7 Temmuz 2020 Salı

Eski Fotoğraflar


              Hale yatağın hemen yanı başındaki çekmecelerden başladı işe. Çıldırmışçasına en üstten en alta doğru giderek içlerinde ne varsa hepsini döktü yere. Bu kadar eşyayı tekrardan kimin toplayacağını düşünmeden atarken sadece fotoğrafları yatağın üstüne doğru fırlattı. Odanın ortasında dağ gibi büyüyen eşyalara aldırış etmeden gardıroba geçti. En üst raftaki fotoğrafların olduğu kutuyu çıkardı yatağa doğru attı. Karton kutunun kapağı fırlatmanın hızıyla birlikte cama doğru fırlarken yerlerinde duramayan birkaç fotoğraf da gün yüzüne çıkmıştı bile. Özellikle bunca yıldır özenle saklanmasına rağmen unutulmuş, kenarları kıvrılmış çok eskilere ait anılar barındıran ikisi kadının dikkatini çekmeyi başardı. Yavaşça yatağın kenarına oturarak her ikisini de eline aldı. İlkinde gencecik hali karşıladı onu. On beşinci yaş gününe ait bir resim. Çarpık dişleri henüz düzeltilmemiş, saçlar simsiyah, kaşlara el değmemiş, teni ise güneş kreminin henüz icat edilmediğini kanıtlarcasına kararmış. Yüzünde hüzünlü bir gülümseme. Babası tarafından terk edilmiş genç kızın bastıramadığı hüznü. Daha fazla bakmak istemiyordu eski haline. Çok zaman geçmişti üzerinden. Babasına olan kızgınlığı bile zamana yenik düşmüştü. Hangi kin sonsuza kadar güdülebilirdi ki eninde sonunda bitmesi gerekiyordu. 

Elindeki ikinci fotoğrafa geçti. Üniversite mezuniyeti. Sırtında cübbe, avukat olmuş. Gururlu. Kendini bekleyen hayattan bihaber. Kozasından çıkmaya korkan ürkek bir kelebek o zamanlar. Saçlar tam olarak sararmasa da rengi açılmış, kaşlar dönemin modasına uygun olarak incecik. Off diye sesli nefes verdi elindekileri fırlatıp atarken. Eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yağardı. Off hemen ananem gibi konuşma, bit pazarıymış falan filan, ne var sanki senin ondan farkın var mı şu haline bak yapayalnız eski fotoğraflar içinde ne arıyorsun bu saatte, çekmeceleri boşaltmak işe yaradı mı, giden sevgilini geri getirdi mi, onunla çekilmiş fotoğraflarını yanlış yerde aramıyor musun sence, hepsi telefonundadır kesin tek tuşla sil at, bu kadar kolay, peki bunları o kadar kolay değil mi geçmişten kurtulmak.
              Tutmaya çalıştığı iki damla gözyaşı yanaklarından aşağı doğru süzülürken telefonu açtı ve fotoğraflara bakmaya başladı. Çoğunluğu Serkan oluşturuyordu. Tatilde, evde, arabada, plajda, yatakta, yanak yanağa, el ele çekilmiş farklı açılardan binlerce poz. Nerde o eskinin otuz altılık pozları nerde şimdininkiler diye sayıkladı.


29 Haziran 2020 Pazartesi

Oyun


              Hale sabah evden aceleyle çıkarken anahtarlarını almayı unuttuğunu fark etmemişti bile. Çantası alıp hızlıca kapıyı çekip çıkarken aklındaki tek düşünce serviste birazcık uyumaktı.         Ama öyle olmadı. Bazen işler planladığın gibi gitmez. Hem zaten dememişler mi hayatı planların değil başına gelenler belirler diye öyle miydi o söz her neyse canım işte o gün Hale için başına zincirleme olayların geldiği tuhaf bir gün oldu. Hızlıca apartmandan çıkıp servise doğru koşarken sağ ayağını burktu ve en sevdiği ayakkabısının topuğu oracıkta kırılıverdi. Ayakkabısıyla uğraşırken servis çekip gitti. Her şey o an değişti. O farkında değildi henüz. Beş dakikalık gecikmenin hayatında ne gibi olayları tetikleyeceğinin. En iyisi eve çıkıp ayakkabılarımı değiştirmek diyerek eve yöneldi, kapının önünde bir süre çantasından anahtarlarını aradı, ceplerine baktı yoktu işte kapıyı çekip çıkmış anahtarı almayı unutmuştu. Geldi mi zaten üst üste gelir hepsi bıktım diye söylenirken yan komşusu kapı açarak geç kaldım acele etmeliyim dedi ve çıktı. Yanında geçip giderken onun arkasından bakakaldı. Biraz önce o da aynı şekilde geç kaldım diyerek evden çıkmamış mıydı? Saate baktı çoktan işe geç kalmıştı bile. Telefonu çıkarıp taksiyi aradı, bu saate doğal olarak tüm taksiler doluydu. En erken yarım saat sonra gelir duraktaki ses. Sanki uykudan uyanamamış gaipten gelen garip, hırıltılı bir ses tonuyla konuşuyordu. “Pardon siz de mi geç kaldınız? İsterseniz sizi bırakabilirim.” Biraz önce aceleyle çıkan yan komşusuydu. Şimdiye kadar selamlaşmaktan öteye gitmemişlerdi. Zahmet olmasın size şimdi diyecek oldu ama adam çoktan kapıyı açmış onu beklemekteydi. Bir anlık tereddütten sonra arabaya bindi.” O zaman bineyim bari. Çok teşekkür ederim. Zahmet oldu” gibisin bir şeyler zırvaladı ağzından. Adam ise Hale’nin ne dediğini umursar bir hali yoktu. Fonda çalan müziğe eşlik etmekle meşguldü. O da ayıp olmasın diye adama eşlik etmek istedi ama daha önce hiç duymamıştı çalan şarkıyı. Bir müddet konuşmadan ilerlediler. Adam kadının nereye gideceğini sormamıştı bile daha önce hiç konuşmamışlardı da. Şehrin kalabalığına doğru ilerlerken yemyeşil kanatları olan küçük bir kelebek geçti önlerinden. “Kelebeğe bak ne güzelmiş” demesine kalmadan çoktan gözden kaybolmuştu. “Ben hep küçükken kuş gözlemcisi olmak istemişti” dedi adam çok uzaklardan gelen bir ses tonuyla. Taksi durağındaki sese ne kadar benziyor diye düşündü Hale cevap vermeden. Adamın hiç cevap bekler gibi bir hali yoktu ama yine de öylesine ortalığa konuşmuşa benzemiyordu. “Kuş gözlemcisi ilginçmiş ben de astronot olmak isterdim şimdi ise bankacı oldum” diye cevapladı.



              “Bankacı mısın hiç bankacıya benzer bir tipin yok?”
              “Bankacılar nasıl olur ki?”
              “Ne bileyim. Sen söyle nasıl birisin?”
              “Eğlenmeyi, gezmeyi severim, yeni yerler görmeyi, yeni tatlar denemeyi.”
              “Tam klasik beyaz yakayım desene. Senin de diğer kurumsal kölelerden farkın yok o zaman.” Hale içinde yükselen öfke dağına engel olmak istercesine ellerini yumruk yaparak sustu ve adama cevap vermedi. Bir müddet sessizlikten sonra
              “Tamam kızma öyle demek istemedim anladın sen işte beni. Hani şu tipler var ya ellerindeki karton bardaktan kahve içmeden ayılamayan sonra tüm gün toplantıdan toplantıya koşturup yine bir iş beceremeyen. Tek amacı yediği pahalı yemeği, yaptığı tatili, aldığı arabayı diğerlerine göstermek olan tipler işte. Eminim sen öyle değilsindir.” Hale adam konuşurken ona hak vermekle beraber içten içe sinir olmuştu.
              “Sen çok mu farklısın sanki. Ne alıp veremediğiniz var bizimle anlamadım ki. Bu hayat böyle ben mi seçtim. Ben seçmiş gibi görünebilirim ama koşullar o şekilde gelişti ben de bu işe girdim. Başka seçenek olsaydı hayatım farklı olabilirdi?”
              “Ne olabilirdi mesela. Ne yapmak isterdin de yapamadın. Koşullar engel oldu buna?”
              “Şimdi burada konuşmak istemiyorum sizinle. İşyerime geldik sayılır. Teşekkür ederim beni buraya kadar getirdiğiniz için.”
              “Tamam konuşmak istemiyorsan zorlamam seni. Sen sorgulama hayatını. Git çalış ne için çalıştığını bilmeden, emeğinin karşılığını tam olarak almadan. Emek nedir onu bile düşünmemişsindir şimdiye kadar eminim. Düşünme, sorgulama, sakın soru sorma. Böyle devam et. Burası iyi mi? Tam sizinkilerin sevdiği kahvecinin önü. Giderken kahve almayı unutma.” Hale tek kelime etmeden arabadan indi. Hadsiz, ukala, soru sormaymış, sen kimsin acaba, benim hayatımla ilgili ne biliyorsun ki karışıyorsun diye söylenerek çok sevdiği kahveciye doğru yürüdü.


