29 Haziran 2020 Pazartesi

Oyun


              Hale sabah evden aceleyle çıkarken anahtarlarını almayı unuttuğunu fark etmemişti bile. Çantası alıp hızlıca kapıyı çekip çıkarken aklındaki tek düşünce serviste birazcık uyumaktı.         Ama öyle olmadı. Bazen işler planladığın gibi gitmez. Hem zaten dememişler mi hayatı planların değil başına gelenler belirler diye öyle miydi o söz her neyse canım işte o gün Hale için başına zincirleme olayların geldiği tuhaf bir gün oldu. Hızlıca apartmandan çıkıp servise doğru koşarken sağ ayağını burktu ve en sevdiği ayakkabısının topuğu oracıkta kırılıverdi. Ayakkabısıyla uğraşırken servis çekip gitti. Her şey o an değişti. O farkında değildi henüz. Beş dakikalık gecikmenin hayatında ne gibi olayları tetikleyeceğinin. En iyisi eve çıkıp ayakkabılarımı değiştirmek diyerek eve yöneldi, kapının önünde bir süre çantasından anahtarlarını aradı, ceplerine baktı yoktu işte kapıyı çekip çıkmış anahtarı almayı unutmuştu. Geldi mi zaten üst üste gelir hepsi bıktım diye söylenirken yan komşusu kapı açarak geç kaldım acele etmeliyim dedi ve çıktı. Yanında geçip giderken onun arkasından bakakaldı. Biraz önce o da aynı şekilde geç kaldım diyerek evden çıkmamış mıydı? Saate baktı çoktan işe geç kalmıştı bile. Telefonu çıkarıp taksiyi aradı, bu saate doğal olarak tüm taksiler doluydu. En erken yarım saat sonra gelir duraktaki ses. Sanki uykudan uyanamamış gaipten gelen garip, hırıltılı bir ses tonuyla konuşuyordu. “Pardon siz de mi geç kaldınız? İsterseniz sizi bırakabilirim.” Biraz önce aceleyle çıkan yan komşusuydu. Şimdiye kadar selamlaşmaktan öteye gitmemişlerdi. Zahmet olmasın size şimdi diyecek oldu ama adam çoktan kapıyı açmış onu beklemekteydi. Bir anlık tereddütten sonra arabaya bindi.” O zaman bineyim bari. Çok teşekkür ederim. Zahmet oldu” gibisin bir şeyler zırvaladı ağzından. Adam ise Hale’nin ne dediğini umursar bir hali yoktu. Fonda çalan müziğe eşlik etmekle meşguldü. O da ayıp olmasın diye adama eşlik etmek istedi ama daha önce hiç duymamıştı çalan şarkıyı. Bir müddet konuşmadan ilerlediler. Adam kadının nereye gideceğini sormamıştı bile daha önce hiç konuşmamışlardı da. Şehrin kalabalığına doğru ilerlerken yemyeşil kanatları olan küçük bir kelebek geçti önlerinden. “Kelebeğe bak ne güzelmiş” demesine kalmadan çoktan gözden kaybolmuştu. “Ben hep küçükken kuş gözlemcisi olmak istemişti” dedi adam çok uzaklardan gelen bir ses tonuyla. Taksi durağındaki sese ne kadar benziyor diye düşündü Hale cevap vermeden. Adamın hiç cevap bekler gibi bir hali yoktu ama yine de öylesine ortalığa konuşmuşa benzemiyordu. “Kuş gözlemcisi ilginçmiş ben de astronot olmak isterdim şimdi ise bankacı oldum” diye cevapladı.



