Yağmurlu Bir Gündü

Efsun sabah kalktığında gitme vaktinin geldiğini anlamıştı. Yağmurlu, karanlık bir sabah uyanmışlardı. Efe’nin kalktığını, giyindiğini, kahvaltı yapmadan kapıyı çarpıp gittiğini duymuştu ama kalkmamıştı. Gözlerini sıkı sıkıya kapatıp uyumaya çalışmıştı. Böyle zamanlarda dışardan bakıldığında aslında uyumadığının uyuyor numarası yaptığının anlaşılıp anlaşılamadığını çok merak ediyordu. Ama o sabah merak etmedi daha doğrusu umursamadı. Efe’nin ona bakmadığından emindi. Evden uzaklaştığına emin olunca kalktı yataktan. Her zamanki gibi ilk iş kahve yaptı kendine. Kahve içmeden ayılamayanlardandı. Bir yandan kahvesini yudumlarken televizyonu açtı. Uzun süreden beri ilk defa televizyon izledi. Kanallar arasında gezindi, haberlere göz attı. O takip etmeyi bıraktığından beri memlekette herhangi bir değişiklik olmamıştı. Hala aynı tür haberler dönüp duruyordu. Sıkıntıyla kapattı ekranı. Bardağı mutfağa götürdü. Tezgahta dünden kalma bulaşıklar duruyordu. Bir an yıkayıp yıkamamakta tereddüt etse de kendi yıkamasa onların yıllarca kirli kalacağından emin olduğu için yıkamaya karar verdi. Gidecek olsa bile evi temiz bırakmalıydı. Yokluğunda aynı rutin devam etmeliydi.

Bulaşıkları yıkadıktan sonra uzun süredir kullanılmayan valizini çıkardı durduğu yerden. Uzun süredir aynı yerde durmaktan toz içinde kalmıştı. Üstündeki tozları silkeledi eliyle ama o kadar fazlaydı ki elle olacak iş değildi bu. Mutfaktan ıslak bez getirip her yanını iyice sildi. Toplanmaya önce salondan başladı. Kitaplarını topladı önce, tek tek aldı raftan özenle yerleştirdi bavula. Efe okumayı sevmediği için evdeki tüm kitaplar Efsun’a aitti. Çiçekleri gördü pencere kenarında, onları suladı. Ben gittikten sonra size bakmaz biliyorum ama sizi yanımda götüremem üzgünüm diye söylendi. Bavulunu toplamaya kazaklarıyla devam etti.  Pantolonlar, tişörtler,  elbiseler, zaten o kadar az eşyası vardı ki yarım saatte bitti işi oyalanmasına rağmen. Bavulu tamamen dolmamıştı bile. O kadar az eşyası olmasına şaşırdı. Bu evde ne kadar az yer kaplıyormuşum meğer bir avuçluk yerim varmış muhtemelen gittiğimi fark etmeyecek bile varlığımı fark etmediği gibi diye düşündü. Düşüncelerini Efe’den uzaklaştırmaya çalıştı. Bir karar vermişti ve ne olursa olsun onu uygulamalıydı. Bu saatten sonra geri dönmek istemiyordu.

Camın önündeki çok sevdiği kırmızı koltuğa oturdu ve dışarıyı izlemeye başladı. Yağmur hala yağmaktaydı, cama vuran damlaların sesi ortamı daha dramatik hale getiriyordu. Sokakta ordan oraya koşan insanları izlemek istedi ama baktığında sokağın sakin olduğunu gördü. Doğru ya bu yağmurda kim dışarı çıksın insanların yağmurdan nefret ettiğini unutmuş diye söylendi. Haydi bakalım yola çıkma vakti diyerek ayağa kalktı. Kendini son anda vazgeçirmekten korkuyordu.

Eline valizini alarak kapıya doğru yürüdü. Kapıdan çıkmadan önce son bir kez eve göz gezdirdi. Tam o anda tüm hatıralar bir bir çıktılar saklandıkları yerden. Hepsini hatırladı. Soğuk kış günlerinde kanepede miskinlik yapıp film izlemelerini, beraber elele cama yapışıp yağan karı izlemelerini, dışardan geldiklerinde üşüyen ellerini Efe’nin ısıtma çabalarını, Pazar sabahları beraber yaptıkları kahvaltıları, Pazar öğleden sonraları şehrin ıssız sokaklarında yaptıkları uzun yürüyüşleri, her seyahatten sonra evini nasıl özlediğini ve koşarak geldiğini ve bunun gibi bir çok güzel anıyı hatırladı Efsun ama aynı zamanda bu evin onu ne kadar mutsuz ettiğini de hatırladı aynı zamanda. Evin yavaş yavaş içine alarak hapsettiğini, duvarların üstüne gelerek onu nasıl ezdiğini, Efe’yle yaptıkları her kavganın onu nasıl kişiliksizleştirdiğini, bitmek tükenmez sessiz çığlıklarını, hıçkırıklarını, haykırışlarını hatırladı. Bir zamanlar mutlulukla yaşadığı bu evin içine nasıl canlı canlı gömüldüğünü hatırladı sonra. Ben diye birisi yok anlıyor musun kalmadı eski benden bir parça bile diye bağırmıştı Efe’ye daha iki gün önce. Onun dinlemeyeceğini dinlese bile umursamayacağını bile bile. Şımarıksın sen aynı küçük bir çocuk gibisin bıktım bu tavırlarından, ne istediğini bir türlü anlayamıyorum. Bence sen bile bilmiyorsun ne istediğini diye bağırmıştı ve susmuştu Efe. Susuş o susuş iki gündür tek bir kelime bile konuşmamışlardı. O zaman hatırladı Efsun neyi kaybettiğini ve neden gitmesi gerektiğini. Çift kişilik bir yalnızlık içinde kendini daha fazla kaybetmek istemiyordu artık. Her yardım çağrısının şımarıklık olarak algılanmasından bıkıp usanmıştı. Aynı zamanda hakaretlerden, küçük düşürülmelerden, alaylardan, şu rutubet kokan evin her noktasından bıkmıştı. Son zamanlarda en çok tek balına yediği yemekler koyuyordu ona. Koca evde tek başına geçirdiği saatler.

Artık emindi gitmesi gerekiyordu. Tüm bunları geride bırakıp ilerlemesi gerekiyordu. Omuzlarını dikleştirdi. Hayatında ilk defa ne istediğini biliyordu artık. Bavulunu eline alarak hayalet gibi yaşadığı bu evden aslında burada hiç varolmadığının bilinciyle hayalet gibi çıktı. Yağan yağmurun onu ıslatmasına aldırmadan dimdik yürüdü sokaklarda, kalabalığa karıştı ilk defa korkmadan.

Yorumlar

Popüler Yayınlar