafasını sallamakla yetindi.
-          Ha şöyle aşkım benim. Senin sonunda bana güvenip evet diyeceğiniz biliyordum. Bak her şey çok güzel olacak inan bana. Bebeğimiz doğsun o zaman daha da mutlu olacağız söz.
Hale bu sözlere neden bir türlü inanmıyordu acaba? Her zamanki gibi yine son sözü Taner söylemişti ve o da tamam demişti. Söyleyecek daha çok sözü olmasına rağmen yine ağlamaktan hiçbirini söyleyememişti. Kendini biraz toparladıktan sonra;
-          Ahmet şimdi kim bilir nasıl güzel bir kızla gelir. Bir de benim şu halime bak, patlayacak davul gibiyim, her yerim şiş dedi.
-          Aman be güzelim takma kafana. Sen her halinle güzelsin diyerek sarıldı Taner.
Hale ağlamayı bırakmıştı Taner’e sarıldığında ama hala iç çekiyordu. Bir süre birbirlerinden ayrılmadan sarıldılar. Geriye dönüp o güne baktığında Hale çok pişman olacaktı yaptıklarından.







25 Ocak 2017 Çarşamba

Sınırlar

-         Senin kapın benim duvarımdır, senin duvarın benim kapım diye mırıldandı Selin elimdeki kitabı yere bırakırken.
-          Ne dedin aşkım diye söylendi Sedat. Bunu söylerken televizyondan kafasını bile kaldırmamıştı.
-           Senin kapın benim duvarımdır, senin duvarın benim kapım diye yüksek sesle tekrarladı Selin. Okuduğu kitaptaki bu cümle onu çok sarsmıştı, sarsmaktan ziyade silkelemişti. Kitabı kaldırdı, biraz düşünmeye ihtiyacı vardı. Gözlerini kapadı, derin bir iç geçirdi.
-          Bu kadar derinlere dalma güzellik yoksa boğulursun. Söyledikleri Sedat’ı kahkahalara boğmuştu.
-          Boş ver sen televizyon izlemeye devam et, ben biraz hava almak istiyorum diyerek uzaklaştı.  Selin giderken Sedat hala gülmeye devam ediyordu.
Kapıyı açmasıyla birlikte yüzüne temiz hava çarptı. Bir an sersemlese de derin bir nefes aldı. Bahçede çok sevdiği salıncağa doğru yürüdü, salıncağın paslanmış iplerine dokundu, sanki ilk defa görüyormuşçasına uzun uzun okşadı. Dökülen yaprakları temizleyerek oturdu, bir ileri bir geri sallanmaya başladı. Paslanmış demirler gacırdamaya başladı. Yıldızsız, sakin bir geceydi, sessizliği bozan sadece salıncağın sesiydi.
Senin duvarın benim kapımdır Sedat diye mırıldandı. Okuduğundan beri bu cümle aklından çıkmıyordu bir türlü. Bir cümlenin onu bu kadar etkilemesi şaşırtmıştı. Selin’i darmadağın etmişti, güvendiği, dayanak bulduğu duvarlar yıkılmış çırılçıplak kalmış gibi hissediyordu. Bu eve kaç yıl oldu geleli, zaman ne çabuk geçti zaman diye düşündü. Ne umutlarla gelmişti bu eve, herkesten, her şeyden kaçıp saklandığı bir sığınak olmuştu burası. Yuva mıydı peki? Burası asla bir yuva olmamıştı Selin’e. Şimdi ise burayı dört duvarı çevrili bir hapishane olarak görüyordu. Duvarları kim örmüştü sürekli bunu düşünüyordu.  Selin mi yoksa Sedat mı örmüştü? Sınırları Sedat koymuş Selin’de sorgusuz sualsiz kabul etmişti. İşin aslı önce sınırlandığını fark etmemişti bile.
Sedat’la tanıştığında hayatının çok kötü bir dönemiydi. O kadar ürkek ve çaresiz hissediyordu ki kendini kim çıksa karşısına onunla gidebilirdi. Karşısına Sedat çıkmıştı. Onu koruyor, kolluyordu ona yeterdi bu şimdilik. Aşk olmasa da olurdu. Açıkçası aşkın eksikliğini hissetmiyordu bile. Bir ay içinde yanına taşınmış, birlikte yaşamaya başlamışlardı. İlk zamanları heyecanı çabuk sönmüştü. Sedat ilk kıyafetlerinden başlamıştı. Bu kıyafetlerle bu eve giremezsin demişti. Tüm kıyafetleri tek tek elden geçirmiş, alay etmişti. O gün gözlerinin önüne geldi. Kıyafetleriyle dalga geçip ne çok eğlenmişti. Üzülse de hiç belli etmemişti. Hepsini atmışlar yenilerini almışlardı. Kıyafetlerinden sonra sıra arkadaşlarına, işine gelmişti sırasıyla.
Arkadaşlarını beğenmiyordu. Ona göre hepsi kendini beğenmiş ve züppeydiler. Bir süre sonra Sedat’ın tavırları yüzünden arkadaşlarıyla arası bozulmuş ve onlarla görüşmez olmuştu. Bu ev, Sedat onu girdap gibi içine çekiyordu günden güne. İşi de bırakmasıyla birlikte artık tüm ipler Sedat’ın elindeydi. O ise bir kukla gibi oynatıcısı iplerini ne yöne oynatırsa o yöne gidiyordu. Çalışma artık, ben çok kazanıyorum ikimize de yeter demişti. Zaten mutsuzum işte deyip ayrılmıştı o da. Günler geçtikçe onu hayata bağlayan tüm iplerin tek tek koptuğunu fark etmişti. Yavaş yavaş ölüyordu. Ölmek böyle bir şey mi acaba tüm hislerini kaybedersek ölür müyüz diye sormuştu Sedat’a. Manyak manyak konuşma demişti. Sorduğuna soracağına pişman olmuştu. Eski anılar bu gece tüm gücüyle zihnine doluşuyordu.