              “Bankacı mısın hiç bankacıya benzer bir tipin yok?”
              “Bankacılar nasıl olur ki?”
              “Ne bileyim. Sen söyle nasıl birisin?”
              “Eğlenmeyi, gezmeyi severim, yeni yerler görmeyi, yeni tatlar denemeyi.”
              “Tam klasik beyaz yakayım desene. Senin de diğer kurumsal kölelerden farkın yok o zaman.” Hale içinde yükselen öfke dağına engel olmak istercesine ellerini yumruk yaparak sustu ve adama cevap vermedi. Bir müddet sessizlikten sonra
              “Tamam kızma öyle demek istemedim anladın sen işte beni. Hani şu tipler var ya ellerindeki karton bardaktan kahve içmeden ayılamayan sonra tüm gün toplantıdan toplantıya koşturup yine bir iş beceremeyen. Tek amacı yediği pahalı yemeği, yaptığı tatili, aldığı arabayı diğerlerine göstermek olan tipler işte. Eminim sen öyle değilsindir.” Hale adam konuşurken ona hak vermekle beraber içten içe sinir olmuştu.
              “Sen çok mu farklısın sanki. Ne alıp veremediğiniz var bizimle anlamadım ki. Bu hayat böyle ben mi seçtim. Ben seçmiş gibi görünebilirim ama koşullar o şekilde gelişti ben de bu işe girdim. Başka seçenek olsaydı hayatım farklı olabilirdi?”
              “Ne olabilirdi mesela. Ne yapmak isterdin de yapamadın. Koşullar engel oldu buna?”
              “Şimdi burada konuşmak istemiyorum sizinle. İşyerime geldik sayılır. Teşekkür ederim beni buraya kadar getirdiğiniz için.”
              “Tamam konuşmak istemiyorsan zorlamam seni. Sen sorgulama hayatını. Git çalış ne için çalıştığını bilmeden, emeğinin karşılığını tam olarak almadan. Emek nedir onu bile düşünmemişsindir şimdiye kadar eminim. Düşünme, sorgulama, sakın soru sorma. Böyle devam et. Burası iyi mi? Tam sizinkilerin sevdiği kahvecinin önü. Giderken kahve almayı unutma.” Hale tek kelime etmeden arabadan indi. Hadsiz, ukala, soru sormaymış, sen kimsin acaba, benim hayatımla ilgili ne biliyorsun ki karışıyorsun diye söylenerek çok sevdiği kahveciye doğru yürüdü.


22 Haziran 2020 Pazartesi

Düğün Hazırlıkları


              Esra sabah yataktan baş ağrısı ile uyandığında saat sekizi biraz geçiyordu. Yataktan hiç çıkmasam biraz daha uyusam diye geçirdi içinden ama yapması gereken işleri düşününce yatmanın şu an için iyi bir fikir olmadığına kanaat getirdi. Usulca kalktı yataktan, hemen başucunda bekleyen pembe pelüş terliklerini geçirdi ayaklarına. Terliklerin yumuşaklığı halihazırdaki uyuşuk bedenini daha da gevşetti. Yatağa oturur halde uzun uzun esnedi. Kahve içmeden uyanamayacağım galiba diyerek vücudunu yataktan zorlukla ayırarak mutfağa yöneldi. Dolabın kapağını açarak kahve paketlerini yokladı, içlerinde en sert olanı ayırarak kahve makinasına iki ölçek koydu ve kahveyi demlemeye bırakacağı esnada çalan telefonun sesiyle yerinden sıçrayarak sese doğru yöneldi.


