Rutin

RUTİN

 

Tik tak, tik tak, tik tak.. Saat iki. Daha on dakika bile geçmemiş en son baktığımdan beri. On dakika bile geçmemiş ama benim için sanki bir saat, belki de daha uzun bir süre geçmiş gibi.  Zamanın sürekli aynı hızla aktığını kim söylemişse yalan söylemiş bence. Öyle bir şey yok. Zaman hep aynı hızla akmıyor. Hatta bazen hiç akmıyormuş gibi geliyor. Hafta içi zaman çok ağır geçerken mesala hafta sonu tam tersi çok hızlı akıyor. Ya da patronunun işte olduğu bir zamanla işte olmadığı zaman bir değil. Mesela şu an saat 14:05 bu  satırları yazdım, yazmadan önce düşündüm ve saate baktığımda sadece beş dakika geçmiş olduğunu gördüm. Bunca iş yaptım ve sadece beş dakika zaman geçti inanılır gibi değil.

 

Bu satırları yazıyorum, siz de şu an okuyorsunuz eminim kim olduğumu merak etmişsinizdir. Ben kim miyim? Herkes gibi gayet sıradan bir insanım. Sıradan hatta şans eseri yolda yürürken karşılaşsak dönüp arkasından bakılmayacak kadar sıradan bir insanım. Üniversite mezunuyum. Çok uluslu bir şirkette adı son derece janjanlı, içeriği boş, ne iş yaptığı belli olmayan bir bölümünde çalışıyorum. Dışardan bakanlar çok yoğun bir bölüm olduğumuzu düşünebilirler ama günümün büyük bir bölümü excel dosyası açıp bilgisayar ekranına boş boş bakmakla geçiyor. Hayatım excel ve sayılardan ibaret. Bazen bilgisayar ekranımdan akıp giden sayılara bakarak dalıp gidiyorum. Sayılar akıyor ben bakıyorum, sayılar akıyor ben bakıyorum... Anlamsız, manasız bir sürü rakam silsilesi. 12345, 456,456,789,748.65,5566,6666,6666,787.......................... Benim için bu sayıların hiçbir anlamı yok. Ama belli ki şirket için önem arz etmekteki, bana bu sayıları derlemem için her ay sonu maaş veriyorlar. Bu sayılar bazen müşteri gelirleri oluyor, bazen satış rakamları, bazen bölge satış hacmi vs. 

Benim tek yaptığım rakamlara bakıp bazen uyuklamak, bazen çoğunlukla da hayallere dalmak. Daldığım uykudan çoğunlukla patronumun son derece itici ve tiz sesiyle uyanıyorum. Eminim bu kadar sinir bozucu bir ses hayatınızda hiç duymamışsınızdır. 


        -Ayşe, bu ayki satış raporları noldu? 

      -  Ayşe, ay sonu gelir hacmimiz ne?

       -Ayşe, satışlarda artış var mı?

       -Ayşe, sana geçen gün dediğim maliyet satış analizini yaptın mı?

 

         -Ayşe, ayşe, ayşe, ayşeeee.


          “Offffff yeter be ayşe kadar başına taş düşsün. Bin kere gönderdiğim dosyaları tekrar tekrar istemekten bıkmadın usanmadın be adam ” diyesim geliyor her seferinde ama tabi patronumdur başımın tacıdır hiçbirşey söyleyemiyorum. Söyleyemediklerimi yutup hemen yolluyorum efendim diyorum. Bu rutin hemen her gün tekrarlanıyor. Söylemek isteyip de söyleyemediklerimi toplasak burdan köye yol olur.  Çok mu tanıdık geldi yaşadıklarım. Eminim plazalarda çalışan birçok insan buna benzer şeyleri yaşıyordur.


           İnsan gençken çalışma hayatını bilmediği için çok idealist oluyor. Ben de kendi çapımda idealisttim. Ne mi oldu o idealler hepsi kıçımda patladı. Afedersiniz çok mu ağır oldu? Napalım gerçekler ağır benim suçum değil. Üniversiteden mezun olunca birçok genç gibi dünyayı kurtaracağımı zannediyordum. O istek ve hırsla işe girdim. İşe başladığım ilk günü unutamıyorum. Kolay mı artık ben de plaza çalışanı olmuştum. Çalıştığım şirketi gururla herkese anlatabilirdim. Oysa nerden bilebilirdim ki plaza çalışanlarının kafese konulmuş hamsterdan bir farkları yokmuş. Cam fanus içine koyulan çalışanlar oksijensiz, penceresiz ofislerde bazen güneş ışığı bile görmeden tüm gün boş boş excel dosyalarına bakıp kalan zamanlarda ya alışveriş sitelerinde hiçbir zaman ihtiyaçları olmayacak şeyleri cansıkıntısından alır ya da kahve eçliğinde bol bol dedikodu yaparlar.


         “Ya bu Ezgi çok kilo almış hamile mi sence?”


         “Ahmet yeni araba almış gördün mü? Kaç para maaş alıyor acaba?”


         “Pelin boşanıyomuş duydun mu? Kocası üçüncü kattaki Seda’yla aldatmış diyorlar?”

 

        Günün yarısı böyle konuşmalarla geçer. Hatta ben de bunları yazarken bir yandan da Pelin’in boşanmasıyla ilgili geçen konuşmaya katılıyorum. Nasıl olmuş da kocası koca götlü Seda’yla aldatmış inanılır gibi değil. Bu arada saat üç oldu. Geriye kaldı üç saat. Saat beşden sonra goy goyla geçer zaten gün, o zaman kaldı iki saat. 


      “Ayşe, bu ayki satış rakamları çıktı mı?”

       “Hemen gönderiyorum Ali Bey.”

 

        Başladı yine benimki. On bininci defa göndereyim satış rakamlarını da arıza çıkmasın.

 

Yorumlar

Popüler Yayınlar