Sonsuz bir girdaba yaklaşıyorum. Dönüyor, dönüyor. Beni içine almaya çalışıyor, ben ise kaçmaya çalışıyorum. Ne kadar çabalarsam çabalayayım boş büyük bir hızla ona çekiliyorum.  Çaba göstermenin faydası yok en iyisi akışa bırakayım. Bıraktım kendimi son hızla girdaba yaklaşıyorum. Girdabın içindeyim, dönüyorum, dönüyorum, içe doğru çekiliyorum. Her dönüşte daha derine iniyorum. En dibe inmeme az kaldı. Karanlık, kopkoyu bir karanlığın içindeyim. Sessiz, derin bir karanlık beni sarıp sarmalıyor. Sona yaklaşmaktayım hissediyorum. Birazcık daha dayanırsam hepsi bitecek, çektiğim acılar son bulacak. Daha fazla direnmenin anlamı yok. Olacak olan her koşulda olur engelleyemeyiz.
 Selin selin hadi nefes al bebeğim, buradayım bak. Selin aç gözünü bebeğim, aç gözünü bırakma beni. Kendine geldiğinde nerede olduğunu anlayamadı ilk önce. Offf bu ışığı kim yaktı, çok aydınlık diye söylendi. Oh çok şükür dedi Sedat. 
-          Neredeyiz, noldu bana.
-          Sus şimdi, biraz uyu.
-          En son bahçedeydim. Nasıl oldu buraya geldim.
-          Kendini kaybettin bir anda, çok panik oldum, ne yapacağımı bilemedim. Delirmiş gibi bağırıyordun bana. Beni terk etmekten, canına kıymaktan bahsettin. Çok korktum bebeğim.
Selin olanları yavaş yavaş hatırlamaya başlamıştı. Salıncaktan inip Sedat’ın yanına gitmişti. Hala televizyon izliyordu geldiğini fark etmemişti bile, hiçbir şeyi fark etmezdi ki zaten. Ses çıkmıyorsa onun için sorun yoktu. Ben bir karar verdim demişti televizyonun önüne geçip. Çekil televizyonun önünden diye kükremişti. Şu maç bitsin, çekil gol olacak şimdi.  Bunun üzerine çileden çıkmış televizyonu var gücüyle duvara fırlatmıştı. Bıktım diye bağırıyordu, bıktım artık bu hayattan. Dört duvar arasında yaşamaktan, bırakıp gidememekten, yavaş yavaş ölüyorum ben farkında bile değilsin, ölüyorum ben. Beni buraya hapsettin, kişiliğimi, benliğimi aldım yok oldum ben sayende, silindim. Ağlamaya başlamıştı, durduramıyordu artık gözyaşlarını. Bir yandan bağırıyor, bir yandan hıçkırarak ağlıyordu. Senin evin bana mezar oldu diye bağırıyordu. Sonrasını hatırlamıyordu. Sedat onu apar topar hastane getirmişti işte. Soluk ışık altındaki bu odada baş başaydılar belki de son kez.
-          Ben ayrılmak istiyorum dedi Selin.
-          Sus şimdi güzelim iyileş sonra konuşuruz.
-          Hayır, sonra değil şimdi konuşacağız. Bitti, tamamen bitti. Artık dayanamıyorum. Hemen çık git hayatımdan.
-          Bak gidersem kendini toparlayamazsın. Seni ben adam ettim, bensiz bir hiçsin. Emin misin, eski günlerine dönmeyi istiyor musun gerçekten.
-          Git Sedat istemiyorum seni.
-          Gidiyorum bak.
-          Git.
Sedat’ın arkasından bakmadı bile Selin. Sedat’ın ördüğü duvarları nihayet yıkmış ve kapıdan çıkıp gitmeyi başarmıştı sonunda. Daha önünde çok yol vardı, kendini bulması, unuttuğu sesini dinlemesi gerekiyordu önce. Çok yorgundu Selin. Derin bir uykuya bırakırken kendini yüzüne derin bir gülümse yayıldı.