              “Esra”
              “Efendim aşkım.”
              “Neredesin”
              “Evdeyim daha yeni kalktım ne oldu?”
              “Ne demek ne oldu. Bugün bir sürü işimiz yok mu benim tatlı sevgilim hepsini unuttun mu yoksa. Perde bakacağız, koltuk takımı, gelinlik, damatlık bir sürü üş. Ha bu arada akşam annem yemeğe bekliyor.” Öf diye geçirdi içinden yüzünde ekşi bir ifadeyle itiraz etmeye çalıştı ama nafile sevgilisi durmak bilmiyordu.
              “Annem dedi ki biz çok gençmişiz orası doğru ben henüz kırk bile olmadım daha otuz dokuzum. İyi mobilyadan anlamazmışız hele perdeden falan bizim işimiz değilmiş onlar. En iyisi bunu büyüklere bırakmak gerekirmiş. Bugün annemde bizimle gelecek. Hem gelinlik için de yardımcı olur. “
              “Ne demek annem bizimle gelecek Harun. Biz çocuk muyuz? Koskoca insanların.” Kahveden yayılan iştah açıcı koku yavaşça tüm odaya yayılırken zihni çoktan sevgilisinden, annesinden uçup bambaşka diyarlara doğru uçuşmuştu. İki sene önceki Bodrum tatilini hatırladı. Daha bir aylık sevgiliyken beraber gitmişlerdi. Baş başa kumsalda el ele yürüyüp denizde yüzmüşlerdi. Ben kahve insanı değilim demişti her sabah kahve içmeden uyanamayan Esra’nın aksine sabah kahvaltı için indikleri otelin açık büfesinde omletin üstüne peynir onun üstüne domates salatalık üstüne üç çeşit reçelle tabağını doldurmaya çalışıp diğer yandan da aşkım sen de şu börekleri al tabağına derken. O ise adamın tabağına tiksintiyle bakarak direk kahve almak için yanından uzaklaşmıştı. İki yıl boyunca yaptıkları tek tatil oydu zaten.
              “Aşkım orda mısın?”
              “Buradayım ne oldu?”
              “Annem gelsin mi evet demek mi bu uzun bekleyiş. Yazık kadına sonuçta biricik oğlu evlenecek. Hem sen de çok yoruldun bırak bize yardım etsin.” Kahve olmuştur diye düşündü sevgilisinin sesini duymak istemiyordu şu an. Ama kıpırdayamadı. Salonun camına başını yasladığı yerden sokakta amaçsızca koşturan insanları seyretmeye koyuldu. Balayına gidecek paramız yok, sonuçta evleniyoruz, yeni mobilyalar, beyaz eşya, yemek takımı, gelinlik hem gelinlik kaç para sen biliyor musun? İstersen giymeyeyim gelinlik. Yok aşkım öyle demek istemedim. İstedin işte. Bıktım senin bu pintiliğinden. Ben pinti değilim tutumluyum. Hem annem var, ona bakmak zorundayım. Beynindeki ses susmak bilmiyordu.
              “Aşkım son bir şey daha var?”
              “Ne var Harun?” sesi tahmininden daha yüksek çıkmıştı.
              “Annem diyor ki gelinlik için masraf yapmayın. Esra kızım benim gelinliğimi giyiversin. Kaç yıllık terziyim ben tam onun üzerine göre ayarlarım. Bir gece için boşa masraf ateş pahası gelinlikler. Ne dersin aşkım bu akşam nasılsa yemeğe geleceksin denersin üzerinde. Hadi ama uykucu hadi kalk bir sürü işimiz var daha.”
              “Yeter Harun kapat. Yeter. Kahve içmek istiyorum. Susmanı istiyorum. Annenin gelinliğini istemiyorum. Annenin her işimize burnunu sokmasını istemiyorum. Ben gelmiyorum bugün sen git annenle hallet tüm işleri.”
              “Aşkım saçmalama. Senin kafan düzgün çalışmıyor tabi onca heyecandan hadi git bir kahve iç kendine gel.” Esra daha fazla dinlemek istemiyordu bu genç irisi görünümlü ana kuzusunu. Tek kelime etmeden telefonu kapattığında adam hala konuşmaya devam ediyordu. Parmağındaki ucuz nişan yüzüğüne baktı, baktıkça gözünde teneke parçası kadar değersizleşti. Sol elinin parmaklarıyla yüzüğü kendi etrafında döndür ve çıkardı. Camı açtı. Soğuk hava yüzüne çarpınca içi titredi bir an. Avucundaki yüzüğü beşinci kattan aşağı bıraktığında tek istediği derin bir nefes almaktı. Oh şimdi gidip kahvemi içebilirim dedi mutfağa doğru yürürken çalan telefonun sesini duymuyordu bile.