22 Haziran 2020 Pazartesi

Düğün Hazırlıkları


              Esra sabah yataktan baş ağrısı ile uyandığında saat sekizi biraz geçiyordu. Yataktan hiç çıkmasam biraz daha uyusam diye geçirdi içinden ama yapması gereken işleri düşününce yatmanın şu an için iyi bir fikir olmadığına kanaat getirdi. Usulca kalktı yataktan, hemen başucunda bekleyen pembe pelüş terliklerini geçirdi ayaklarına. Terliklerin yumuşaklığı halihazırdaki uyuşuk bedenini daha da gevşetti. Yatağa oturur halde uzun uzun esnedi. Kahve içmeden uyanamayacağım galiba diyerek vücudunu yataktan zorlukla ayırarak mutfağa yöneldi. Dolabın kapağını açarak kahve paketlerini yokladı, içlerinde en sert olanı ayırarak kahve makinasına iki ölçek koydu ve kahveyi demlemeye bırakacağı esnada çalan telefonun sesiyle yerinden sıçrayarak sese doğru yöneldi.


              “Esra”
              “Efendim aşkım.”
              “Neredesin”
              “Evdeyim daha yeni kalktım ne oldu?”
              “Ne demek ne oldu. Bugün bir sürü işimiz yok mu benim tatlı sevgilim hepsini unuttun mu yoksa. Perde bakacağız, koltuk takımı, gelinlik, damatlık bir sürü üş. Ha bu arada akşam annem yemeğe bekliyor.” Öf diye geçirdi içinden yüzünde ekşi bir ifadeyle itiraz etmeye çalıştı ama nafile sevgilisi durmak bilmiyordu.
              “Annem dedi ki biz çok gençmişiz orası doğru ben henüz kırk bile olmadım daha otuz dokuzum. İyi mobilyadan anlamazmışız hele perdeden falan bizim işimiz değilmiş onlar. En iyisi bunu büyüklere bırakmak gerekirmiş. Bugün annemde bizimle gelecek. Hem gelinlik için de yardımcı olur. “
              “Ne demek annem bizimle gelecek Harun. Biz çocuk muyuz? Koskoca insanların.” Kahveden yayılan iştah açıcı koku yavaşça tüm odaya yayılırken zihni çoktan sevgilisinden, annesinden uçup bambaşka diyarlara doğru uçuşmuştu. İki sene önceki Bodrum tatilini hatırladı. Daha bir aylık sevgiliyken beraber gitmişlerdi. Baş başa kumsalda el ele yürüyüp denizde yüzmüşlerdi. Ben kahve insanı değilim demişti her sabah kahve içmeden uyanamayan Esra’nın aksine sabah kahvaltı için indikleri otelin açık büfesinde omletin üstüne peynir onun üstüne domates salatalık üstüne üç çeşit reçelle tabağını doldurmaya çalışıp diğer yandan da aşkım sen de şu börekleri al tabağına derken. O ise adamın tabağına tiksintiyle bakarak direk kahve almak için yanından uzaklaşmıştı. İki yıl boyunca yaptıkları tek tatil oydu zaten.
              “Aşkım orda mısın?”
              “Buradayım ne oldu?”
              “Annem gelsin mi evet demek mi bu uzun bekleyiş. Yazık kadına sonuçta biricik oğlu evlenecek. Hem sen de çok yoruldun bırak bize yardım etsin.” Kahve olmuştur diye düşündü sevgilisinin sesini duymak istemiyordu şu an. Ama kıpırdayamadı. Salonun camına başını yasladığı yerden sokakta amaçsızca koşturan insanları seyretmeye koyuldu. Balayına gidecek paramız yok, sonuçta evleniyoruz, yeni mobilyalar, beyaz eşya, yemek takımı, gelinlik hem gelinlik kaç para sen biliyor musun? İstersen giymeyeyim gelinlik. Yok aşkım öyle demek istemedim. İstedin işte. Bıktım senin bu pintiliğinden. Ben pinti değilim tutumluyum. Hem annem var, ona bakmak zorundayım. Beynindeki ses susmak bilmiyordu.
              “Aşkım son bir şey daha var?”
              “Ne var Harun?” sesi tahmininden daha yüksek çıkmıştı.
              “Annem diyor ki gelinlik için masraf yapmayın. Esra kızım benim gelinliğimi giyiversin. Kaç yıllık terziyim ben tam onun üzerine göre ayarlarım. Bir gece için boşa masraf ateş pahası gelinlikler. Ne dersin aşkım bu akşam nasılsa yemeğe geleceksin denersin üzerinde. Hadi ama uykucu hadi kalk bir sürü işimiz var daha.”
              “Yeter Harun kapat. Yeter. Kahve içmek istiyorum. Susmanı istiyorum. Annenin gelinliğini istemiyorum. Annenin her işimize burnunu sokmasını istemiyorum. Ben gelmiyorum bugün sen git annenle hallet tüm işleri.”
              “Aşkım saçmalama. Senin kafan düzgün çalışmıyor tabi onca heyecandan hadi git bir kahve iç kendine gel.” Esra daha fazla dinlemek istemiyordu bu genç irisi görünümlü ana kuzusunu. Tek kelime etmeden telefonu kapattığında adam hala konuşmaya devam ediyordu. Parmağındaki ucuz nişan yüzüğüne baktı, baktıkça gözünde teneke parçası kadar değersizleşti. Sol elinin parmaklarıyla yüzüğü kendi etrafında döndür ve çıkardı. Camı açtı. Soğuk hava yüzüne çarpınca içi titredi bir an. Avucundaki yüzüğü beşinci kattan aşağı bıraktığında tek istediği derin bir nefes almaktı. Oh şimdi gidip kahvemi içebilirim dedi mutfağa doğru yürürken çalan telefonun sesini duymuyordu bile.

17 Haziran 2020 Çarşamba

Bir Bardak Kahve


              Ayşe o gün ilk defa sevgilisinin evine gideceği için çok heyecanlıydı. Günlerdir bu gece için ne giyeceğini düşünüyordu. Elbise giyse birkaç tane denedi ama hiçbirini beğenmedi. Kırmızı güzeldi aslında ama biraz fazla mı gösterişli, yeşil çok uzun. Etek giyse üstüne ne giyecek. Gömlek yok ne öyle iş görüşmesine gider gibi. En sonunda en sade kıyafetlerini giymeye karar verdi. Lacivert kot pantolon üzerine beyaz tişört. Her zaman en sade olan en güzeldir diyen annesini dinlemeye karar verdi o gece için. Aynada kendine baktı. Omuzlarına dökülen saçlarını tepeden sıkıca toplayarak kendi etrafında tam tur döndürerek topuz yaptı. Kırmızı rujunu sürdü. Tamam şimdi hazırdı. Yok daha değil. En sevdiği inci kolyesini takmadan çıkamazdı evden. Heyecanla derin bir nefes alarak yola koyuldu.
              Sevgilisin evinin önüne geldiğinde arabayı apartmanın tam karşısına bakarak Erman’ın oturduğu kata doğru baktı. Beşinci kat demişti ama ışıklar yanmıyordu. Diğer evin ışıklarını kontrol etti, yanıyordu bazıları. Acaba unuttu mu diye panikledi ama o da en az benim kadar heyecanlıydı diye düşünerek eve doğru yürümeye başladı. Belki sürpriz yapacaktır. Yoksa evlenme mi teklif edecek. Yok şimdiden havaya girmeyeyim. Binaya girmeden kızlar grubuna mesaj atmayı ihmal etmedi. “Ben geldim. Ev karanlık acaba sürpriz mi yapacak.” “Yoksa evlenme mi teklif edecek, tek taşın fotosunu atmayı unutma, çok içme, hemen yatağa atlama biraz ağırdan al, öpüş sadece, alev alsın adam daha ileri gitme, ha ha ha.” Mesajlar peşi sıra gelmeye devam ederken gece boyu rahatsız etmesin diye bildirimleri kapatarak zile bastı ama o da ne zil çalışmıyordu. Kapıyı tıklattı. Gelen giden olmayınca biraz öncekinden daha sert bir şekilde vurdu. Üç kere çaldıktan sonra kapı açıldı.
              “Aşkım gelmiş. Hoşgelmiş. Geç içeri aşkım. Aç mısın? Domates soslu makarna yaptım daha doğrusu sadece daha suyunu koydum kaynamak üzere. On dakikaya hazır olur. Ben üstümü değiştirip geliyorum. Sen bir kahve yapar mısın ikimize. Hemen geliyorum.”
              “Aşkım elektrikler mi yok.”
              “Ha evet. Faturaları ödemeyi unutmuşum kesmişler. Yarın hallederim. Sen geç. Mutfak hemen sağda” deyip gözden kayboldu. Ayşe karanlıkta el yordamıyla ilerleyerek mutfağın yolunu bulmaya çalıştı. Cebinden telefonu çıkararak ışığını yaktı. Mesajları okumadan hemen durum bildirimi yazdı. “Evde elektrikler kesik, karanlık, yemekte domates soslu makarna var ama daha yapılmamış, şimdi kahve yapmaya mutfağa gidiyorum. Sürpriz yok. Üzgün surat emojisi” Cevaplar peş peşe gelmeye devam etti. “Karanlık daha iyi, ay çok romantik belki bilerek yapmıştır, sizin aşkınız evi ısıtır, aşk böcekleri.” Mesajları kapatarak telefon ışığıyla mutfağı bulmaya çalıştı. Küçük en fazla iki kişinin sığabileceği bir yerdi. Kahve neredeydi, kahve makinası var mıydı, suyu nasıl ısıtacaktı. Oflayarak önce kahve makinası aramaya girişti. Tezgâhın üstünde üç tane kahve makinası sıra sıra diziliydi. Türk kahvesi makinası hariç diğerleri gözüne yabancı geldiği gibi nasıl kullanılacağını da bilmiyordu açıkçası. Bunları alınca yanında kullanma kılavuzu da gönderiyorlar mı acaba diye düşünmekten kendini alamadı. Aman ne kadar zor olabilirdi ki? Kahveyi koy suyu koy gerisini makine halletsin, e halletsin de elektrik yokken nasıl olacak o. Hay aptal kafam nasıl yapacağım ben şimdi kahveyi. Nescafe var mıdır acaba? Yoktur kesin ama Türk kahvesi vardır. Dolap kapaklarını açarak kahve aramaya girişti. Tek eliyle telefonu tutarken diğer eliyle dolaptaki kavanozların kapaklarını açıp koklamak oldukça yorucuydu. Elini attığı ilk kavanoz naneydi koklayınca içine ani bir ferahlık gelse de annesinin küçükken o hastalanınca kaynattığı nane limonun tadı gelince yüzünü buruşturdu. Diğerlerini açıp kokladı sırayla kekik, acı biber, tarçın, karabiber, kimyon kokladı. Kahve hiç ortalarda görünmüyordu. Diğer dolaba geçmeye karar verdi. Kapağını boş bulunup hızlıca açınca içerde bulunan tencere uzun süredir orda öylece durmaktan sıkılmış olacak ki macera aramak için fırsattan istifade kendini önce tezgâha oradan da kadının ayağına kendini bırakıverdi. Acıyla kıvranan Ayşe acıyan ayağının üstünde sekerek inlemeye başladı o esnada tezgâhta olduğunu bile fark etmedi cam bardağa elini çarpınca yere yuvarlanmasıyla tuzla buz olması arasında ancak saniyeler vardı. Hay aksi bir de bu çıktı şimdi başıma nasıl temizleyeceğim ben şimdi bu camı. Süpürge de açamam. Çok karanlık hem. Offf. Erman nerde kaldı. Erman, Erman, neredesin aşkım. Buraya gelir misin çok acil. Karanlıkta kıpırdamaya korkuyordu adeta. Eline yayılan sıcaklığın ne olduğunu ilk etapta anlayamadı. Bardakta su vardı herhalde diye düşündü ama elinin acısından kan olduğunu anladı. Kırılan parçalardan biri eline batmıştı demek. Sevgilisi hala ortada yoktu. Çıplak ayakla kırık cam parçalarının içinden geçmek istemiyordu. Erman diye bağırdı sesinin çıkabileceği en yüksek tonla.
              “Buradayım aşkım ne oldu. Kahveler hazır mı?”
              “Ne kahvesi sen benimle dalga mı geçiyorsun. Kahveyi bulamadığım gibi dolaptan tencere ayağıma düştü. Parmağım kırılmış olabilir ayrıca bardak kırıldı her yer cam.”
              “Tamam aşkım gel.” Diyerek kadının usulca kolundan tutarak mutfağın dışına çıkardı.
              “Hayatta yaptığım daha doğrusu yapamadığım en pahalı kahve oldu bu. Bir ayağa bir de ele mal oldu” dedikten sonra ikisi birden kahkahalarla gülmeye başladı.
              “Hadi gel gidelim. Önce hastaneye gideriz senin ayağına, eline baktırırız sonra da yemeğe gideriz.”
              “Hadi gidelim. “ ikisi evden çıkarken hala Ayşe’nin haline gülüyordu.