18 Ocak 2017 Çarşamba

Westworld Dizisi

                            
         Bu sezonun en çok ses getiren dizilerinden biri Westworld sanırım. Hikâyesi oldukça ilginç. Bugüne kadar okumuş veya izlemişsinizdir muhtemelen. Eğer diziyle ilgili bir şey bilmiyorsanız yazacaklarım spoiler içerebilir şimdiden uyarayım.
İki bilim insanı insan görünümlü robotlardan oluşan bir eğlence parkı kurarlar. Önceleri robotlar çok basitken geliştirmelerle insan gibi hisseden, insan gibi davranan robotlar yapmaya başlamışlardır. Western görünümündeki bu parka insanlar gelir ve istedikleri her şeyi robotlar üzerinde yaparlar. Burada her türlü şiddet serbesttir. Robotlara tecavüz edebilirsiniz, dövebilirsiniz, işkence edebilirsiniz, hatta öldürebilirsiniz.  Gelen ziyaretçiler hiçbir şekilde zarar görmez. Parkın insanlara burada kendini bulmayı vaat etmektedir. Akşam zarar gören robotlar temizlenir, sabah kendileri için oluşturulmuş döngülere tekrar başlarlar.

Her gün aynı şeyi tekrarlayan robotların hayatları bizim sıkıcı hayatlarımıza çok benziyor. Her sabah aynı saatte kalk, giyin, kahvaltı yap, işe git. Robotlarda aynı bizim gibi kendilerine biçilen rolleri hiç sorgulamadan oynuyorlar. Hayatımızı sorgulamayacaksak bizim robotlardan ne farkımız var diye düşünmeden edemedim. Birini oğlu veya kızı olarak dünyaya geliyoruz. Hayatımızın ilk yıllarını dünyaya alışmakla geçiriyoruz, biraz büyüdükten sonra çevremiz tarafından bize etiketler yapıştırılıyor ve etiketlere sıkı sıkıya sarılarak yaşamaya devam ediyoruz. Birileri güzelsin diyor; güzel olduğumuza inanıyoruz, birileri çirkinsin diyor; kendimizi yataklara atıp günlerce yataktan çıkmıyoruz ya da birileri tembelsin dedi diye ölümüne tembel olup gelişine yaşıyoruz. Oku diyorlar okuyoruz, çalış diyorlar çalışıyoruz, evlen diyorlar evleniyoruz, çocuk diyorlar yapıyoruz. Hep birileri bir şeyler diyorlar. Peki ya biz gerçekten ne istiyoruz, ne hayal ediyoruz. En önemlisi biz kimiz. Felsefenin en kadim sorunu bir insan kaç yaşında kendine sorar BEN KİMİM? Tüm sıfatlarımdan, etiketlerimden, işimden vs. kurtulduğumda gerçek ben kim, gerçek ben ne istiyor, sesi nasıl, onu duyabiliyor muyum, bunca sene neden ihmal ettim, burada bulunma amacım ne bu gibi sorularla insanın kendini keşif yolculuğu başlıyor aslında.


Diziye geri dönecek olursak dizide de bazı robotlarda bozukluklar ortaya çıkıyor. İnsanlara bozukluk gelen şey aslında robotların kim olduklarını sorgulamaya başlamasından başka bir şey değil. Robotlara yazılmış bir rol var ve onlar için yazılmış bir geçmiş. Geçmişlerine tutunmak yola devam etmelerine yardımcı oluyor çoğu zaman. Geçmişteki olaylarından da ne yazık ki hatırladıkları acı oluyor. Aynı acıyı tekrar tekrar yaşıyorlar aynı bizim gibi. Biz de geçmişin bataklıklarında kaybolduğumuzda tekrar tekrar aynı acıyı çekmiyor muyuz? Ne kadar zor olsa da geçmişi geçmişte bırakmak ve yola devam etmek gerekiyor çoğu zaman. Bazı robotlarda geçmiş olayları hatırlayarak kim olduklarını ve bu dünya haricinde başka bir dünya olup olmadığını keşfetmeye çalışıyorlar. Peki, başarıyorlar mı onu da ikinci sezonda göreceğiz muhtemelen. 

8 Eylül 2016 Perşembe

Çıkmaz Sokak

Karanlık sokaklarda koşmaya başlıyorum. Sokaklar labirent gibi. Bir sokaktan giriyorum başka bir sokaktan çıkıyorum, nereye gittiğimi bilmiyorum. Sadece koşuyorum, sanki biri beni takip ediyor ben de ondan kaçmak için son hızla koşuyorum. Arada bir dönüp arkama bakıyorum, arkamdaki  ne kadar yakın diye. Bir türlü çıkışı bulamıyorum. Sanki sürekli aynı evlerden, aynı sokaklardan geçiyorum. Bu evi daha önce de görmüştüm, bu araba çöp kovasının yanına park etmişti, sokağın sonundaki mor evi nasıl unutabilirim hem kim evini mora bayar ki. Evdeki kapalı perdelerden televizyon ışıkları geliyor cılız cılız, insanlar televizyon karşısında yine bitmek bilmeyen dizileri izleyerek beyinleri uyuşturuyor diye düşünüyorum.