17 Haziran 2020 Çarşamba

Bir Bardak Kahve


              Ayşe o gün ilk defa sevgilisinin evine gideceği için çok heyecanlıydı. Günlerdir bu gece için ne giyeceğini düşünüyordu. Elbise giyse birkaç tane denedi ama hiçbirini beğenmedi. Kırmızı güzeldi aslında ama biraz fazla mı gösterişli, yeşil çok uzun. Etek giyse üstüne ne giyecek. Gömlek yok ne öyle iş görüşmesine gider gibi. En sonunda en sade kıyafetlerini giymeye karar verdi. Lacivert kot pantolon üzerine beyaz tişört. Her zaman en sade olan en güzeldir diyen annesini dinlemeye karar verdi o gece için. Aynada kendine baktı. Omuzlarına dökülen saçlarını tepeden sıkıca toplayarak kendi etrafında tam tur döndürerek topuz yaptı. Kırmızı rujunu sürdü. Tamam şimdi hazırdı. Yok daha değil. En sevdiği inci kolyesini takmadan çıkamazdı evden. Heyecanla derin bir nefes alarak yola koyuldu.
              Sevgilisin evinin önüne geldiğinde arabayı apartmanın tam karşısına bakarak Erman’ın oturduğu kata doğru baktı. Beşinci kat demişti ama ışıklar yanmıyordu. Diğer evin ışıklarını kontrol etti, yanıyordu bazıları. Acaba unuttu mu diye panikledi ama o da en az benim kadar heyecanlıydı diye düşünerek eve doğru yürümeye başladı. Belki sürpriz yapacaktır. Yoksa evlenme mi teklif edecek. Yok şimdiden havaya girmeyeyim. Binaya girmeden kızlar grubuna mesaj atmayı ihmal etmedi. “Ben geldim. Ev karanlık acaba sürpriz mi yapacak.” “Yoksa evlenme mi teklif edecek, tek taşın fotosunu atmayı unutma, çok içme, hemen yatağa atlama biraz ağırdan al, öpüş sadece, alev alsın adam daha ileri gitme, ha ha ha.” Mesajlar peşi sıra gelmeye devam ederken gece boyu rahatsız etmesin diye bildirimleri kapatarak zile bastı ama o da ne zil çalışmıyordu. Kapıyı tıklattı. Gelen giden olmayınca biraz öncekinden daha sert bir şekilde vurdu. Üç kere çaldıktan sonra kapı açıldı.
              “Aşkım gelmiş. Hoşgelmiş. Geç içeri aşkım. Aç mısın? Domates soslu makarna yaptım daha doğrusu sadece daha suyunu koydum kaynamak üzere. On dakikaya hazır olur. Ben üstümü değiştirip geliyorum. Sen bir kahve yapar mısın ikimize. Hemen geliyorum.”
              “Aşkım elektrikler mi yok.”
              “Ha evet. Faturaları ödemeyi unutmuşum kesmişler. Yarın hallederim. Sen geç. Mutfak hemen sağda” deyip gözden kayboldu. Ayşe karanlıkta el yordamıyla ilerleyerek mutfağın yolunu bulmaya çalıştı. Cebinden telefonu çıkararak ışığını yaktı. Mesajları okumadan hemen durum bildirimi yazdı. “Evde elektrikler kesik, karanlık, yemekte domates soslu makarna var ama daha yapılmamış, şimdi kahve yapmaya mutfağa gidiyorum. Sürpriz yok. Üzgün surat emojisi” Cevaplar peş peşe gelmeye devam etti. “Karanlık daha iyi, ay çok romantik belki bilerek yapmıştır, sizin aşkınız evi ısıtır, aşk böcekleri.” Mesajları kapatarak telefon ışığıyla mutfağı bulmaya çalıştı. Küçük en fazla iki kişinin sığabileceği bir