11 Haziran 2020 Perşembe

Olmamışım, Olmamışsın, Olmamış


              Kalemi eline aldı ve yazmaya başladı. Ondan nefret ediyorum, ondan nefret ediyorum, ondan nefret ediyorum. Peki o kimdi? Bir hedefi yoktu. Herkes olabilirdi şu an. Onu beş yaşında terk edip giden annesi, yeniden evlenip onu yetimhaneye veren babası, onunla yatıp ertesi gün terk eden sevgilisi, maaşına zam yapmayan patronu, her zaman gittiği kahvecide sütü sıcak koyup ağzını yakmasına sebep olan barista fark etmezdi onun için. Tanıdığı, tanımadığı insanlardan birini rastgele seçip tüm öfkesini, olmamışlıklarını onun üstüne kusabilirdi. Kalemin kağıt üzerinde gezinirken çıkardığı kendine özgü o sesi dinledi bir yandan da yazarken. Beni bu hale düşürenler bir gün elbet hesabını ödeyecek yazdı sayfanın sonuna. Bir koca sayfa yazmıştı ama içini soğutmaya yine de yetmemişti yazdıkları. Demek ki içimi iyi dökemedim diye düşündü belki öfkemi yanlış kişiye yönlendirdim. Uzun mavi boyalı tırnaklarını masaya vurdu. Tık, tık, tık. Duvardaki saatin tik tokları karıştı onun tırnaklarıyla çıkardığı sese. Dışardan gelen seslere kulak kabarttı. Araba kornaları, yürü git şerefsiz diyen adamın yüzünü tahmin etmeye çalıştı. Muhtemelen önündeki arabanın sürücüsüne bağırıyordu arabanın camını açıp yarı beline kadar dışarı çıkmış olabilirdi. Önce ben gördüm o benim diye bağıran çocuk sesleri geldi kulağına. Biri şunları sustursun diye cama çıkıp bağırmamak için zor tuttu kendini. Uzaklardan gark diye bağıran karganın sesi karıştı insanların sesine belli belirsiz, hafif bir rüzgar açık pencereden içeri girip tülleri havalandırdı. Tüller nazlı gelin edasıyla uçuşarak dans ettiler adeta. Bir an sessizlik oldu ya da ona öyle geldi. İçimdeki öfke gitmiş, içim soğumuş diye düşünecekti ki tüm biraz önce hissettiği tüm duygular daha yoğun bir şekilde üzerine üşüştüler. Yok bu böyle olmayacak dedi masadan kalkarak odanın içinde dört dönerken. Eline telefonun aldı, yatağına uzandı. Sosyal medya hesaplarında en çok kullandığından başlayarak gezinmeye başladı. İlk sırada arkadaşı Eda’nın yeni doğmuş bebeğiyle olan yanak yanağa çekilmiş fotoğrafı vardı. Aşkımla ilk gecemiz huzur dolu geçti. Bakmalara doyamıyorum #allahisteyenherkesenasipetsin. Midesinden acı bir öfkenin hızla boğazına doğru yükseldiğini hissetti. Üç başarısız hamilelik geçirdikten sonra bu tarz mutlu fotoğraflara katlanamıyordu. Ya benim gibiler onları düşünen yok nasılsa önemli olan sizin mutluluğunuz tabi, başkalarının acıları neden önemli olsun diye söylendi hala arkadaşının resminden gözünü alamazken. Yorum yaza tıkladı. Edacım bir taneyi de karnında mı unuttular. Üzgün surat emojisi. Oh olsun dedi gözlerinde hınzır bir gülüşle o benim canım yakarsa ben de onunkini yakarım.
              Bir sonraki fotoğrafa geçti. Hiç tanımadığı insanların partilerken çekilmiş fotoğrafıydı. Oldukça eğlendikleri yüzlerinden belli oluyordu. Yok ya eğlenmemişlerdir kesin numaradan gülmüşlerdir. Birbirlerinin arkalarından konuştuklarına yemin ederim diye söylendi. Kimse yalnız olanları düşünmüyordu. Ezikler yazdı yorum olarak. Bir başkasına geçerken bir öncekindeki insanların kim olduğunu unutmuştu bile. Sevdiği şarkıcıların yeni albüm haberleri, konser haberlerini geçti hızlıca. Parmağı sonsuzluğa doğru inerken her yorumda kendini daha iyi hissettiğini fark etti. Makyaj yapan bir kadının videosuna denk geldi. Hızlandırılmış videoyu izlemeye başladı. Müzik eşliğinde dans ederek makyaj yapıyordu. İşini bitirdikten sonra yüzünü spreyledi. Sağa sola dönerek poz verdi. Tiksintiyle ekrana bakarak götüme o kadar boya sürsem daha güzel olurdu yazdı. Yaptığı yorumu komik bularak kendi kendine gülmeye başladı. Bu iş gitgide eğlenceli olmaya başlıyor diye geçirdi içinden. Sırtına dikleştirdi ve yorumlara devam etti. Çok çirkinsin, kilo mu aldın sen domuz gibi olmuşsun, çok sıskasın, memelerin nerde senin, o çarpık bacaklarla hiç o etek giyilir mi, ben senin yerinde olsam o çirkinlikle evden dışarı çıkmam, olmamışsın sen yapamamışlar seni.
              Saatler geçti ekran başında. İçinin ferahladığını, tüm öfkesinin uçup gittiğini hissetti. Şimdi güzel bir uyku çekebilirdi işte. Huzurlu rüyalara daldı gece boyu ekranın karşısındakilerin insanlar olduğunu düşünmeden. Sabah uyanınca ilk işi telefonu eline alıp yatakta sosyal medyada gezmek olurdu genelde. Hesabını açınca gözlerine inanamadı. Bir gecede takipçi sayısı iki katına çıkmıştı. Vay iyiymiş bu diye düşündü coşkuyla. Demek ki insanlara bir bok çuvalı olduklarını hatırlatacak birisine ihtiyaç varmış. Gerçekler acıdır bebeğim can yakar. Hazırsan başlayalım o zaman diye söyleniyordu ilk yorumunu yazarken. Eziksin, olmamışsın, başarısızsın, çirkinsin, bir hiçsin, bok çuvalısın.