Yıllarca evime televizyon almamak için direnmiştim ve almamıştım.  Utku her eve gelişinde söylenirdi. Herkesin bayıla bayıla izlediği meşhur diziyi hiç mi merak etmiyorum, hadi dizi izlemiyordum peki haberleri nasıl izliyordum, gündemi nasıl takip ediyordum. İnternet var ya diyordum her şeyi, tüm bilgiyi oradan edinebilirsin. Kusura bakma ben akşamları televizyon karşısında beynimi uyuşturmak istemiyorum. Beni anlamazdı biliyorum onu küçümsediğimi düşünürdü bunu dile getirmezdi ama ben bakışlarından anlardım. Kadınlar anlar böyle şeyleri de anlamak istemez. Acaba şu an beni takip eden Utku mu? Çok mu kalbini kırdım ayrılırken acaba şimdi takip ediyor delicesine. Yok ya sanmam kimsenin kalbini kırabilecek biri değildir. Utku olayları içine atar genelde. Attıkları patlamış olmasın. Yok, yok Utku yapmaz böyle şeyler. Utku değilse kim peşimdeki.

Koşmaya devam ediyorum belki ana caddeye ya da meydana çıkarım umuduyla ama daha çok yolumu kaybediyorum. Sokaklarda soru sorabileceğim bir kişi bile yok. Issız ve bomboş sokaklar. Herkes kıyameti beklermiş gibi evine saklanmış, kapıları, perdeleri sıkı sıkıya kapatmış. Perdeler, kapılar sıkı sıkıya kapalıysa beni gözetleyen gözler kimin. Sanki geçtiğim sokaklarda evlerinin perdelerinin arkasına saklanmış insanlar beni gizlice gözetliyor ve ben sokaktan çıkar çıkmaz benim dedikodumu yapmaya başlıyorlarmış gibi.  Fısır fısır konuşmalarını duyar gibiyim. Kesin beni gözetliyorlar, beni konuşuyorlar. Bak kırmızı boyalı evin ikinci katına perdenin arkasından biri beni gözetliyor, sokakta başka kimse yok ki benden başka. Hey sen ne bakıyorsun bu saate sokakta gezen kadın hiç mi görmedin diye bağırıyorum. Saklanma çık ortaya, çık da konuşalım. Hey duyuyor musun beni. Bak kaçıyor, kaçıyor o da hayatımdaki diğer herkes gibi.

Beni gözetleyen adamı boş veriyorum yoluma devam ediyorum. Çok yoruldum biraz soluklansam nasıl olur. Biraz nefes almaya ihtiyacım var. Kendine çok yükleniyorsun diyor Ece, yapma böyle. Herkesi her şeyi kurtaramazsın. Bazen olayların öyle olması gerekir, bazılarının canının acıması, üzülmesi gerekir, bazılarının ölmesi gerekir. Biraz akışına bırakmayı öğren, eninde sonunda her şey olacağına varır, hem olaylara müdahale etme hakkını sana kim verdi. Kim gelip sana beni kurtar dedi, belki o hayatından çok memnun ne biliyorsun? Sen sadece insanları kendine göre yargılıyorsun, bunu hayatı kötü gidiyor onu kurtarmalıyım, yardıma ihtiyacı var. Nerden biliyorsan sana göre belki yardıma ihtiyacı var ama senden yardım istedi mi. İstemediyse neden uğraşıyorsun bırak, görme, bilme, yapma. Herkesi kurtaramazsın bir daha söylüyorum. Yıpratma kendini bu kadar.  Ece git başımdan diyorum sana ihtiyacım yok.  Senden de senin nutuklarından da bıktım usandım artık. Şu an en son ihtiyacım olan senin nutukların. Ama Ece gitmiyor başımdan söylenmeye devam ediyor. Bak ben sana demiştim o adam sana göre değil diye. Kaç defa daha kalbin kırılacak. Hep yanlış adamlara âşık oluyorsun sonra gelip boynumda ağlıyorsun. En başından beni dinlesen bunlar böyle olmayacak. Sakalımız yok ki laf anlatalım. Hep kafanın dikine gidiyorsun. Gidiyorsun da ne oluyor. Of Ece sus. Ece yolumu kaybettim. Neredeyim bilmiyorum, çıkış yolum var mı onu da bilmiyorum. Birileri beni takip ediyor, nefesini ensemde hissediyorum. Sen olsaydın yine bir saat nutuk atardın bana. Yoksa seni dinlemediğim için sen mi takip ediyorsun beni. Ama sen sadece konuşursun, konuşarak öldürürsün adamı. Hem koşmayı sevmezsin ki, bu olay sana göre değil. Peki, Ece de değilse kim beni takip eden. Of çıldıracağım. Acilen çıkış yolu bulmam gerek.

Uzaktan gelen seslerde neyin nesi? Ambulans sesine benziyor. Şu an çok uzakta ama gitgide yakınlaşıyor sanki. Bu kadar dinlenmek yeter biraz daha hızlı koşmam lazım. Ama sesleri de çok merak ediyorum nerde kaza oldu acaba, ya da kim hastalandı. Ben neredeyim onu bile bilmiyorum. Sesin geldiği tarafa doğru koşuyorum belki birkaç insan görürüm de nerede olduğumu sorarım. Sağa dönüyorum daha önce hiç görmediğim bir sokak. Daha önce bu sokağı görseydim hatırlardım kesin. Diğer sokaklara göre daha aydınlık, yolun iki tarafı da ağaçlarla kaplı. Ağaçlar yolun iki tarafına sarkmış ve yoldan ağaçların altından geçerek geçiyorsun. Adeta sokak beni çağırıyor bırak diyor her şeyi dışarda bana gel. Gel, gel diye kulaklarıma fısıldıyor. Çağrıya kayıtsız kalamıyorum, o güzel büyüleyici ki arkamdan birini beni takip ettiğini bile unutuyorum. Neredeyim, nereye gidiyorum önemi yok artık. Çağrıya kayıtsız kalamıyorum ve yolda yürümeye başlıyorum. Koşma diyor bir ses yolun tadını çıkar bugüne kadar çok koştun yeter artık yavaşla.