yerdi. Kahve neredeydi, kahve makinası var mıydı, suyu nasıl ısıtacaktı. Oflayarak önce kahve makinası aramaya girişti. Tezgâhın üstünde üç tane kahve makinası sıra sıra diziliydi. Türk kahvesi makinası hariç diğerleri gözüne yabancı geldiği gibi nasıl kullanılacağını da bilmiyordu açıkçası. Bunları alınca yanında kullanma kılavuzu da gönderiyorlar mı acaba diye düşünmekten kendini alamadı. Aman ne kadar zor olabilirdi ki? Kahveyi koy suyu koy gerisini makine halletsin, e halletsin de elektrik yokken nasıl olacak o. Hay aptal kafam nasıl yapacağım ben şimdi kahveyi. Nescafe var mıdır acaba? Yoktur kesin ama Türk kahvesi vardır. Dolap kapaklarını açarak kahve aramaya girişti. Tek eliyle telefonu tutarken diğer eliyle dolaptaki kavanozların kapaklarını açıp koklamak oldukça yorucuydu. Elini attığı ilk kavanoz naneydi koklayınca içine ani bir ferahlık gelse de annesinin küçükken o hastalanınca kaynattığı nane limonun tadı gelince yüzünü buruşturdu. Diğerlerini açıp kokladı sırayla kekik, acı biber, tarçın, karabiber, kimyon kokladı. Kahve hiç ortalarda görünmüyordu. Diğer dolaba geçmeye karar verdi. Kapağını boş bulunup hızlıca açınca içerde bulunan tencere uzun süredir orda öylece durmaktan sıkılmış olacak ki macera aramak için fırsattan istifade kendini önce tezgâha oradan da kadının ayağına kendini bırakıverdi. Acıyla kıvranan Ayşe acıyan ayağının üstünde sekerek inlemeye başladı o esnada tezgâhta olduğunu bile fark etmedi cam bardağa elini çarpınca yere yuvarlanmasıyla tuzla buz olması arasında ancak saniyeler vardı. Hay aksi bir de bu çıktı şimdi başıma nasıl temizleyeceğim ben şimdi bu camı. Süpürge de açamam. Çok karanlık hem. Offf. Erman nerde kaldı. Erman, Erman, neredesin aşkım. Buraya gelir misin çok acil. Karanlıkta kıpırdamaya korkuyordu adeta. Eline yayılan sıcaklığın ne olduğunu ilk etapta anlayamadı. Bardakta su vardı herhalde diye düşündü ama elinin acısından kan olduğunu anladı. Kırılan parçalardan biri eline batmıştı demek. Sevgilisi hala ortada yoktu. Çıplak ayakla kırık cam parçalarının içinden geçmek istemiyordu. Erman diye bağırdı sesinin çıkabileceği en yüksek tonla.
              “Buradayım aşkım ne oldu. Kahveler hazır mı?”
              “Ne kahvesi sen benimle dalga mı geçiyorsun. Kahveyi bulamadığım gibi dolaptan tencere ayağıma düştü. Parmağım kırılmış olabilir ayrıca bardak kırıldı her yer cam.”
              “Tamam aşkım gel.” Diyerek kadının usulca kolundan tutarak mutfağın dışına çıkardı.
              “Hayatta yaptığım daha doğrusu yapamadığım en pahalı kahve oldu bu. Bir ayağa bir de ele mal oldu” dedikten sonra ikisi birden kahkahalarla gülmeye başladı.
              “Hadi gel gidelim. Önce hastaneye gideriz senin ayağına, eline baktırırız sonra da yemeğe gideriz.”
              “Hadi gidelim. “ ikisi evden çıkarken hala Ayşe’nin haline gülüyordu.