4 Haziran 2020 Perşembe

Tuhaf Bir Gece


              Bilseydim ağzımdan çıkan her kelimenin bir kehanet gibi gerçekleşeceğini çok daha dikkatli olurdum ama nereden bileyim. Şule rakı makasından diğer arkadaşlarının gidip geriye bir tek Selim kalmışken ona söylediği son sözler bunlardı. Selim içtiği dublelerin bulanık kafasından olsa gerek karşısındaki kadının ne dediğine hiç odaklanmadı. Onun gözleri kadının beyaz bluzunun saklayamadığı iri göğüslerindeydi. Bu gece acaba benim evde biter mi diye düşünmekten kendini alamıyordu. En nihayetinde bu saçma sohbet bir noktada bitecek ve eve gitmek isteyeceklerdi. İşte o anı bekliyordu Selim. Ama buluştukları her gece gibi o gece de boşa bekliyordu. Aklına aniden dünyanın en yaratıcı fikri gelmiş ve onu kaçırmak istemiyormuşçasına birden bağırarak kalktı Şule. Eve gitmeliyim, acilen eve gitmeliyim, eve gelmiş olabilir, ya beni göremezse, onu terk ettiğimi düşünürse, hemen gitmeliyim. Seni ben bırakırım demeye kalmadan arkasında terle karışık ucuz parfüm kokusu bırakarak gitti kadın. Adam ise arkasından gün boyu beklemekten ekşimiş koku burnuna gelince yüzünü buruşturarak kadehin dibinde kalan son yudum rakıyı yuvarladı. Herkes birer birer giderken o geride kalmıştı masada. Eve gitmek lazım çocuk beni görmeden uyuyamıyor, hanım bekler, dokuza kadar izin aldım gitmem lazım, hadi öptüm çok yoğunum, yarın sabah çok acil toplantım olmasa kalırım ama işler biliyorsun hiç bitmez, yarın iş toplantım var sabah yola çıkmam lazım şimdi eve git bu saatte daha valiz hazırlamam lazım. Bin bir türlü bahane dinlemişti sırasıyla. Bir tanesi de adam gibi çıkıp bu buluşmaya gelmek istemiyorum, hepinizden bıktım, bok kafalı heriflersiniz diyemediği için her ayın son cuması buluşmaya devam ediyorlardı. Kutsal Cuma. Aman ne kutsal diye söylendi.
              “Kutsala küfretme”
              “Pardon.”
              “Kutsala küfretme diyorum çarpılırsın.”
              “Sana ne be kadın. Git işine. Sikerim kutsalını da seni de.”
              “Demedi deme bak. Öyle küfürlerini bozuk para gibi harcama istersen. Sonra başına geleceklerden sorumluluk almam ona göre.”
              “Millet deliye hasret ben akıllıya hasret. İşe bak anasını satayım. Bir tane mantıklı adam beni bulmaz ki zaten. “ Aklına gelen tüm küfürleri peş peşe sıralarken biraz önce konuşan kadın çoktan görünmez olup kayıplara karışmıştı bile. O ise arkadaşlarına duyduğu ama bir türlü dile getiremediği hasetini kadından tam olarak kadından çıkaramadığı gibi tam aksine daha da sinirlendirmişti. Hay böyle işin diye kalktı masadan. Ayakta durmakta zorlansa da sandalyesinin arkasına astığı siyah deri ceketini üstüne geçirmeyi başarabilmişti. Kapıdan dışarıya çıkınca yüzüne vuran soğuk havanın etkisiyle bir parça da olsa kendine gelse de kafası hala bulanıktı. Kaç tane içtim acaba bu gece diyerek yürümeye devam etti. Evine sadece iki sokak ötedeydi meyhane. Evin olduğu sokaktaki dik yokuşu saymazsa gidilecek çok yolu yoktu. Soğuk havanın etkisiyle adımlarını sıklaştırarak yürümeye devam etti. Yürüdükçe burnuna gelen kesif sidik kokusu mideni bulandırdı. Evlerinin önünde bulunan tek tük kalmış ağaçlarının birine yaslanıp eğilerek öğürmeye başladı ama bir süre uğraşmasına rağmen kusamadı.
“Zıkkımın çıkmaya niyeti yok bu gece anlaşılan ha ne dersin.” İki büklüm halde midesini tutmuş kusmaya çalışırken gelen sesin ne tarafta olduğunu anlayamadı ilk önce. Karanlıkta kimseyi göremeyince bu sefer sağ elini ağzına sokarak öğürmeye devam etti.
“Boşa uğraşma bu gece yediklerini öyle kolay kusamazsın.”
“Kimsin sen lan. Siktir git.” Karanlıkta hala konuşanı göremiyordu. Kusmaya çalışmaktan vazgeçerek yürümeye karar verdi. Bir an önce eve gidip kendini yatağa atıp uyuyası vardı. Hiç kalkmadan günlerce uyumak istiyordu uykusuz kaldığı tüm gecelerin acısını çıkarırcasına. Kaldırımın kenarındaki çöplerde oynayan kedilerden başka kimsecikler görünmüyordu sokakta. Biraz ilerleyince yola çıkınca yanında hareket eden bir cisim olduğunu gördü. Gri bir çarşafa sarınmış hareket eden bir cisim.
“Korkma yaklaş.”
“Allah belanı versin. Ödümü kopardın. Ne diye takip ediyorsun beni. Manyak karı.” Karşısında biraz önce meyhanedeki tuhaf kadını görünce korkuyla bağırmaya başlamıştı.
“Biraz önce konuşan sen miydin?”
“He ya”
“Ne istiyon?”
“Asıl sen ne istiyorsun hayattan. “
“Gecenin köründe seninle felsefe yapacak halim yok be kadın git işine.”
“Sen git asıl. Benim evim burası.” Son cümleyi söyledikten sonra ağzında kalmış tek dişini göstererek Selim’e yaklaşıp bir süre kahkahalarla güldü. Gülmesi geçince sanki az önce kahkahalardan kırılan o değilmişçesine insanların bütün sırlarını yutan koca kara bir delikmişçesine açılan ağzını tek hamlede kapatarak ağır aksak yürüyüp uzaklaştı. Selim yaşadıklarının gerçekliğinden emin olmayarak bakakaldı. Deri ceketinin içinde iyice üşüdüğü hissedince hareketlenerek evine doğru yürümeye devam etti ama kafası tuhaf kadına takılmıştı. Aman delinin biridir nasılsa diyerek yoluna devam etti. Birkaç adım attıktan sonra ne kadar yorgun olduğunu fark etti. Daha yokuşun başına bile gelmeden nefes nefese kalmıştı. Çok içme bu kadar, son zamanlarda iyice kilo almışsın, evlen be oğlum artık, kırk yaşına geldik artık genç değiliz ki, geçen hafta direktör oldum, ben işimden istifa ettim Ayvalık’a yerleşeceğim, ne iş yapacaksın, ekip biçeceğim, ne iş olursa artık. Gece boyu rakı masasında konuşulanlar üşüşüyordu bir bir kafasına. O Burak iti direktör olmuş, yalaka tabi olur, Onur Ayvalık’a gidecekmiş bok gider, yapamaz ki orda nasıl yapsın, şehir çocuğu köyde nasıl yaşasın, yumurta kırmayı bile beceremez, bu gece Şule’yi götürebilseydim tam avucumun içine düşmüştü yine kaçtı gitti. Arkadaşlarının başarılarını düşündükçe attığı her adım ağırlaşıyordu sanki. Bacakları bunca zaman koca gövdesi taşımaktan yorgun düşmüş ve her an yere yıkılacakmış gibi geliyordu. Kendi hayatına bak sen diye söylendi. Sesinin yüksekliğine şaşırarak bir sağa bir sola bakmaktan kendini alamadı. Filmlerde olduğu gibi bir tarafında şeytan Selim diğer tarafında melek Selim’in belirip kendi hayatıyla ilgili kavga etmelerini istedi bir an. Şeytan sağdan mı çıkıyordu yoksa soldan mı diye düşündü ama bir türlü kara veremiyordu. Sanki biraz daha hızlı düşünse kararı verse ikisi de aynı anda belirecekmiş gibiydi ama olmadı. O kahrolası kararsızlığı onu yine yarı yolda bırakmıştı. Hadi yürü git yat. Şimdi melekle şeytanla uğraşacak zaman değil. Adımlarını hızlandırdı. Yokuşun başındaydı şimdi. Burak’ın on yaşındaki hali geldi gözünün önüne. Genç irisi koca memeli Burak. Ne dalga geçmişlerdi o memelerle zamanında. Memeleri ver de bir tur binelim, memeler buji yapmış, memelerde inecek var. Okulun devasa tarihi merdivenlerini çıkmaya çalışan iki koca meme. Kendi vücuduna baktı, hafif göbeği vardı ama en azından memesi yoktu henüz. Kendi haline gülerek ilerledi. Memeleri nasıl eritti lan bu zayıfladığı yetmezmiş gibi bir de direktör olmuş göt. Dünya para kaldırıyordur. Sen ne yaptın hayatınla Selim. Ona buna dalga geçeğine kendi haline bak, ne var halimde. Bak geliyor şeytan melek şimdi. Halim gayet iyi benim. İstesem evlenirim ben istemiyorum, öyle sorumluluk, çocuk çekemem ben. Hadi ordan kızı kaç sene oyaladın senden ayrılır ayrılmaz hemen buldu birini anında bastı nikahı. Sen anca bak kaybettiklerinin arkasından öyle. Mal gibi bekle. Ben kimseyi beklemiyorum. Defol git sende. İçses misin, dış ses misin ne boksan artık. Hiçbirinizi istemiyorum lan, bombok hayatımda mutluyum ben. Mutluymuş. Hadi ya. Şule’nin memelerine bakarken hiç mutlu görünmüyordun. Bak gelirsem fena olur. Tamam sustum.
Kafasındaki seslerle konuşup dururken yokuşu bitirip evin önüne geldiğini fark etmemişti bile. Apartmanın kapısı açıktı. Açık yeşil, kenarları küflenmiş kapıyı iterek açınca sarı bir kedi de oluşan boşluktan istifade kendini bir daha buraya gelmek istemiyormuşçasına koşarak kaçtı. Metalin çıkardığı gıcırtıdan rahatsız olan Selim yüzünü buruşturarak merdivenlere doğru ilerledi. Yukardan aşağı doğru inen baharat, küf, yağ, irin, çiş, kaka, kusmuk kokuları karşıladı onu. Halihazırda alt üst olan midesi koku karışımıyla daha da beter olmuştu. Tekrar öğürmeye başladı. Yıllardır bu anı bekliyormuşçasına pusuda bekleyen birinci kattaki henüz tanışmadığı, asla tanışmaya niyeti olmadığı komşusu kapının önüne çıkıp boşluğa doğru bağırarak evine geri döndü.
“Sakın merdivenlere kusayım deme pis sarhoş.” Adam siniri tüm bu cümlelere boşaltmış rahatlamışçasına geldiği hızla evine geri döndü ve kapıyı kapattı. Ona cevap vermek istese biraz üşengeçlikten biraz da midesindekileri daha fazla tutamayacak olmanın verdiği korkudan olsa gerek sustu. Hızlıca evinin olduğu üçüncü kata çıkarak. Salondaki kanepeye kendini bıraktı. Ne üstünü çıkaracak takatı vardı ne de ayakkabılarını çıkarıp yatağına yatacak. Öylece uyudu. Ne kadar uyuduğunu bilmeden uyudu. Uyanınca ise bir sonraki buluşmaya gitmeyeceğine, onların yüzünü bir daha görmeyeceğine yeminler etse de verdiği birçok sözü tutamadığı gibi bunu da tutamadı.  