Kızım bu hafta Cuma yemeğe gelecektin hani sen çok seviyorsun diye dolma yapmıştım 11 e kadar bekledim seni sonra kanepede uyuyakalmışım diyen annemim sesi kulaklarımda. Ben sana söz falan vermedim anne ne diye yordun ki kendini, ben sana gelirim dedim mi demedim. Ee sen niye gelecekmişim gibi hazırlık yapıyorsun her hafta. Anne yoğunum ben, çok çalışıyorum beni anlayacağına sürekli gel gel diye baskı yapıyorsun. Yoruldum anne yoruldum bıktım. Senin dizinin dibinde oturamam sürekli diye bağırmıştım anneme. O gün toplantıya girecektim toplantı öncesi zaten çok gergindim onun sitemlerini dinleyemeyecek kadar çok hem de. O ise hiçbir şey diyememişti. Bilseydim onun son konuşmamız olacağını öyle yapar mıydım? İnsan ailesini özellikle de annesini demirbaş gibi hissediyor. Sanki sürekli her daim senin yanında olacakmış gibi. Ama olmuyor işte gün geliyor uçup gidiyorlar sen de ne olduğunu anlamadan okyanusta kızgın dalgaların ortasında su alan bir kayıkla ne yapacağını bilmez halde kalmış gibi afallıyorsun. Gerçekler buz gibi vuruyor yüzüne. O artık yok. O artık yok. O artık yok. Duyunca ağzımdan çıkan tek cümle bu oldu. Ağlamaya başlıyorum. Gözyaşlarım beni boğsun istiyorum. O kadar aksın ki sel olsun boğsun beni. Ağlama diyor ağaçlar ağlama sadece koş.

Ne olduğunu anlamıyorum önce koş mu dedi mi ağaçlar bana. Bir bakıyorum yolun sonuna gelmişim. Ne tarafa gideceğimi bilemiyorum önce. Takip devam ediyor, peşimdeki ayak sesleri hızlanıyor. Bir an önce karar versem iyi olacak. Sağ mı sol mu, sağ mı sol mu? İki yola da bakıyorum ikisi de karanlık. Sola gitmeye karar veriyorum. Siren sesleri hızlanıyor. Ambulans yakınlarda olmalı diye düşünüyorum. Hızla koşmaya başlıyorum. Nefes nefese koşuyorum. Siren sesleri çok yakın. Sus artık sus diye bağırıyorum. Seslere tahammülüm yok hiç de olmadı. Başka bir sokağa sapıyorum, biraz ilerleyince ambulansı görüyorum yerde kanlar içinde bir kadın yatıyor. Bana ne kadar benziyor diye düşünüyorum. Benimle aynı kıyafetleri giymiş. Siyah kot pantolon, beyaz gömlek, saçları benimle aynı renk. Sadece tatsız bir tesadüf diye düşünüyorum. Hem ben ayaktayım, koşuyorum. Aynı anda iki yerde birden olamam ki. Kadının yüzüne bakmaya korkuyorum. İnsanların tüm güçleriyle kadını kurtarmaya çalışıyorlar ama kadın kötü yaralanmış, işleri zor gibi görünüyor. Birden ekipten biriyle göz göze geliyorum bana bakıyor ve eliyle diğerlerine beni gösteriyor. Ekip kadını bırakıp benim peşime düşüyor. Daha hızlı koşmalıyım, daha hızlı koşmalıyım diye söyleniyorum. Aynı sokaklardan evlerden geçiyorum, sokaklar labirent gibi çıkışı bulamıyorum bir türlü.  Nefes nefese kaldım ve son hızla bir sokağa giriyorum sokağın darlığından boğulacak gibi oluyorum, sanki duvarlar üzerime geliyor. Ekip tam arkamda nefeslerini ensemde hissediyorum. Koşuyorum son hızla. Arkama bakıyorum ne kadar yakınlar diye o esnada duvara tosluyorum. Çıkmaz sokağa gelmişim, inanmıyorum çıkmaz sokak. Duvara bakıyorum çok yüksek tırmanmam mümkün değil. Başka çıkış var mı diye etrafa bakınıyorum yok çıkmaz sokak burası giriş var çıkış yok. Yolun sonun geldim. Çok yorgunum, biraz dinlenmem lazım, zaten ekip birazdan burada olur çok yaklaştılar. Bak geldiler bile. Hep birlikte hadi gidelim diyorlar, hayır diyorum ben gitmek istemiyorum, çok yorgunum. Ben gitmek istemiyorum.