11 Haziran 2020 Perşembe

Olmamışım, Olmamışsın, Olmamış


              Kalemi eline aldı ve yazmaya başladı. Ondan nefret ediyorum, ondan nefret ediyorum, ondan nefret ediyorum. Peki o kimdi? Bir hedefi yoktu. Herkes olabilirdi şu an. Onu beş yaşında terk edip giden annesi, yeniden evlenip onu yetimhaneye veren babası, onunla yatıp ertesi gün terk eden sevgilisi, maaşına zam yapmayan patronu, her zaman gittiği kahvecide sütü sıcak koyup ağzını yakmasına sebep olan barista fark etmezdi onun için. Tanıdığı, tanımadığı insanlardan birini rastgele seçip tüm öfkesini, olmamışlıklarını onun üstüne kusabilirdi. Kalemin kağıt üzerinde gezinirken çıkardığı kendine özgü o sesi dinledi bir yandan da yazarken. Beni bu hale düşürenler bir gün elbet hesabını ödeyecek yazdı sayfanın sonuna. Bir koca sayfa yazmıştı ama içini soğutmaya yine de yetmemişti yazdıkları. Demek ki içimi iyi dökemedim diye düşündü belki öfkemi yanlış kişiye yönlendirdim. Uzun mavi boyalı tırnaklarını masaya vurdu. Tık, tık, tık. Duvardaki saatin tik tokları karıştı onun tırnaklarıyla çıkardığı sese. Dışardan gelen seslere kulak kabarttı. Araba kornaları, yürü git şerefsiz diyen adamın yüzünü tahmin etmeye çalıştı. Muhtemelen önündeki arabanın sürücüsüne bağırıyordu arabanın camını açıp yarı beline kadar dışarı çıkmış olabilirdi. Önce ben gördüm o benim diye bağıran çocuk sesleri geldi kulağına. Biri şunları sustursun diye cama çıkıp bağırmamak için zor tuttu kendini. Uzaklardan gark diye bağıran karganın sesi karıştı insanların sesine belli belirsiz, hafif bir rüzgar açık pencereden içeri girip tülleri havalandırdı. Tüller nazlı gelin edasıyla uçuşarak dans ettiler adeta. Bir an sessizlik oldu ya da ona öyle geldi. İçimdeki öfke gitmiş, içim soğumuş diye düşünecekti ki tüm biraz önce hissettiği tüm duygular daha yoğun bir şekilde üzerine üşüştüler. Yok bu böyle olmayacak dedi masadan kalkarak odanın içinde dört dönerken. Eline telefonun aldı, yatağına uzandı. Sosyal medya hesaplarında en çok kullandığından başlayarak gezinmeye başladı. İlk sırada arkadaşı Eda’nın yeni doğmuş bebeğiyle olan yanak yanağa çekilmiş fotoğrafı vardı. Aşkımla ilk gecemiz huzur dolu geçti. Bakmalara doyamıyorum #allahisteyenherkesenasipetsin. Midesinden acı bir öfkenin hızla boğazına doğru yükseldiğini hissetti. Üç başarısız hamilelik geçirdikten sonra bu tarz mutlu fotoğraflara katlanamıyordu. Ya benim gibiler onları düşünen yok nasılsa önemli olan sizin mutluluğunuz tabi, başkalarının acıları neden önemli olsun diye söylendi hala arkadaşının resminden gözünü alamazken. Yorum yaza tıkladı. Edacım bir taneyi de karnında mı unuttular. Üzgün surat emojisi. Oh olsun dedi gözlerinde hınzır bir gülüşle o benim canım yakarsa ben de onunkini yakarım.
              Bir sonraki fotoğrafa geçti. Hiç tanımadığı insanların partilerken çekilmiş fotoğrafıydı. Oldukça eğlendikleri yüzlerinden belli oluyordu. Yok ya eğlenmemişlerdir kesin numaradan gülmüşlerdir. Birbirlerinin arkalarından konuştuklarına yemin ederim diye söylendi. Kimse yalnız olanları düşünmüyordu. Ezikler yazdı yorum olarak. Bir başkasına geçerken bir öncekindeki insanların kim olduğunu unutmuştu bile. Sevdiği şarkıcıların yeni albüm haberleri, konser haberlerini geçti hızlıca. Parmağı sonsuzluğa doğru inerken her yorumda kendini daha iyi hissettiğini fark etti. Makyaj yapan bir kadının videosuna denk geldi. Hızlandırılmış videoyu izlemeye başladı. Müzik eşliğinde dans ederek makyaj yapıyordu. İşini bitirdikten sonra yüzünü spreyledi. Sağa sola dönerek poz verdi. Tiksintiyle ekrana bakarak götüme o kadar boya sürsem daha güzel olurdu yazdı. Yaptığı yorumu komik bularak kendi kendine gülmeye başladı. Bu iş gitgide eğlenceli olmaya başlıyor diye geçirdi içinden. Sırtına dikleştirdi ve yorumlara devam etti. Çok çirkinsin, kilo mu aldın sen domuz gibi olmuşsun, çok sıskasın, memelerin nerde senin, o çarpık bacaklarla hiç o etek giyilir mi, ben senin yerinde olsam o çirkinlikle evden dışarı çıkmam, olmamışsın sen yapamamışlar seni.
              Saatler geçti ekran başında. İçinin ferahladığını, tüm öfkesinin uçup gittiğini hissetti. Şimdi güzel bir uyku çekebilirdi işte. Huzurlu rüyalara daldı gece boyu ekranın karşısındakilerin insanlar olduğunu düşünmeden. Sabah uyanınca ilk işi telefonu eline alıp yatakta sosyal medyada gezmek olurdu genelde. Hesabını açınca gözlerine inanamadı. Bir gecede takipçi sayısı iki katına çıkmıştı. Vay iyiymiş bu diye düşündü coşkuyla. Demek ki insanlara bir bok çuvalı olduklarını hatırlatacak birisine ihtiyaç varmış. Gerçekler acıdır bebeğim can yakar. Hazırsan başlayalım o zaman diye söyleniyordu ilk yorumunu yazarken. Eziksin, olmamışsın, başarısızsın, çirkinsin, bir hiçsin, bok çuvalısın.