17 Mart 2020 Salı

Sanki


Sanki içine aniden bir his gelir ya durup dururken öyle bir şeydi bu. Salonda oturmuş kahve içiyordu, sütsüz, şekersiz her zamanki gibi. Pencerenin dışlında bir hayat vardı, insanlar koşturuyor, kuşlar uçuyordu. Göç mevsimi yaklaştı havalar soğuyor, siz de terk edin bizi güzel olan ne varsa gitsin. Kalalım burda tek başımıza diye söylendi. Bir an gözlerini kapattı gökyüzündeki kuşlar gibi özgür olmayı diledi, başını alıp gitmeyi, bambaşka bir zamanda bambaşka bir yerde sıfırdan başlamayı diledi. Ne olduysa işte o anda oldu. İç içe geçmiş binlerce anın toplamı o an. Telefon çaldığında hala gözleri kapalıydı, uçmayı hayal ediyordu, sonsuzluğa doğru kanat çırpmayı. Hayırdır diyerek telefona koştu.
“Hacer Hanım’la görüşecektim.”
“Buyrun benim. Siz kimsiniz.”
“Ben Özel Salı Hastanesinden arıyorum efendim. Serdar Güzelyurt’un yakını mısınız acaba?”
“Evet eşim olur kendisi. Ne oldu iyi mi?”
“Nasıl söylenir bilmiyorum.”
“Direk söyleyin ne söyleyecekseniz. Dolandırmadan.”
“Sabaha karşı hastanemize getirmişler. Geldiğinde bilinci kapalıydı. Acilde ilk müdahalesi yapıldı.”
“Ne olmuş, kaza mı geçirmiş, şimdi nasıl?”
“Bilmiyorum efendim. Kaza bulgusuna rastlamadık, bilinci yerinde değildi geldiğinde ama sabah kendine geldi. Şeyy. Sorun şu ki kendisi hiçbir şey hatırlamıyor.”
“Nasıl.”
“Buraya gelebilirseniz detayları görüşebiliriz.”
“Tamam.”
Hacer telefonu kapattıktan bir süre sonra elinde telefon camdan bakmaya devam etti. Kocası hiçbir şey hatırlamıyordu demek. Ne olmuştu acaba, gece eve gelmediğini hatırladı birden. Ondan önceki gece de gelmemişti. Alışmıştı bu duruma nicedir sorgulamıyordu artık nerde olduğunu. Sehpada duran düğün fotoğraflarına kaydı gözü. Bunu toplamayı unutmuştu demek, gözünden kaçmış demek. Stüdyoda çekilmiş arka fonda yanan bir şömine var. O koltukta oturmuş, yüzünde koca bir gülümseme, Serdar arkasında ayakta, eli karısının omzunda. Eller birleşmiş, suratlar mutlu. Klasik düğün fotoğrafı, gülen yüzler. Peki ya sonra. Güzel bir düğün, pahalı son moda gelinlik, pırlanta takılar mutlu bir evlilik için yeterli miydi? Tek kişilik yalnızlıkla baş edemezken bunca sene iki kişilik yalnızlıkla nasıl başa çıkmıştı. Yavaşça sehpaya doğru yürüdü ve çerçeveyi eline alarak içinden fotoğrafı çıkardı. Tek hamlede paramparça yaptı. Tek bir damla gözyaşı bile akmadı. Yatak odasına gitti, dolaptan valizi çıkardı ve eşyalarını yerleştirdi itinayla. İşi bitince son kez baktı odaya ve yürüdü. Yirmi yıl önce tek bir valizle geldiği bu evden yirmi yıl sonra yine tek bir valizle ayrılıyordu. Kapının dışında durdu, derin bir nefes aldı. Üzerinden geçen kuş sürüsüne baktı. Kuşlar uçuyordu, yüzünü gülümseme kapladı uzun bir süre sonra. Arabasına bindi. Özgürlüğe doğru sürdü direksiyonu. Nasılsa hatırlamıyordu olanları, tekrar hatırlamanın anlamı yok diye geçirdi içinden kuşlarla birlikte yol alırken.

12 Mart 2020 Perşembe

Sona Geldik


Aysel derin bir nefes aldı. Hakim son kararı açıklamak üzere herkesin ayağa kalkmasını istemişti. Biraz önce oturduğu sandalyeyi ayağıyla yavaşça iterek ayağa kalktı, sırtını dikleştirerek hakimi dinlemeye başladı. Kulakları uğulduyordu. Nihayet bitmişti, boşanmışlardı galiba ya da o öyle anlamıştı. Hemen sevinemedi, sanki zaman durdu o an, dünya dönmeyi bıraktı, küçük bir boşluk açıldı ayaklarının dibinde giderek büyüyen. Ayakkabılarına takıldı gözleri. Kırmızı, yüksek topuklu, rugan ayakkabılar. Çocukluğundan beri hep kırmızı ayakkabıları olsun istemişti ama annesi hep engellemişti onu nedense. “Cici kızlar kırmızı ayakkabı giymez, sen akıllı, uslu bir hanımefendisin” der her seferinde aynı tarz, gösterisiz, sade siyah ayakkabılarla çıkarlardı mağazadan. Büyüdü evlendi ama içindeki kırmızı ayakkabı sevdası bir türlü bitmedi. Bu sefer de karşısına eş engeli çıktı. “Kırmızı olmaz çok seksi, çok gösterişli, ben yanımda seksi bir kadın istemiyorum” diyerek konuyu bir çırpıda kapatmıştı.

Şimdi hepsi bitmişken o küçücük adliye salonunda kırmızı ayakkabılarına bakarken zihni de boş durmuyor, avını arayan sinsi bir yılan gibi geçmiş anıları tarıyordu. Balayının son gününe gitti. Kaldıkları lüks otelde son gecelerinin olması sebebiyle bunu kutlamak istemişi. Geceye özel getirdiği siyah göğüs dekolteli mini elbisesinin altına kırmızı yüksek topuklu rugan ayakkabılarını giyerek özenle hazırlanmıştı geceye. Saçlarını topuz yapmış, kırmızı rujunu sürmeyi ihmal etmemişti. Özenle hazırlanıp övgüleri toplamayı beklerken kendisini böyle gören Erkan anında delirerek bağırmaya başlamıştı. “Sen beni katil mi edeceksin kadın, hiç mi akıl yok sende. Bu kılık kıyafet ne, nasıl giyinmek bu. Ben sana demedim mi evlenirken ben seksi, gösterişli bir kadın istemiyorum diye. Beni çıldırtmak için mi yapıyorsun tüm bunları.” Kızarana, sesi çıkmayana kadar bağırmış ve çarpıp kapıyı gitmişti. O ise ne yapacağını bilemez halde tek başına odada beklemişti ama gelmemişti kocası o gece. Nereye gitmişti, ne yapmıştı bilmiyordu. Aslında o gün bitirmeliydim, hepsinin başladığı ilk gün devam etmemeliydim bu düşünce yıllardır içini kemirip duruyordu.