1 Eylül 2016 Perşembe

Umudunu Kaybeden Adamın Hikayesi


            Bu hikaye uzun zaman önce umudunu kaybeden bir adamın hikayesi. Bu hikaye benim hikayem. Dolayısıyla da umudunu kaybeden adam da ben oluyorum. Nasıl olur, olur mu öyle saçma şey insan hiç durup dururken umudunu kaybedermiymiş dediğinizi duyar gibiyim. Kiminiz kulak asmayacak, kiminiz saçma bulacak, kiminiz ise ilginç bulacaksınız hikayemi. Ama ne olursa olsun kayıtsız kalmayacaksınız, belki siz de umudunuzu kaybettiniz de haberiniz yok. Şimdi koltuklarınıza yaslanın da  hikayeme kulak verin.

            Herşey bir anda oldu. O kadar hızlı olduki nasıl olduğunu anlayamadım bile. Bir gün içinde olup bitti herşey. Tıpkı Murakami romanlarında oluduğu gibi  başıma gelen bir dolu tuhaf olaydan sonra umudumu tamamen sonsuza kadar kaybettiğimi anladım. Bundan tam iki yıl otuz dokuz gün altı saat önceydi benim için gayet sıradan bir sabah başlamak üzereydi.

 Ben gayet sıradan bir adamım. On beş yıldır aynı işyerinde sıkıcı olan işimi yaparım. Her gün işe gider gelirim. Sıkıcı olsa da bir işim var diye sevinirim ne de olsa ülkedeki işsizlik malum günden güne artmaktayken işten sıkılmak bana şımarıkça gelir. Öyle büyük zevklerim, istek ve arzularım yoktur. Rutini severim, değişiklikten hoşlanmam. En ufak değişiklik bile bende tedirginlik yaratır. Ev iş arası mekik dokurum. Kahvaltı en sevdiğim öğündür hiç kaçırmam. Yürüyüş en sevdiğim spordur. Hafta sonu en büyük zevkim sahilde yürüyüş yapmaktır. Bekar ve çocuksuzum. Gördüğünüz gibi gayet sıradan bir insanım. Yolda karşılaşsak dönüp bana bakmazsınız bile. Bunları size niye mi anlatıyorum belki  birazcıkda olsa beni tanımanız için. Her neyse lafı fazla uzatmadan konumuza başlayalım.

Nerde kalmıştık. Evet hatırladım. Benim için gayet sıradan bir gün başlamıştı. Günlerden Pazartesi miydi, Salı mıydı… Yok yok cumaydı evet evet şimdi hatırladım kesinlikle cumaydı. Sabah altı buçukta kalktım hergün o saatte kalkarım hiç şaşmaz. Demiştim size ben rutini severim diye. Kahvaltımı hazırlamaya başladım.  Öncelikle kahvemi demledim. Mis gibi kahve kokusu tüm evi doldurken domates ve salatalık doğradım. Peynirli omlet yaptım, ekmek kızarttım. Kızarmış ekmek kokusu kahve kokusuna karıştı. Sofraya zeytin, peynir, reçel koydum işte kahvaltım hazırdı. Hazırladığım kahvaltıya baktım ve işte benim zevkim de bu diye düşündüm. Basit hayatımın basit zevkleri. Gün normal başlamıştı görünürde tuhaf olan herhangi bir şey yoktu. Kızarmış ekmeğime terayağı sürdüm, kahvemden bir yudum aldım. Omletimi yemeğe başladım. Ama tuhaf olan ne yersem yiyeyim hiçbirşeyin tadı yoktu. Acaba hasta mı oluyorum diye düşündüm. Hasta olmayı hiç sevmem, hasta olmak benim rutinimi bozar ve ben bundan hiç hoşlanmam. O yüzden hasta olmamak için büyük çaba gösteririm. Asla kendimi terletmem, üşütmem, hasta olan biriyle toklaşmam çok dikkat ederim. Hastalığı önlemek için türlü türlü bitki çaylarım vardır. Ihlamur, zencefil, tarçın, adaçayı, papatya, melisa ve bunun gibi birçok bitki. Vücudumda herhangi bir hastalık belirtisi, kırgınlık yoktu. Zaten o günden sonra yediğim hiçbirşeyden tat alamadım. Sonradan anladım ki  umut hayata tat katıyormuş, umut olmadan hayatın tadı yokmuş.

Yıllardır ilk defa kahvaltı yapmadan evden çıkmıştım ve bu benim sinirlerimi bozmuştu. İşe doğru yola koyuldum. Gariplikler bitmek bilmiyordu. Bu sefer de renkler birer birer hayatımdan çıkıyordu. Önce yeşil çıktı hayatımdan doğadaki yeşilleri yok edilip yerine binalar dikilirken ses çıkarmayışımızın intikamını alırcasına gitti soldu tüm yeşiller, yerine taş binaların soluk grisi kaldı. Ardından mavi gitti. Kirlettiğimiz gökyüzü  ve denizlerimizin mavisi. Ardından beyaz gitti. Saflığın, masumiyetin rengi beyaz. Bütün renkler beni terk ediyordu. En son kırmızı gitti. Kanın, tutkunun ve şehvetin rengi kırmızı. En çok kırmızın gitmesine üzüldüm en sevdiğim renk kırmızıydı. Geriye tek renk kalmıştı  o da griydi. Çok güzel diye düşündüm. Tatsız tutsuz bir hayattan sonra şimdide renksiz bir hayat. Sonradan anladım ki umut aslında hayata renk katıyormuş, umut olmayınca hayatın rengi de soluyormuş.