4 Haziran 2020 Perşembe

Tuhaf Bir Gece


              Bilseydim ağzımdan çıkan her kelimenin bir kehanet gibi gerçekleşeceğini çok daha dikkatli olurdum ama nereden bileyim. Şule rakı makasından diğer arkadaşlarının gidip geriye bir tek Selim kalmışken ona söylediği son sözler bunlardı. Selim içtiği dublelerin bulanık kafasından olsa gerek karşısındaki kadının ne dediğine hiç odaklanmadı. Onun gözleri kadının beyaz bluzunun saklayamadığı iri göğüslerindeydi. Bu gece acaba benim evde biter mi diye düşünmekten kendini alamıyordu. En nihayetinde bu saçma sohbet bir noktada bitecek ve eve gitmek isteyeceklerdi. İşte o anı bekliyordu Selim. Ama buluştukları her gece gibi o gece de boşa bekliyordu. Aklına aniden dünyanın en yaratıcı fikri gelmiş ve onu kaçırmak istemiyormuşçasına birden bağırarak kalktı Şule. Eve gitmeliyim, acilen eve gitmeliyim, eve gelmiş olabilir, ya beni göremezse, onu terk ettiğimi düşünürse, hemen gitmeliyim. Seni ben bırakırım demeye kalmadan arkasında terle karışık ucuz parfüm kokusu bırakarak gitti kadın. Adam ise arkasından gün boyu beklemekten ekşimiş koku burnuna gelince yüzünü buruşturarak kadehin dibinde kalan son yudum rakıyı yuvarladı. Herkes birer birer giderken o geride kalmıştı masada. Eve gitmek lazım çocuk beni görmeden uyuyamıyor, hanım bekler, dokuza kadar izin aldım gitmem lazım, hadi öptüm çok yoğunum, yarın sabah çok acil toplantım olmasa kalırım ama işler biliyorsun hiç bitmez, yarın iş toplantım var sabah yola çıkmam lazım şimdi eve git bu saatte daha valiz hazırlamam lazım. Bin bir türlü bahane dinlemişti sırasıyla. Bir tanesi de adam gibi çıkıp bu buluşmaya gelmek istemiyorum, hepinizden bıktım, bok kafalı heriflersiniz diyemediği için her ayın son cuması buluşmaya devam ediyorlardı. Kutsal Cuma. Aman ne kutsal diye söylendi.
              “Kutsala küfretme”
              “Pardon.”
              “Kutsala küfretme diyorum çarpılırsın.”
              “Sana ne be kadın. Git işine. Sikerim kutsalını da seni de.”
              “Demedi deme bak. Öyle küfürlerini bozuk para gibi harcama istersen. Sonra başına geleceklerden sorumluluk almam ona göre.”
              “Millet deliye hasret ben akıllıya hasret. İşe bak anasını satayım. Bir tane mantıklı adam beni bulmaz ki zaten. “ Aklına gelen tüm küfürleri peş peşe sıralarken biraz önce konuşan kadın çoktan görünmez olup kayıplara karışmıştı bile. O ise arkadaşlarına duyduğu ama bir türlü dile getiremediği hasetini kadından tam olarak kadından çıkaramadığı gibi tam aksine daha da sinirlendirmişti. Hay böyle işin diye kalktı masadan. Ayakta durmakta zorlansa da sandalyesinin arkasına astığı siyah deri ceketini üstüne geçirmeyi başarabilmişti. Kapıdan dışarıya çıkınca yüzüne vuran soğuk havanın etkisiyle bir parça da olsa kendine gelse de kafası hala bulanıktı. Kaç tane içtim acaba bu gece diyerek yürümeye devam etti. Evine sadece iki sokak ötedeydi meyhane. Evin olduğu sokaktaki dik yokuşu saymazsa gidilecek çok yolu yoktu. Soğuk havanın etkisiyle adımlarını sıklaştırarak yürümeye devam etti. Yürüdükçe burnuna gelen kesif sidik kokusu mideni bulandırdı. Evlerinin önünde bulunan tek tük kalmış ağaçlarının birine yaslanıp eğilerek öğürmeye başladı ama bir süre uğraşmasına rağmen kusamadı.
“Zıkkımın çıkmaya niyeti yok bu gece anlaşılan ha ne dersin.” İki büklüm halde midesini tutmuş kusmaya çalışırken gelen sesin ne tarafta olduğunu anlayamadı ilk önce. Karanlıkta kimseyi göremeyince bu sefer sağ elini ağzına sokarak öğürmeye devam etti.
“Boşa uğraşma bu gece yediklerini öyle kolay kusamazsın.”
“Kimsin sen lan. Siktir git.” Karanlıkta hala konuşanı göremiyordu. Kusmaya çalışmaktan vazgeçerek yürümeye karar verdi. Bir an önce eve gidip kendini yatağa atıp uyuyası vardı. Hiç kalkmadan günlerce uyumak istiyordu uykusuz kaldığı tüm gecelerin acısını çıkarırcasına. Kaldırımın kenarındaki çöplerde oynayan kedilerden başka kimsecikler görünmüyordu sokakta. Biraz ilerleyince yola çıkınca yanında hareket eden bir cisim olduğunu gördü. Gri bir çarşafa sarınmış hareket eden bir cisim.
“Korkma yaklaş.”
“Allah belanı versin. Ödümü kopardın. Ne diye takip ediyorsun beni. Manyak karı.” Karşısında biraz önce meyhanedeki tuhaf kadını görünce korkuyla bağırmaya başlamıştı.
“Biraz önce konuşan sen miydin?”
“He ya”
“Ne istiyon?”
“Asıl sen ne istiyorsun hayattan. “
“Gecenin köründe seninle felsefe yapacak halim yok be kadın git işine.”