Yıllar geçti evliliklerinde, bazı günler mutlu, bazı günler mutsuz, bazısı iyi, bazısı kötü. Aysel zamanla idare etmeyi öğrenmişti kocasını. Tüm kadınlar öğrenirdi zaten. İyi bir evlilik yürütmenin ilk koşulu idare etmekti. “İdare ediver kızım. Erkek kısmı gözü dışarda olur, onu eve bağlayacak olan sensin. Soğutma adamı” Annesine ne zaman dert yansa söyledikleri bu oluyordu. İçinde bir yerlerde bu evliliğin yanlış gittiğini düşünse de her zaman hislerini bastırmayı, işaretlerin peşine düşmeyi bırakalı çok olmuştu. Evliliklerinin ikinci yılına gitti, belki de bu günün tohumları o zaman atılmıştı. Erkan’ın işleri iyi gitmiyordu bir de üstüne ortağına bol miktarda borç para vermiş ve geri alamamıştı. Nakit sıkıntısı vardı ve bu durumdan en çok etkilenen de ne yazık ki evlilikleri olmuştu. Aysel kardeşinin düğünü için hediye altın alırken biraz kuyumcunun ısrarı biraz da kolyenin cazibesine dayanamayarak ortasında kocaman zümrüt, kenarında küçük elmaslar bulunan bir kolye küpe takımı almıştı kendine. Eve gelince itinayla kadife kaplı kutusundan çıkararak takmış ve aynada kendini seyretmişti bir süre. Akşam kocası işten gelince ona göstermiş ve asıl kıyamet kopmuştu. “Sen beni delirtecek misin kadın, kaç para bu, sen bilmiyor musun ben ne sıkıntıdayım. Para bulamıyorum mal almak için sen kalkmış bir dünya parayı kolyeye küpeye yatırıyorsun. Ne kadar laf anlamaz aptalmışsın sen.” Diye bas bas bağırmıştı. Aysel tek kelime bile etmeden sabah olunca ilk iş takıları geri götürerek parasını almıştı. Akşam parayı kocasına geri vermesi bile aralarındaki soğukluğun geçmesine engel olamamıştı.

Belki de en zoru kendinden vazgeçmekti bir evlilikte. Bunu ancak uzun evlilik yürütenler anlardı. Aman tadımız kaçmasın, düzenimiz bozulmasın diyerek söylenen yalanları görmezden gelmek, karşı tarafın söylediklerinin altında başka anlamlar aramak, yok canım aslında öyle demek istememiştir diyerek kendini yatıştırmak, annesinin deyimiyle kan kusup kızılcık şerbeti içtim demek, sorunları göz ardı etmek hep kadınların yaptığı hareketlerdi. Aysel de bunların hepsini yapmıştı. Başından beri sorunları görmezden gelmiş, kendini mutlu bir evliliği olduğuna inandırmıştı. Ama her masalın sonunda prenses mutlaka uyanmak, gerçeklerle yüzleşmek zorundadır. Aysel de bir gün canının tak ettiği noktaya gelmişti.

Erkan iş gezisinden yeni dönmüştü. Evliliklerinin onuncu yıl dönümünü kutlayamamışlardı bu yüzden. Dönüşte Aysel’i arayarak bugün erken geleyim akşam yemeğe çıkarız demişti. Aysel hazırlanmış, beklemeye başlamıştı gelmesini ama Erkan gelmedi. Hatta o gece hiç gelmedi. Sabah olduğunda telefonla da ulaşamadı. Ancak akşama doğru telefon etti Erkan aniden işi çıktığını, telefonun şarjının bittiğini ve bu akşam da gelemeyeceğini söyledi. Alışmıştı iş gezilerine, o yüzden aldırış etmedi ama içine bir kurt düşmüştü bir kere. Hayatında ilk defa kocasının dolabını karıştırdı. İş seyahatine giderken giydiği takım elbisesinin ceplerini karıştırırken eline sert bir cisim geldi. Eline cebine soktu, bir adet telefon. Açıp açmamak konusunda tereddüt etse de açmaya karar verdi. Ekranda gördüğü fotoğraf yetmişti zaten gerçekleri anlamasına. Erkan yanında uzun sarı saçlarıyla, memeleri giydiği bluzdan fırlayıp Aysel’i boğacakmış gibi duran bir kadının elini beline dolamış kameraya poz veriyorlardı. Kocasının kucağında ise üç dört yaşlarında küçük bir kız çocuğu gülüyordu. Bu mutluluk tablosu içinde kadının ayakkabılarına takıldı gözü kırmızı, yüksek topuklu, rugan ayakkabılar. İşte o an gitmeye karar vermişti Aysel.

Avukatının kolundan tutmasıyla kendine geldi. “Özgürsün artık, istediğini yapabilirsin, tebrikler.” Dedi ellerini uzatarak. El sıkıştılar ve Aysel kırmızı ayakkabılarının üstünde hiç olmadığı kadar güçlü bir şekilde yeni hayatına doğru ilk adımlarını attı.

6 Mart 2020 Cuma

Sevgili Jane


Sevgili Jane,
Dün gece bebek hiç uyumadı. Bebeğin bir adı yok mu dediğini duyar gibiyim. Evet var. Alice koyduk adını hani şu ünlü kitap var ya çocukken okumayı çok severdik hatırladın mı? Alice in Wonderland. Bebeklerin dünyaya alışmak için kırk günleri varmış, tabi annelerin de yeni hayatlarına ama sanki ne ben bebeğe ne de bebek bana alışamayacak gibi geliyor. Daha doğalı on gün olmasına rağmen şimdiden eski hayatımı özlüyorum. Böyle hissettiğim için kızıyorum kendime, öfkeleniyorum ama yine de sevemiyorum bebeği. Bak şimdi yine başladı ağlamaya. Of daha on dakika olmamıştı uyuyalı.

Sevgili Jane,
Dün Arthur’la kavga ettik. Pazar günü annemler gelecek dedim evde olmayacakmış beyefendi. Tahmin et nereye gidecekmiş. Çocuklarla balığa. Ah şu çocuklar yok mu koskoca adam üstelik baba hala tutturmuş çocuklar da çocuklar. Görsen hepsi kazık kadar. Tabi gezsin hakkıdır, çok yoruluyor çünkü ya ben tüm gün bebekleyim. Üstümde kusmuklu pijamayı ne zaman değiştirdiğimi bile hatırlamıyorum. Kadın olduğumu bile unuttum. Sahi bir zamanlar giyinip, süslenip gezen bir Kate vardı di mi şimdi nerde o. Ben hiçbir yerde bulamıyorum. Bebek uyandı. On beş dakika uyudu bu sefer. Her gün beş dakika uzasa uyuma süresi kaç yaşına gelince sekiz saat kesintisiz uyur?

Sevgili Jane,
Annemler gelmekten vazgeçti. Babam son anda rahatsızlanmış güya tansiyonu çıkmış. İnanmadım tabi hep bunlar bahane. Torununuz sizin o be torununuz. Daha görmeye bile gelmediler. Neymiş efendim gelmek istiyorlarmış aslında ama çok uzakta oturuyormuşuz. Yakın olsaymışız gelebilirlermiş. Yok ya bin trene gel hepi topu beş saatlik yol. Torunun için katlanıver o kadar yola. Yok ama ben biliyorum gelmezler. Hep böylelerdi zaten. Görürsün bak çocuk büyüsün kimseye ihtiyaçları kalmasın o zaman gelirler. Şimdi iş çok tabii kaçmaları normal. Gelmesinler zaten ihtiyacım yok onlara. Ben sadece uyumak istiyorum artık. Şuraya kıvrılıp uyusam.

Sevgili Jane,
Bugün doğumdan bir ay sonra ilk defa dışarı çıktık bebekle. Evet hala bebek Alice demeye alışamadım ya da kızım demeye. Bana ait hissetmiyorum henüz galiba o yüzden bebek deyince daha çok yabancı gibi geliyor sanki bana ait değilmiş gibi ama bana ait. Dün ilk def a güldü. Kısacık bir an içimde ona karşı garip bir sevgi hissettim. Onu sevebilirmişim gibi, kucağıma aldım kokladım. Çok güzel kokuyordu. Çok kısacık bir an. Dışarıyı çok sevdi bu arada. Korkuyordum açıkçası küçücük bebekle gezmeye ama sakindi gün boyu. Ben de dışarda olmayı özlemişim. Şimdi beşiğinde mışıl mışıl uyuyor umarım çabuk uyanmaz. Bir kadeh şarap aldım kendime, ayaklarımı uzatıp keyif yapmayı planlıyorum sanırım bunu hak ettim.

Sevgili Jane,
Dün gece Arthur eve gelmedi. Evlendiğimizden beri ilk defa oluyor bu durum. İş seyahatiymiş güya ama ben inanmadım nedense. Doğumdan sonra iyice tuhaflaştı. İş seyahatleri, mesailer, arkadaşlarla buluşmalar sanki sürekli eve gelmemek için bahane arıyor gibi. Çocuk sahibi olmayı en çok o istemişti halbuki. Bu konuda ısrarcıydı şimdi ne oldu anlamadım. Çok yoruluyorum ne zaman ağzımı açsam susturuyor direk, neymiş tüm gün zaten dışarıda çalışıyormuş bir de benim dırdırımı çekemezmiş beyefendi. Ben tüm gün meme, uyku, çiş, bok ekseninde dolanıyorum ama. Kimseye şikâyet etmeye hakkım yokmuş gibi sana yazdığım mektuplar da olmasan hepten delireceğim. Senin gerçekten var olmadığını bilsem de birilerinin beni dinleyip anladığını hissetmek bana iyi geliyor.
Sevgili Jane,
Sana uzun zamandır yazamadım farkındayım çünkü kendimde yazacak gücü bulamadım. Doğumdan hemen önce işten çıkarılmıştım. Sözleşmemde işe girdiğin bir yıl boyunca hamile kalmamam gerektiğiyle ilgili bir madde varmış. Biliyordum ama uygulayacakları aklıma gelmemişti açıkçası. Doğum iznine giderken bir daha gelme dediler. Tabi bunu Arthur’a söyleyemedim. Aslında söylemek istedim ama bir türlü fırsatım olmadı. Benimle ne zamandır doğru dürüst konuşmuyor biliyorsun. Ya evde olmuyor ya da çok geç geliyor. Neyse dün işten çıkarıldığımı söyleyince kıyamet koptu. Ben ne kadar sorumsuz bir insanmışım, dünya yansa umurumda olmazmış, bunu nasıl saklamışım, acil iş bulmam lazımmış, borçlar, faturalar falan filan. Bağırdı, bağırdı, bağırdı. Bebek ağladı. Ben ne yapacağımı şaşırdım. Sonra kapıyı çektim çıktı. Bense kaldım. Nereye gideyim. Keşke gidecek, sığınacak bir yerim olsa.