Gözlerim yeni renklere hemen alışıverdi, sanki renkler hiç olmamış gibi. Her zaman insanoğlunun hayatta kalma becerilerine hayran kalmışımdır. Başına ne tür felaket gelirse gelsin her zaman hayatta kalmayı başarır ve her duruma bir şekilde ayak uydurmasını bilir. Bende yeni durumuma hemen ayak uydurmuştum. Arabamı çalıştırdım ve işe doğru yola koyuldum.  Bakalım günün geri kalanında beni ne gibi süprizler bekliyor die düşündüm. Her zamanki gibi trafik vardı. Trafik her zamanki gibiydi de ben her zamanki gibi değildim. Normalde çok sakin bir insan olmama rağmen bugün sanki içime canavar kaçmıştı. Tüm trafik kurallarını ihlal ettim, diğer sürücülerle kavga ettim dolayısıyla işe de geç kaldım. Nerde kaldın diye meraklanan amirime öyle bir bağırdımki kadıncağızın suratındaki ifadeyi hiç unutamıyorum. Sanki vücudumda bir virüs vardı ve yavaş yavaş tüm hücrelerimi istila ediyordu. Beni ben yapan tüm değerlerim yavaş yavaş yok oluyordu. Sabır, nezaket, hoşgörü, tahammül, sakinlik.

Sonradan anladım ki  umut aslında güneş gibiymiş azıcık çıkması bile içimizi ısıtmaya, bizi insan yapmaya yetiyormuş, yokluğu ise kalplerimizi buz kestiriyormuş. Umut gidince yüreğim ayaz kesti, tüm kanım çekilde sanki. Yaşıyordum evet buna yaşamak denirse yaşıyordum. Görünürde ben yine eski bendim ama çok büyük bir parçam da bir daha geri gelmemek üzere yok olup gitmişti.  İşte böyle dostlarım benim hikayem.


Marika- 3 Büyük Aşkların Yıkımları Büyük Olur

Tanışmalarının üzerinden bir ay geçmeden adam evlenme teklifi etmiş kadın hiç düşünmeden kabul etmiş. Hemen evlenmişler. Kadının ne ailesi ne arkadaşları gelmiş düğüne. Kadın buruk ama çok mutluymuş. Cicim ayları çok kısa sürmüş. Önce kadını beğenmemeye, eleştirmeye başlamış. Saçının rengi hiç güzel değil, çok kilo aldın, gözaltların kırışmış, o etek ne öyle, çok zevksizsin, yaptığın yemekler hiç lezzetli değil, çok beceriksizsin. Bitmek bilmeyen kınamalarla günler geçiyormuş.

 İlk büyük kavgamızı yemek yüzünden yaptık inanabiliyor musun?  Çorba çok tuzlu olmuş diye tencereyi kafamdan aşağı boşalttı. Ben naptım peki sustum, dikkat edeceğime dair özür diledim, beni terk etmemesi için yalvardım.  Bu olay yaklaşmakta olan felaketin habercisiydi. Ben sustukça, alttan aldıkça şiddetin dozu arttı. Sürekli kendimi suçluyordum, daha güzel olsam, daha lezzetli yemekler yapabilsem, daha genç, daha zayıf, daha alımlı olsam her şey daha güzel olacaktı ama ben ne onun istediği gibi değildim ve hiçbir zaman olamayacaktım. Bunu kabul etmem uzun zaman aldı. Önceleri değişmeye çalıştım. Zayıflamak için deli gibi rejim yapıyordum, ölümüne. En sevdiğim tatlı olan sufleden bile vazgeçtim inanabiliyor musunuz? Sadece sebze yiyordum, hatta yemiyordum sebzelerin suyunu sıkıp içiyordum.

Bunu söylerken yüzünü buruşturdu. Kadının yüzünün aldığı hal Marika’ yı çok güldürmüştü. Kadın da gülmeye başladı. Biraz brokoli, kereviz sapı, havuç az biraz da zencefil hepsini karıştır, burnunu tıka iç bakalım içebiliyorsan. Ama aşk için yapıyordum. Zannediyordum ki bu çabalarımı görecek ve bana daha çok âşık olacak, nerde o ise sadece dalga geçiyordu.  Zamanla açlıktan ve yediğim dayaklardan, işittiğim hakaretlerden iyice sinirlerim bozulmaya başladı.  Gün içinde sebepsiz yere ağlama krizlerine girmeye başlamıştım.  Sinirlerimi yatıştırması için sürekli kocamın verdiği ilaçları içiyordum, sabah kalkınca iki tane akşam yatmadan önce iki tane. İlaçlarımı hiç aksatmıyordu, akşam ilaçlarımı veriyor alnıma öpücük kondurup beni yatağıma yatırıyordu. Sabaha kadar deliksiz uyuyordum ama kafam sürekli kazan gibiydi, sanki biri kafamın içinde sürekli davul çalıyor gibiydi. Kulağımın içindeki davul sesi bitmek bilmiyordu, beni iyice delirtiyordu. Her şeyden, herkesten korkar olmuştum, artık çok sevdiğim işime bile gidemiyordum. İşin idaresini kocam almıştı, arada bir imzalamam gereken kâğıtlar getiriyor ben de ne olduğuna bile bakmadan imzalıyordum.  Uçurum dibinde duruyor elimi uzatmış sevdiğim adamın beni kurtarmasını bekliyordum o ise elimi tutmak yerine beni uçurumdan aşağı yuvarlamak için fırsat kolluyordu.  Hayatımın tüm idaresi başkasının ellerindeydi, celladımın ellerinde.