“Sen git asıl. Benim evim burası.” Son cümleyi söyledikten sonra ağzında kalmış tek dişini göstererek Selim’e yaklaşıp bir süre kahkahalarla güldü. Gülmesi geçince sanki az önce kahkahalardan kırılan o değilmişçesine insanların bütün sırlarını yutan koca kara bir delikmişçesine açılan ağzını tek hamlede kapatarak ağır aksak yürüyüp uzaklaştı. Selim yaşadıklarının gerçekliğinden emin olmayarak bakakaldı. Deri ceketinin içinde iyice üşüdüğü hissedince hareketlenerek evine doğru yürümeye devam etti ama kafası tuhaf kadına takılmıştı. Aman delinin biridir nasılsa diyerek yoluna devam etti. Birkaç adım attıktan sonra ne kadar yorgun olduğunu fark etti. Daha yokuşun başına bile gelmeden nefes nefese kalmıştı. Çok içme bu kadar, son zamanlarda iyice kilo almışsın, evlen be oğlum artık, kırk yaşına geldik artık genç değiliz ki, geçen hafta direktör oldum, ben işimden istifa ettim Ayvalık’a yerleşeceğim, ne iş yapacaksın, ekip biçeceğim, ne iş olursa artık. Gece boyu rakı masasında konuşulanlar üşüşüyordu bir bir kafasına. O Burak iti direktör olmuş, yalaka tabi olur, Onur Ayvalık’a gidecekmiş bok gider, yapamaz ki orda nasıl yapsın, şehir çocuğu köyde nasıl yaşasın, yumurta kırmayı bile beceremez, bu gece Şule’yi götürebilseydim tam avucumun içine düşmüştü yine kaçtı gitti. Arkadaşlarının başarılarını düşündükçe attığı her adım ağırlaşıyordu sanki. Bacakları bunca zaman koca gövdesi taşımaktan yorgun düşmüş ve her an yere yıkılacakmış gibi geliyordu. Kendi hayatına bak sen diye söylendi. Sesinin yüksekliğine şaşırarak bir sağa bir sola bakmaktan kendini alamadı. Filmlerde olduğu gibi bir tarafında şeytan Selim diğer tarafında melek Selim’in belirip kendi hayatıyla ilgili kavga etmelerini istedi bir an. Şeytan sağdan mı çıkıyordu yoksa soldan mı diye düşündü ama bir türlü kara veremiyordu. Sanki biraz daha hızlı düşünse kararı verse ikisi de aynı anda belirecekmiş gibiydi ama olmadı. O kahrolası kararsızlığı onu yine yarı yolda bırakmıştı. Hadi yürü git yat. Şimdi melekle şeytanla uğraşacak zaman değil. Adımlarını hızlandırdı. Yokuşun başındaydı şimdi. Burak’ın on yaşındaki hali geldi gözünün önüne. Genç irisi koca memeli Burak. Ne dalga geçmişlerdi o memelerle zamanında. Memeleri ver de bir tur binelim, memeler buji yapmış, memelerde inecek var. Okulun devasa tarihi merdivenlerini çıkmaya çalışan iki koca meme. Kendi vücuduna baktı, hafif göbeği vardı ama en azından memesi yoktu henüz. Kendi haline gülerek ilerledi. Memeleri nasıl eritti lan bu zayıfladığı yetmezmiş gibi bir de direktör olmuş göt. Dünya para kaldırıyordur. Sen ne yaptın hayatınla Selim. Ona buna dalga geçeğine kendi haline bak, ne var halimde. Bak geliyor şeytan melek şimdi. Halim gayet iyi benim. İstesem evlenirim ben istemiyorum, öyle sorumluluk, çocuk çekemem ben. Hadi ordan kızı kaç sene oyaladın senden ayrılır ayrılmaz hemen buldu birini anında bastı nikahı. Sen anca bak kaybettiklerinin arkasından öyle. Mal gibi bekle. Ben kimseyi beklemiyorum. Defol git sende. İçses misin, dış ses misin ne boksan artık. Hiçbirinizi istemiyorum lan, bombok hayatımda mutluyum ben. Mutluymuş. Hadi ya. Şule’nin memelerine bakarken hiç mutlu görünmüyordun. Bak gelirsem fena olur. Tamam sustum.
Kafasındaki seslerle konuşup dururken yokuşu bitirip evin önüne geldiğini fark etmemişti bile. Apartmanın kapısı açıktı. Açık yeşil, kenarları küflenmiş kapıyı iterek açınca sarı bir kedi de oluşan boşluktan istifade kendini bir daha buraya gelmek istemiyormuşçasına koşarak kaçtı. Metalin çıkardığı gıcırtıdan rahatsız olan Selim yüzünü buruşturarak merdivenlere doğru ilerledi. Yukardan aşağı doğru inen baharat, küf, yağ, irin, çiş, kaka, kusmuk kokuları karşıladı onu. Halihazırda alt üst olan midesi koku karışımıyla daha da beter olmuştu. Tekrar öğürmeye başladı. Yıllardır bu anı bekliyormuşçasına pusuda bekleyen birinci kattaki henüz tanışmadığı, asla tanışmaya niyeti olmadığı komşusu kapının önüne çıkıp boşluğa doğru bağırarak evine geri döndü.
“Sakın merdivenlere kusayım deme pis sarhoş.” Adam siniri tüm bu cümlelere boşaltmış rahatlamışçasına geldiği hızla evine geri döndü ve kapıyı kapattı. Ona cevap vermek istese biraz üşengeçlikten biraz da midesindekileri daha fazla tutamayacak olmanın verdiği korkudan olsa gerek sustu. Hızlıca evinin olduğu üçüncü kata çıkarak. Salondaki kanepeye kendini bıraktı. Ne üstünü çıkaracak takatı vardı ne de ayakkabılarını çıkarıp yatağına yatacak. Öylece uyudu. Ne kadar uyuduğunu bilmeden uyudu. Uyanınca ise bir sonraki buluşmaya gitmeyeceğine, onların yüzünü bir daha görmeyeceğine yeminler etse de verdiği birçok sözü tutamadığı gibi bunu da tutamadı.