Sevgili Jane,
Sana son yazdığım mektuptan sonra işler daha da karıştı. Bir aydır Arthur eve gelmiyordu. Arıyorum açmıyor bir türlü. Dün artık defalarca aradım. Bebeğe bez almak için param yok düşün. Ne dese beğenirsin çalış al bana ne. Ne demek sana ne. Sen istemedin mi bu çocuğu, peşimde dolanmadın mı aylarca. İlla çocuk yapalım, illa çocuk yapalım, ben baba olmak istiyorum diye. Şimdi sanki çocuğu başkasında yapmışım gibi bu tavırlar da neyin nesi. Yarın için iş görüşmesi ayarladım. Maaşı biraz düşük ama olsun. Umarım işi alırım.

Sevgili Jane,
İş bulamadım, bulamıyorum. Bulamadıkça deliriyorum. Her yere başvuruyorum artık maaş takıntım da yok. Ne iş olsa yaparım modundayım. Her gittiğim görüşmede bebeğe kim bakacak diye soruyorlar. Onlara düştü tasası. Size ne, gerçekten size ne. Bebeğe kimin bakacağı benim problemim. Bakıcılar çok pahalı, kreş için çok küçük daha. Ne yapacağımı inan bilmiyorum.

Sevgili Jane,
Dün çok kötü bir olay oldu. Arthur ne zamandır eve gelmiyordu biliyorsun, dün Alice ile dışarı çıkmıştık. Her zaman gittiğimiz parka gitmiş salıncakta sallıyordum onu o da bana gülücükler atmakla meşguldü. Birden Arthur’un arabasını gördüm gibi geldi. Bilirsin o arabasına çok düşkündür. Daha geçen gün siyah mat kaplama yaptırdı. Yaşadığımız yerde tek onda varmış bu boya diye övünüp duruyordu. Araba tam karşımızda durdu, bekledi bir süre. Sonra sarışın bir kadın geldi, bindi arabaya. Ben de uzaktan izledim onları ama Alice’i salıncaktan indir, pusete bindir derken çoktan uzaklaşıp gözden kayboldular. Kuruntu yaptığımı düşünebilirsin belki de haklısın ama o saatte orda ne işi vardı, o sarışın kadın kimdi. Bunları öğrenmeden içim rahat etmeyecek.
Sevgili Jane,
Arthur eve gelmiyor artık. Sevgilisinin yanına taşındı. Hislerimde haklıymışım. Geçen gördüğüm sarışın kadının evine gitti. Bir süredir birliktelermiş ne kadar olduğunu bilmiyorum, söylemedi. Çok üzgünüm, çok sinirliyim. Ne yapacağımı bilmiyorum. Hala iş bulamadım. Doğum kilolarımı hala veremediğim gibi emzirirken on kilo daha almışım. Ondan mı başkasını buldu acaba?

Sevgili Jane,
Dün sabah ilk defa huzurlu uyanmıştım. Alice nihayet gece boyu deliksiz uyumuştu. Şaka gibi di mi bunu duymak ama gerçek. Uykuları düzene girdi sonunda. O oyuncaklarıyla oyalanırken ben de kahvemi yudumlayıp gazete okuyordum. Derken kapı çaldı. Postacı. Şaşırdım açıkçası kapıda postacı görmeyeli uzun zaman olmuş. Evrak getirmiş, imzalamam gerekiyormuş. İmzaladım, merakla açtım. Bir de ne göreyim boşanma ilamı. Boşanmak davası açmış bana. İnanabiliyor musun boşanmak istiyormuş. Bunu bana söylemeyi değil kapıya mahkeme emri göndererek bildirmeyi uygun görmüş. Ne yapacağımı bilmiyorum.

Sevgili Jane,
Nihayet iş buldum. Markette kasiyerim. Ayaklarımın üstünde durabileceğim nihayet. Boşanma davamıza az kaldı. Bu ayın sonunda. Ben Arthur’u azcık tanıyorsam bana nafaka vermez, çocuk için bile vereceği şüpheli. Neyse artık çalışıyorum. İş yerine yakın bir kreş buldum, çalışma saatlerini de ona göre ayarladım. Umarım altından kalkabilirim. Bu arada evi boşaltmam gerekiyor. Yapılacak işler listesinin altında boğulmak üzereyim.

Sevgili Jane,
Sana bunu nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Geçen gün Arthur eve geldi. İşten yeni girmiştim ve yemek hazırlıyordum. Kapıyı açar açmaz üstüme yürüyüp bağırmaya başladı.  Yaşadığımız eve yerleşeceklermiş bu yüzden bir an önce evi boşaltmam gerekiyormuş. Kızgın bir boğa gibiydi hani şu arenada kırmızı görünce çıldıranlardan. Ben de ona doğru saldıran kırmızı örtü oluyorum galiba. Ağzımı açmasam, ondan uzak olsam da onu sinirlendirmek için varlığım yeterli. Evi terk etmezsem beni polis zoruyla dışarı attıracakmış. Ev bulmam lazım ama nasıl bu maaşla düzgün bir ev nasıl bulabilirim bilmiyorum.

Sevgili jane,
Sana en son ev aradığımdan bahsetmiştim ya şimdi sana güzel haberi veriyorum aradığım evi nihayet buldum hem de tahmin ettiğimden çok daha ucuza. Biraz küçük ama olsun Alice ile ikimize yeter de artar bile. Bir oda, bir salon, ikimiz aynı odada yatarız olur biter. Oh be nihayet hayatım yoluna giriyor sanki. Üstümdeki kara bulutlar hiç dağılmayacak sanmıştım.

Sevgili Jane,
Uzun zamandır sana yazıyorum biliyorsun. Bugün Arthur’la boşandık. Beklediğimden çok daha kolay oldu. On yıllık ilişki, altı yıllık evliliğin bitmesi beş dakika bile sürmedi. Meğer ne kolaymış birini hayatından çıkarmak, öncesinde yapılan kavgaları, dökülen gözyaşlarını, hakaretleri, duvara atılan yumrukları saymazsak tabi. Hepsi sanki uzun zaman öncesine aitmiş gibi ya da hiç yaşanmamış gibi. Oysa hepsi yaşandı ve kalbimdeki kırıklar hareket ettikçe hala acıtmaya devam ediyor. Keşke dövse demiştim bir arkadaşıma bir keresinde ilişkinin başlarıydı bilirsin kim kime üstünlük kuracak, kimin sözü geçecek zamanları, attığı dayağın izleri bedenimden silinir gider ama ruhumdaki morlukların, yaraların izleri nasıl gider. Hala gitmedi. İyileşirim zamanla belki. Yeni bir hayat var önümde. Her satırını baştan yazacağım bir hayat. Korkuyorum ama heyecanlıyım da. Alice uyuyor yatağında.  Ben de gidiyorum yanına ona sarılmaya. Şimdilik hoşça kal.