Ohh… Sanki ciğerlerine bundan başka hiç nefes gitmeyecekmişçesine derin bir nefes aldı. Gözyaşlarını sildi. Kahvesinden son yudumunu alarak devam etti. Sonun başlangıcındaydım artık hiç kimse bana yardım edemezdi.  Kocamın en son bana yaptığı o güne kadar yaptıklarının yanında önemsizmiş meğer.  Salı günüydü hiç unutmuyorum uzun bir süreden sonra şirkete gittim. Üç gündür ilaçlarımı içmiyordum. Bu Şule’nin fikriydi. Şule en son beni iki ay önce Nermin’in düğününde görmüş ve gözlerine inanamamıştı. Sana bir çeki düzen vermemiz gerekiyor demişti. Bana ulaşmaya çalışmış, defalarca eve gelmiş, telefon etmiş hiçbir sonuç alamamış. En sonunda olanları eve düzenli olarak temizliğe gelen kadından öğrenmiş. Tabi bu hizmeti karşılığında kadına bir miktar para ödemek zorunda kalmış. İlaçları içme diye haber gönderdi kadından ben de içmedim. En sonunda 3 gün sonra kafam biraz toparlanır gibi oldu ve işe gitmeye karar verdim.

 Midem açlıktan kıvrılıyordu, şöyle güzel çift kaşarlı tost söylesem mi diye düşündüm yanında da mis gibi taze demlenmiş çay. Bu ikiliyi düşünmek bile ağzımı sulandırmıştı, ama boy aynasına bakınca vazgeçtim, daha vermem gereken kilolar vardı. Şimdi düşünüyorum da o gün aynaya biraz daha dikkatli baksaydım mutsuzluktan ölmek üzere olan bir bir kadın görürdüm ama o sıralar tek ilgilendiğim fazla kilolarımdı. Güvenliğe geldim, güvenlik beni içeri almadı.

İsmail, neler oluyor burada. Benim şirketim ne demek içeri giremem.
Beyefendinin kesin talimatı var hanımefendi sizi içeriye alamayız.
Ne demek oluyor bu talimat falan o da kim oluyormuş.
Kesin talimat efendim sizi alamam.
Burayı ben kurdum. Seni ben işe almadım mı İsmail. Burada kimse yokken sadece ikimiz vardık. Kendi ellerimle inşa ettim ben burayı.
Tamam, efendim sakin olun lütfen.
Bana sakin ol deme sakın sakin ol deme. Artık avazım çıktığı kadar bağırıyordum. Çabuk onu çağır buraya.
Burada değil efendim kendisi.
Bundan sonra olanları hatırlamıyorum. Şule’nin anlattığı kadarını biliyorum. Gözümü açtığımda hastanedeydim. Deli gibi bağırmışım, İsmail’ in yakasına yapışmışım. Beni bir türlü zapt edemiyormuş, elime bir taş parçası alıp camları kırmışım, kocamın arabasını parçalamışım. En son ambulans çağırmışlar, sakinleştirici yaparak zorla sakinleştirmişler beni.  Bütün bu olanları tüm şirket izlemiş bu arada kocam da içerdeymiş, korkudan yanıma gelememiş.
İki gün hastanede kaldım bu arada şirketin avukatları tarafından tebligat geldi. Bana ilaçları verip uyutarak işime, evime, tüm malvarlığıma el koymuş. Dımdızlak, beş parasız ortada kaldım anlayacağınız. Onunla beraber olabilmek için o kadar çok kişiyi karşıma almıştım ki geri dönmeye, hata yaptım sizi dinlemeliydim demeye utanıyorum. İşte benim hikâyem böyle çok büyük bir aşk sonrası büyük bir yıkım. Şimdi biraz kafamı toplayıp, kendimi yeniden inşa etmeye çalışacağım. Eski yıkıntılarımdan yeni bir ben yaratabilir miyim diye bakacağım.

Marika dikkatle dinlemişti kadının hikâyesini. Aşk böyle bir şey demişti ne kadar büyük olursa yıkımı da o kadar büyük oluyor. Merak etmeyin biz kadınlar ölsek de başka bir bedende tekrar dirilebiliriz yeter ki kendinize inanın, o güç sizin içinizde mevcut.

Bir saat öncesine kadar birbirine yabancı iki kadın şimdi aşkta buluşmuş, kendi büyük yıkımlarını düşünüyorlardı sessizce.