3 Mart 2020 Salı

Evlilik


              Ayşe geçen gece yaşadıklarının kötü bir rüya olmasını dileyerek uyandı. Yavaşça gözlerini açtı, korkarak sol elini havaya kaldırarak göz hizasına getirdi ve birden gözlerine açtı. İşte oradaydı, tam karşısında. Nasıl da parlıyordu, göz alıcıydı doğrusu. Hayal kırıklığıyla elini rastgele yatağa doğru bıraktı. “Nasıl da evet dedim inanamıyorum. Ama hepsi Burcu cadolozunun yüzünden bir de en iyi arkadaşım olacak güya. Kalabalığın içinde punduna getirdi onun sayesinde evlenme teklifini. Benim müdürüm. Eren’in müdürü, ailelerimiz, arkadaşlarımız herkes ordaydı. Nasıl hayır diyebilirdim ki. Ah Burcu seni bir yakalarsam. Hepsi senin suçun. Aileler de girdi işin içine. Off şimdi ben nasıl söyleyeceğim istemediğimi.” Söylenerek yataktan çıktı çıkmasına ama yatağa yatıp kaybolmak istiyordu. Telefonun çalmasıyla hayallerinden sıyrılarak gerçek dünyaya döndü.
              “Aşkım günaydın. Yatakta mısın, uykucu seni. Nasıl da severmiş benim aşkım uykuyu. Canım benim dün gece hiç uyuyamadım heyecandan. Sen de durumlar nasıl. Çok işimiz var bugün. Ben müdürle konuştum bugün erken çıkacağız tamam mı? Bir an önce başlamamız lazım düğün hazırlıklarına. Şimdi ilk önce gelinlikçilere gitmemiz lazım. Şöyle bol dantelli, uzun kuyruklu, kabarık, kat kat olsun diyorum ben. İşleme de olsun tabii. Daha kına gecesi var. Şimdi düğünlerde iki üç tane gelinlik değiştirmek moda. O da balık modeli olsun senin vücuduna tam gider. Saçını da topuz yaparız. Güzel yüzün ortaya çıkar.”
               “Eren.” Diyerek birkaç kez araya girmeye çalışsa da başarılı olamadı. Adam iki dakikada tüm gelinlik modellerini, mağazalarını saymıştı bile. Zor da olsa ondan kurtularak telefonu kapattı. Hızlıca hazırlanarak işe doğru yola koyuldu.
              İşe gittiğinde kimseye görünmeden özellikle de Eren’e görünmemeye çalışarak direk masasına gitti ve kafasını bilgisayara gömerek çalışmaya başladı. Ama çalışması pek mümkün olmadı. Telefon çalıyordu. Ekranda onun adını görünce yüzünü buruşturdu.
              “Benim müstakbel nişanlım nasılmış bakalım.”
              “Ölüyorum.”
              “Heyecandan tabi di mi. Ben de hiç uyuyamadım heyecandan aşkım benim. “
              “Aşkım demesek artık. Hiç hoşlanmıyorum biliyorsun. ”
              “Tamam aşkım. Ne diyeyim ne diyeyim.”
              “Eren benim seninle ciddi bir şey konuşmam lazım. Öğlen müsait misin buluşalım mı?”
              “Ne konuşacaksın aşkım şimdi söyle.              Yoksa hamile misin, baba mı oluyorum. Allah biliyordum işte biliyordum. Dün gece o yüzden o kadar durgundun demek. Aşkım benim ya inşallah kız olur inşallah. Senin gibi güzel olsun. Off hemen bu haberi herkese vermem lazım. Baba oluyorum, baba oluyorum. Bundan daha güzel haber olmaz. “
              “Eren, Eren dinle beni Eren.” Ne kadar uğraşsa da sesini duyuramadı. Of ben ne yapacağım şimdi ahh diye sinirle fırlattı telefonu. Kafasını öne eğmiş düşünürken yukarıdan gelen seslerle irkildi.
              “Oo Ayşe bu güzel haberi neden bizden saklıyorsun. Hem düğün hem bebek yakında desene, kızım sen var ya çok fenasın, bir de arkadaş olacaz, bizden bile sakladın inanmıyorum sana, neyse hayırlı olsun, bak bebek kız olursa adını ancak Burcu koyarsanız seni affederim yoksa hayatta affetmem, kızım ben senin en iyi arkadaşın değil miyim benden bile sakladın yuh.”
              Kafasını yavaşça kaldırdı, tüm ekip arkadaşları tepesine dikilmiş hem haberi kendilerinden gizlediği için kızıyor hem de tebrik ediyordu. Of Eren of diye bağırmak istedi ama iyi insan bu kendisinden önce aşkım diyen sesini yankılandı kulaklarında.
              “Aşkım”
              “Eren, ne işin var burda.”
              “Sen beni dünyanın en mutlu insanı yaptın, ben de sana sürpriz yapmaya geldim. İyi yapmamış mıyım? Bunlar senin için.    “Elindeki kırmızı gülleri uzatırken Ayşe içinden çığlıklar atarak çiçekleri kafasına geçirmemek için zor tuttu kendini.
              “Kırmızı gülden nefret ettiğimi biliyorsun.”
              “Aşkım benim nasıl da güzel. Canın tatlı, tuzlu, ekşi hangisini çekiyor. Hadi söyle gidip hemen alayım. Sen söyle yeter ki ben hemen yetiştiririm aşkıma. “Tüm ekip başlarına toplanmış meraklı gözlerle onları izlerken müdürleri geldi yanına. Onları tebrik edip işine geri dönmesiyle herkes masasına dönüp çalışmaya kaldığı yerden devam etti. Ayşe evlenmek istemediğini açıklayamadığı gibi bir de hamilelik meselesi çıkmıştı durduk yerde. Öğlene doğru tekrar telefonu çaldı.
              “Aşkım.”
              “Ne var Eren. Hani bana aşkım demeyecektin.”
              “Pardon aşkım. Canın ne çekiyor söyle. Hadi seni yemeğe götüreyim. Bizim ekip, sizin ekip hep birlikte kutlama yemeğine çıkalım ne dersin. Arkadaşlar o kadar istediler ayıp olmasın şimdi. Güzel günümüzde yanımızda olmak istiyorlar işte. Ben birazdan geliyorum merak etme zaten hep birlikte olacağız.”
              Yemek boyu Eren anlattı da anlattı. Gelecek planlarında, çocuklarının doğum şeklinden, gideceği okuldan, hafta sonları hangi aktiviteye gideceğine kadar hepsine karar vermişti. Düğün planları da hazırdı. Düğünün olacağı mekânı tutmuştu bile. Günü çok önceden almış, davetiyeleri baskıya vermişti.  Oturacakları ev belliydi zaten, kocaman evi vardı. “Hem annemlerin alt katı annem bakar bebeğimize ne güzel bakıcı derdi de yok. Çok şanslısın valla. Hemen ikinciyi de yaparız. Sonra ara vermeden üçüncü. Beraber büyüsünler.” O anlattı Ayşe şişti adam bir türlü susmak bilmiyordu. Ellerinin titremeye başladığını sol gözünün seyirdiğini hissediyordu. Midesinden boğazına doğru öfke dalgası büyüyerek yukarı doğru çıkıyordu. Herkes sakince yemeğini yerken Eren anlatmaya devam ediyordu. “Kız olacak benim bebişim adı da Muazzez olacak tıpkı babaannesi gibi.” Bu sözler bardağı taşıran son damla olmuştu. Elindeki su dolu bardağı karşısında oturan nişanlısına doğru fırlatırken bağırmaya başladı.
              “Yeter. Yeter artık. Bir sus adam bir sus Allah aşkına bir sus. Yeter.”
              “Aşkım.”
              “Aşkım deme bana. Sabahtan beri seninle konuşmaya çalışıyorum. Beni dinlemiyorsun ki. Bır bır bır ancak konuşuyorsun. Sus bir adam sus. Ben hamile değilim ayrıca seninle evlenmek de istemiyorum anladım mı beni. İstemiyorum seni. Çık git hayatımdan çık git. Sana katlanamıyorum, senden tiksiniyorum anladın mı beni. Beni dinlemiyorsun bile. Ortalığı velveleye verdin.”
              “Aşkım otur sen sinirlenme bebeğe zarar gelmesin aman.”
              “Hala bebek diyor ya hala bebek diyor. Bebek falan yok. Sen uydurdun bebek diye hamile değilim ben. Al bu yüzüğü sana katlanabilen birine verirsin ama o kişi ben değilim.” Yüzüğü sertçe parmağından çıkararak Eren’e doğru fırlattı.
              “Heyecandan bunların hepsi heyecandan. Şimdi hamile ya o heyecanlı tabi. Normal. Çok normal. Hepsi üst üste geldi. Düzelir ama. “ diyerek Ayşe’nin peşinden aşkım diyerek koşmaya başladı.

             


26 Şubat 2020 Çarşamba

Eskişehir Modern Müze


Eskişehir benim için çocukluğum, gençliğim, en güzel yıllarımın geçtiği yer demek. Ailemin büyük bir kısmının yaşaması sebebiyle çocukken her bayram soluğu orada alırdık. Hemen her yerini biliyorum desem yeridir. tabii üniversiteyi kazanınca şehirle ilgili sahip olduğum anılar da değişti. Şehirde daha çok zaman geçirmeye başladım, yeni yerlerini keşfettim. Benim okuduğum dönem 2000-2006 yılları arası yeniden yapılanıyordu, tramvay kazılar, adalar çevresi inşaat alanıydı. Şimdiki hali inanılmaz güzel olsa da eskiyi özlemiyor değilim açıkçası ne de olsa bir sürü güzel anım var.


                        Bu yılbaşında Eskişehir ziyaretimde yeni açılan Odunpazarı Modern müzeyi gezme fırsatım oldu ve tek kelimeyle bayıldım. zaten girişte mimarı sizi büyülüyor. Odunpazarı adını bulunduğu bölgede eskiden kurulan odun pazarından alıyormuş. Tarihi Odunpazarı Evleri de ahşap zaten. Müzenin mimarisinde de ağırlıklı olarak ahşap kullanılmış. Proje için Japon mimar Kengo Kuma ile çalışılmış. 




          Müzeye gezdikten sonra hemen arkasında yer alan cafeye oturup kahve içmek dinlenmek için ideal. Bu arada çayı çok lezzetliydi. Özellikle dışarda kar yağarken oturup çay eşliğinde karı izlemek çok keyifliydi. 






                      Müzede en beğendim bir kaç eseri de buraya bırakayım. 





               Özellikle son eser çok ilginçti. uzaktan bakınca yağlıboya tablo gibi görünürken aslında etiket ve toplu iğneden yapıldığını görünce şaşırdım. Sabire Susuz'a ait bu eserde sanatçı değişebilirlik ve taşınabilirliği kıstas almış. Resim sanatı kalıcılığı temsil ederken bu haliyle durağanlıktan oldukça uzaklaşmış. Toplu iğneler birbirinden çıkabilir, ayrılabilir veya paslanabilir.

              Eğer yolunuz Eskişehir'e düşerse yapılacak bir çok aktivitenin yanında mutlaka Odunpazarı Modern Müzeyi gezmeyi ihmal etmeyin.